Erken ergenlik

3 Aralık 2021

Ergenlik dönemi çocuğun fiziksel ve duygusal bir bütün içinde yaşadığı bir dönemdir. Çocuk ergenliğe girmek için hem fiziksel olarak hazır olmalıdır hem de duygusal olarak hazır olmalıdır. Çocuğun bu iki alanı arasında ki uyum bozuk olursa erken ergenlik yaşanır. Ergenlik dönemi kızlarda 8-13 yaş arasında, erkeklerde 9-13 yaş arasında başlamakla birlikte, kızlarda ortalama 10-11, erkeklerde ise 11-12 yaş civarında başlar. Kızlarda ilk ergenlik belirtisi göğüslerin belirginleşmesi ile birlikte genital bölgenin kıllanmasıdır. Kızlarda göğüslerin belirginleşmesi genellikle her iki göğsün aynı anda eşit oranda belirginleşmesi ile olur. Bazı kızlarda bir göğsün belirginleşmeye başlaması ile diğerinin başlaması arasında 6 ay kadar bir süre geçebilir. Bu farklılık normaldir ancak bu uzarsa, bir göğüs büyürken diğeri büyümezse bir hekime başvurulmalıdır.

Erkeklerde doktor muayenesi ile anlaşılan testis büyümesi ile kıllanmadır. Ergenlik ırk, iklim şartları, ailesel özellikler, cinsiyet, çevresel uyaranlar, beslenme gibi özelliklere bağlı olarak farklı yaşlarda başlayabilir. Örneğin siyah ırkta ergenlik beyaz ırka göre erken daha erken başlarken, uzak doğulu halklar Avrupa'daki halklara göre ergenliğe daha erken girer. Kör çocuklar ergenliği daha erken yaşar ve bitirir.

Erken ergenlik, ergenlik döneminin fiziksel ve duygusal belirtilerinin kızlarda 8 yaşından önce ve erkeklerde 9 yaşından önce başlamasına denir. Erken ergenlik kız çocuklarında daha fazla görülmektir bunun nedeni tam olarak bilinmese de bugüne kadar ki bulgular bunu göstermektedir. Kız çocuklarında 8 yaş altında göğüslerde belirginleşme varsa bunun iki nedeni olabilir. Bu durum ya erken ergenlik belirtisidir yahut iyi huylu meme büyümesidir. Kız çocuklarında 8 yaşından önce ve özellikle 6 yaşında göğüslerde belirginleşme, boy uzaması ve kemik yaşının normalden büyük olması erken ergenliğin yaşandığını gösteren bulgulardır. Ergenliğe girmemiz için salgılanan hormonların olması gerekenden erken salgılanması ile bu belirtiler başlar ve tıbbi müdahale gereklidir. Erkek çocuklarda daha az gözlenen erken ergenlik belirtileri oluşursa bir hekime başvurulmalıdır. Erkek çocuklarda testislerde ve peniste büyüme, saldırganlık, sesin kalınlaşması, hızlı boy artışı gibi ergenlik belirtileri gözlenir. Erken ergenlik uzun yıllardır endokrin bilim dalının incelediği, bir hastalık olarak tıp literatüründe yerini almakla birlikte tedavisi hormon ilaçları ve psikolojik destek ile mevcuttur.

Ergenlik yaşının her geçen yıl öne çekilmesi ile beraber başta Amerika'da olmakla birlikte bu alanda çok sayıda araştırma yapılmıştır. Özellikle obezitenin artışı, düzensiz beslenme, televizyon, bilgisayar, cep telefonu, akıllı telefonlar gibi teknolojik aletlerden yayılan dalgalar, çevresel uyarıcıların artırması, erotik yayınların artması ile cinsel hormonların salgılanması ile erken ergenlik hastalığı her geçen gün artmaktadır.

Ülkemizde kliniklere başvuran aileler genellikle çocukların boylarının kısa olmasından şikayetle başvurular. Başvuran hastaların bir kısmı erken ergenlik tanısı almaktadır. Bu sayı her geçen yıl artmakla birlikte kız çocuğu olan ailelerin başvuru sayısı daha fazladır.

Kız çocuklarında erken ergenliğe bağlı boylarının kısa kalma ihtimali erkek çocuklara oranla çok daha fazladır. Çünkü kızlarda büyüme kıkırdaklarının kemikleşmesini sağlayan östrojen hormonu erkeklerde salgılanan testosteron hormonuna oranla kemikleşmeyi daha hızlı yapmaktadır. Erken adet gören bir kız çocuğunda salgılanan östrojen hormonu onun normal büyümesi ile beklenen uzunluğunu 5-6 cm azaltabilmektedir. Yani bir kız çocuğu ergenliğe erken girmişse ve zamanında müdahale yapılmamışsa boy uzunluğundan 5-6 cm kaybetmekle karşı karşıya kalabilir.

