İran krizinde gerçeğin saati

“Tarafsızmış gibi yapmak” şöyle dursun, Türkiye’yi yönetenler, İran’ın nükleer programı konusunda daha düne kadar dünyaya İran’dan yana taraf oldukları izlenimini veriyorlardı.
Şimdi artık değil İran taraftarlığı, “tarafsızmış gibi” yapmanın bile Türkiye için ağır maliyetlere neden olacağı nihai bir düzleme doğru hızlı adımlarla yaklaşıyoruz.
AKP’nin dış politikasını yönetenlerin manevra yaptığı “gri alan” her geçen gün daralıyor.
“Her geçen gün” ifadesini lafın gelişi kullanmadım...
Mesela, krizdeki “çatışma” yönelimini güçlendiren şu iki gelişme dün meydana geldi... Ve o “gri alan” bir gün zarfında biraz daha daraldı.
Rusya, İran’a 2007’de kontrata bağlanan S-300 hava savunma füze sistemleri satışının “bazı teknik sorunlar” nedeniyle ertelendiğini açıkladı...
Nedense bu “teknik sorunlar” İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Moskova ziyaretinden iki gün sonra belirdi...
İran’ın nükleer tesislerine hava saldırısı düzenlemeyi ciddi bir seçenek olarak değerlendirdiği bilinen İsrail uzun bir süredir bu ülkeye S-300 satışının yapılmaması için Moskova nezdinde üst düzey girişimlerde bulunuyordu.
S-300 teslimatının gecikecek olması İran üzerindeki askeri tehdit ve baskıyı şimdi daha da artırıyor.
İkinci gelişme de bundan birkaç saat sonra İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsünün, Fransa ve Rusya ile uranyum takası yapılsa bile ülkelerinin uranyumu yüksek düzeyde zenginleştirmeye devam edeceğini açıklaması oldu.
İran’da nükleer konularda gerçek muhatabın kim olduğu şu günlerde tam olarak bilinmese de, diplomatik çözüme tanınan şans bu açıklamayla biraz daha zayıflamıştır.
Sadece dün olanlar bile Türkiye’yi yönetme iddiasındakileri, İran konusunda yakın zamana kadar izledikleri devekuşu tavrını terke zorlamaktadır.
Türkiye’nin gizlenmesi mümkün olmayan gerçekleri var...
Türkiye Cumhuriyeti, nükleer silahların yayılmasını önlemeye yönelik uluslararası antlaşma ve kontrol rejimlerinin sorumlu bir mensubu ve aktif uygulayıcısıdır. Yani, İran’ın nükleer bir güç olmaması için çalışmaktadır.
Türkiye’nin yerleşik kurumları, İran’ın nükleer silah geliştiriyor olmasından bölge dengeleri ve istikrar adına gerçek bir kaygı duymaktadır.
Ankara AB’ye, ancak Türkiye’nin üyeliği sonucunda küresel bir aktör haline gelebileceğini söylüyor. Türkiye AB nezdinde inandırıcı olmak istiyorsa en azından nükleer krizde İran’ın avukatlığını üstlenmekten veya öyle görünmekten kaçınmalıdır.
AKP, nükleer sorunun sanki İsrail ile İran arasındaymış ve Türkiye’yi ilgilendirmiyormuş gibi takdim edildiği “yanlış denklemler” üretti...
“İsrail’in nükleer silahı varsa, İran’ın neden olmasın?” mealinde demeçler verdiler.
İran’ın bir nükleer silah programı yürüttüğü hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kanıtlarla ortada iken bu bir “dedikodu” olarak nitelendirilebildi...
Neyse ki benzer demeçleri bir süredir duymuyoruz.
Umarız bu sükût, unutkanlığın değil, susarak da Türkiye’ye iyilik edilebileceğinin idraki neticesinde hakim olmuştur...
AKP’nin marjinal İran politikası neticesinde Tahran, Türkiye hakkında kendisini lüzumundan da rahat hissediyor olmalı...
İran’a nükleer inatçılığını daha fazla sürdürmesi halinde bunun Türkiye’ye, BM Güvenlik Konseyi’nde yaptırımları desteklemek ve harfiyen uygulamaktan başka bir yol bırakmayacağı söylense... Sonunda Türkiye’nin destek ve anlayışını kaybedecekleri kulaklarına fısıldansa... Bugüne kadar yapılan nafile girişimlerin hepsinden daha etkili olurdu.