Haydi, çocuklu komikliğe son verelim...

23 Nisan kutlamaları münasebetiyle, küçük çocukların kullanılmasına değinmiş ve artık bu komiklikten vazgeçilmesi gerektiğini yazmıştım.
Fazla bilmiş çocuklarımızın liderlerin koltuklarına oturtulmalarından, gazetecilerin de bu oyuna dahil edilip soru sormaya zorlanmalarından, çığlık çığlığa şiirler ve ağlamalı sahnelerden bıkkınlık geldiğine değinmiştim.
Genelde herkes böyle düşünüyormuş. Herhalde ya çekindiklerinden ya da akıllarına gelmediğinden söylemiyor olacaklar ki birden bire "Evet biz de aynı görüşteyiz" mesajları yığıldı.
Sadece Ak Partililer biraz çekimser.
"Biz yaparsak tepki olur" diyenler var.
Canım, şimdiye kadar o kadar çok şey değiştirdiler ki; bu onların yanında hiç kalır. Üstelik daha 1 yıl var. Milli Eğitim Bakanı Dinçer, şimdiden hazırlığını yapar ve kamuoyu ile iyi bir paylaşımda bulunursa, hiçbir sorun yaşanmaz.
Hadi, kolları sıvayın şimdiden...


Bugün, daha bir umutluyum, ya siz?
Bazen kendimi bir çölde yürüyormuşum gibi hissediyorum. Uçsuz bucaksız bir kum yığını ve dayanılmaz bir sıcakta kavruluyorsunuz. Sonra birden bire, hava değişiveriyor. Etraf yeşilleniyor ve kendinizi su dolu bir göletin yakında buluyorsunuz.
Bizim bu ülkedeki günlük yaşamımız böyle geçiyor.
Çarşamba günü, Anayasa Mahkemesi’nin 50. kuruluş yıldönümünde yapılan bazı açıklamalar, beni böylesine çölleşmeye yüz tutmuş bir ülkeden çıkarttı ve yüzümün güldüğü bir başka Türkiye' ye taşıdı. Üç ayrı konuşma ve bir gelişme dahi havayı değiştirmeye yetti. Kendi kendime "Acaba gerçekten değişiyor muyuz?" diye sordum. Bakın kısaca, kimler ne dedi ve bunlar ne anlama geliyor…


Tarihi bir konuşmaydı...
Cumhurbaşkanı Gül ' ün konuşması son derece önemli ve tarihi ağırlığıyla dikkatimi çekti.
"Tepkisel anayasa yapmayın" dedi.
"Mağdurları muktedir kılmayın" dedi.
"Parti mührü taşımasın" dedi.
Akil bir insandan duyulması gerekenleri ortaya koydu. İşin temeline oturdu. Açıkça, daha önceki hataların tekrarlanmamasını istedi. 27 Mayıs ve 12 Eylül anayasalarına işaret etti. Askerin veya siyasi bir partinin (CHP) damgasını taşımanın getirdiği sakıncaların altını çizdi.
Ak Parti ağırlıklı Meclis’in hazırlayacağı bir anayasa konusunda; bundan daha demokrat, daha sağlıklı bir uyarı yapılamazdı.
Hep değiniyorum, tekrar edeceğim.
Gül, Köşk' e çıktığından bu yana demokrat yönünü çok daha keskinleştirdi. Ak Parti kurucusu gibi davranmadı. Belki muhalefet tarafından bazı yasaları çabuk onaylamasından dolayı eleştirildi, ancak bunların gerekçelerini de kamuoyu ile iyi paylaştı.


Damardan girdi...
Beni mutlu eden diğer bir konuşmayı da, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç yaptı.
Söylemek istediğini hiç dolaştırmadı.
Damardan girdi ve ülkemizin en temel sorununa işaret etti. Tüm liderlere, ülkenin politika yapıcılarına seslendi.
"Gücü elinde tutanlar merhametli olmalılar" dedi.
"Savaş dilini değil, barış dilini tercih edin" dedi.
" Demokrasiler eninde sonunda, kendilerine yapılanların hesabını soruyor." dedi.
Kılıç da son yılların demokrasinin önemli taşlarından biri konumuna girdi. İktidar ile iyi geçinme gibi bir sorunu olmadığını, iktidarların sevmedikleri gerçekleri de açıkça söyleyebileceğini gösterdi.
Bu konuşmayı da alkışladım.


Bir ayıbı düzeltiyor...
CHP lideri Kılıçdaroğlu, Bosn ' da gazetecilerle konuşurken, partisinin askerle ilişkilerine ve türbanlı eşlerin Meclis' e gelmeleri konusundaki tutumuna açıklık getirdi.
Bunları belki defalarca söyledi, ancak bu defaki zamanlama hepimizi memnun etti.
"Meclis resepsiyonunda türban sorununun aşılmasından memnunuz" dedi.
" İmam Hatiplere karşı değiliz" dedi.
" CHP askerle işbirliği içinde olamaz " dedi.
Kılıçdaroğlu, partisinin geçmişte hep askerin arkasında olduğu şeklindeki izlenimi hızla değiştiriyor. Aslında, bu izlenim doğru. Özellikle 27 Mayıs darbesindeki CHP parmağını kimse reddedemez. Hiç değilse tanıklık edenlerden biri benim.
Kılıçdaroğlu, CHP' ye bağlanan ümitlerin artmasına önemli katkıda bulunmuş oldu.


Saygun'un sağlık durumu...
Em. Org. Ergin Saygun’ un kızı Ece’den, babasının sağlık durumuyla ilgili son haberler geldi. GATA’ dan “Hapishanede de tedavisi yapılabilir” raporu verilince, Silivri’ ye geri götürülen Saygun’ un durumu pek parlak değil. Uyarması bizden...
“...Şu anda adli tıp kurumunun şartlarının hiçbiri yerine getirilemiyor. Diyet imkanı yok çünkü öyle bir sistem yok. Mevcut yemeğe tuz koymuyorlar o kadar. Al sana diyet yemek. Oysa babam, sebzeden meyveden tut beyaz una kadar hiçbir şey yiyemez... Kalp, şeker ve nöropati için “Mutlaka egzersiz yapması gerekmektedir” raporu var. Egzersiz bisikleti de yok... Ayaklarındaki şişlere ek olarak, akciğerlerinde çok kısa süre içinde sıvı birikti. Böbrek sıkıntıları her geçen gün artarak devam ediyor. Nöropati nedeniyle ayaklardaki kuru iğne tedavisi ve insulin dengesi ayarlaması da durdu. Baş dönmesi ve düşme nedeniyle yapılan nörolojik tedavisi de yapılamıyor... 5 No’ lu ceza infaz kurumu personelini imkanları dahilinde yardımcı olmak için büyük çaba harcıyorlar. Cezaevindeki tek doktor ceza infaz memurlarına tansiyon ve şeker ölçmeyi öğretmiş. Ama alçak veya yüksek çıkarsa ne yapılır bilemiyorlar. Zaten bilseler de müdahale yetkileri yok. Hepsi çok kibar, babama BABA diyorlar. Baş gardiyan çok iyi bir insan, her sabah babamı zorla koluna girip yürütüyor...”