Erken ergenliğe girmiş kız ve erkek çocukların en önemli belirtisi boylarının akranlarına göre belirgin bir şekilde uzun olmasıdır. Ancak bu boy uzaması erken başlar ve normal ergenlik yaşayan bireylere göre erken biter. Kemiklerdeki büyüme kıkırdaklarının erken kemikleşmesi ile erişkinlik döneminde bu bireyler normal ergenlik yaşayanlara göre kısa olmaktadır.

Erken Ergenlik ve Cinsellik

Yazının devamı...

Ruhsal Aygıt Serisi 1

13 Ağustos 2021

S. Freud ruhsal yapıyı araştırırken öncelikle kaynağı biyolojik bir yapıda aradı. Kendisi nörolog olan Freud ruhsal yapının biyolojik kökenlerine ulaşamayınca kendi çalışmalarından yola çıkarak hayali bir ruhsal yapı tasarladı ve tasarımın 3 temel bileşenini İd-Ego-Süperego olarak isimlendirdi. Psikoloji bilimi ile az çok içli dışlı olan herkes bu kavramı duymuş ve haklarında bir şeyler okumuştur. Ben bu kavramların danışanların günlük hayatına nasıl yansıdığını ve karşımıza nasıl geldiğini örneklendirerek 3 yazıdan oluşan bir seri ile sizlerle paylaşmak istedim. Bu yazımızın konusu İd ve İd'in özellikleri olacak.

Psikodinamik yapıya göre id, içgüdülerimizin ve dürtülerimizin kaynağı olarak tanımlanan insanoğlunun ilk ruhsal aygıt bileşenidir. Annenin kucağına düşen bebeğin ilk anla birlikte gelişen ruhsal aygıt parçası id olacaktır. Bebeğin dünyaya gelişi ile birlikte yapması gereken hemaostaisisiyi (denge) sağlamak amacıyla içgüdüsel ve dürtüsel istekleri ortaya çıkar ancak bebek ilk anda bu isteklerin dışardan karşılandığının farkında bile olmaz ve bu evreyi Mahler daha sonra otistik dönem diye nitelendirir. Nesnenin olmadığı ve dışarının hiç fark edilmediği bir dönemdir. Açlık, susuzluk, sıcak-soğuk dengesi gibi bebeğin hayatta kalmasını sağlayan bu talepler anne tarafından karşılandıkça bebek hazzın dışardan geldiğini kavramaya başlar. Bu kavrayış bir anda olmaz ve her hazza ulaşım bir basamak olarak bebeği otistik evreden çıkarıp simbiyotik evreye geçirir. Şöyle düşünün bebek acıktı ve zorlanmaya başladı. Bu açlık durumu bebek için dengeyi bozan bir durum ve anne memesi gelip bu dengeyi kurmasına yardımcı oldu. Bebek bu ve benzeri durumları defaatle yaşayınca otistik evreden çıkar ve simbiyotik evreye geçer. İd ilk andan başlayarak bu hazza ulaşmaya çalışır. Çünkü id’in iki temel amacı vardır.

1) Hayatta kalmak
2) Soyu devam ettirmek

Daha sonraki gelişim evrelerinde id’in hazza yönelik talepleri ego, süperego, gerçeklik tarafından bazen engellenecek bazen çarpıtılacak zaman zaman da izne tabi tutulacaktır.

İd’in tek hedefi hazza ulaşmak ve organizmayı bu hazzı elde ederek bir üst denge durumuna getirmektir. İd hayatımızın her evresinde böyle çalışmaktadır ve id ilk doğum anında neyse o şekilde ölene kadar bizimle olacaktır.

İd’in Özellikleri Nelerdir?

İd’de zaman kavramı yoktur ve hiç bir zaman olmayacaktır. İd bir şeyi talep edince o anda olmasını ister. Uygun zamanı beklemek, ertelemek gibi özellikleri yoktur. Zaman kavramı egonun yarattığı sanal bir gerçekliktir. Çocuklar ancak 5/6 yaşlarına geldiklerinde zaman kavramını tam olarak kavrarlar. İd’de zaman kavramının olmaması yetişkinlik döneminde bireyin taleplerinin ertelenmesine tahammül edememesine neden olabilir. Örneğin bir çift seansında eşinin kendisine artık ilgi göstermediğini, onunla birlikte olmak istemediğini söyleyen adamın aslında eşin kendisine anında cevap veremediği her anda kırıldığını ve artık kendisini sevmediğini düşündüğünü görebilirsiniz. Oysa ki eşi çocuklara bakıyor, çalışıyor, ev işlerine yetişmeye gayret ederek bazen eşinin ilgi taleplerini anında karşılayamıyordur. Durum böyle iken adamın, eşinin kendisini artık sevmediğini düşünmesinin temel nedeni hazza ulaşmak isteyen id’in bu talebinin anında karşılanmamasıdır.

Yazının devamı...

İnsan yavrusu ve travma

4 Mart 2021

İnsan yavrusu doğada bakımı en zor canlıdır. Hayvanlar yetişkinlikteki potansiyellerinin yaklaşık yüzde 60’ı ile dünyaya gelirken, insan yavrusu yüzde 30’u ile dünyaya gelir. Bu nedenle hayvanlar insanlara göre daha rasyonel ve ne yapacaklarını bilen canlılardır. Bir buzağı doğduktan sonra annesinin memesine kendisi giderken insanın böyle bir yeteneği yoktur. Meme bebeğe gelmediği sürece kendisi açlık durumunu nasıl telafi edeceğini, bedenindeki alarmı nasıl sakinleştireceğini bilemez. İnsan rasyonel olduğunu düşünen irrasyonel bir canlıdır. Bu durum insanda büyük eksiklik ve yetersizlik yaratır ve insan hayatı boyunca bu eksikliği gidermek için kendine 2 soru sorar;

Burası neresi, etrafımdaki insanlar bana ne yapacaklar? (Olumlu veya olumsuz beklentiler edinebilir.)

Burada ben ne yapacağım?

Bu iki soru, her yeni deneyimde, ilişkide, işte, ortamda zihnimizde gündeme gelir.

Bu soruların cevabı çok önemli bir yere hizmet etmektedir. İnsanın kendini ve hayatını ( diğer insanlar ile kurduğu tüm ilişkileri ) anlamlandırmasının yolu bu iki soruya bulacağı cevaplardadır. Bu çaba ve anlam arayışı, insanı hayatta tutan ve travmalar yaşamasına engel olan çok değerli bir özelliktir.

Travmalar aslında başımıza gelen kötü olaylar değildir. Travma, başımız gelen olayları ( afet, tecavüz, kaza olmasına gerek olmaksızın) anlamlandıramadığımız her durumda yaşadığımız yıkıcı bir durumdur. Örneğin, çok susadım ancak bunu nasıl gidereceğimi hem ben hem çevremdeki insanlar bilemiyorsa bu benim için ve çevremdekiler için son derece travmatik bir olacaktır. Bir şeyler oluyor ancak ne yapmam gerekiyor, sorusuna cevap bulmadığımız her şey travma etkisi yaratacaktır. Bu travmatik etki, başımıza gelen olay değil bizim burada olan bitene veremediğimiz anlamdan kaynaklanmaktadır. Depremde tüm ailesini kaybeden biri ile tecavüze uğrayan birinin yaşadıkları olaydan etkilenme düzeyi farklıdır. Her ikisi de travmatik olaylar olmakla birlikte deprem bizler için doğal bir afettir ve kabullenmesi ( anlamlandırılması ) daha kolay bir olayken, tecavüz insanın en temel ihtiyacı olan güven ( bir diğerine güvenme ) duygusunu yıktığı için yaratacağı travmatik etki daha yıkıcıdır. Çünkü tecavüz, bebeğin doğduğu ilk anda itibaren bakım vereni ile arasında gelişen güven duygusuna saldırıdır ve mağdur o duygu ( bağ ) kopmuşçasına acı hisseder. Bir daha hiç kimseye güvenememek ve insanların güvenilmez olduklarına dair inancı içselleştirir. İşte bu içselleştirme süreci bize gösteriyor ki başımıza gelen olaylar değil onları nasıl anlamlandırdığımız, yaşayacağımız olayların bizdeki etkilerini belirler.

Yukarıda belirttiğim iki soru her durumda olmakla birlikte özellikle travmatik olaylarda karşımıza çıkar ve cevaplanması gerekir. Bu bağlamda insanın ilk travması doğumdur. İnsanın doğumu ile birlikte bu iki soru gündeme gelir;

Burası neresi, etrafımdaki insanlar bana ne yapacaklar? (Olumlu veya olumsuz beklentiler edinebilir.)

Yazının devamı...

İlişkilerde sembiyotik çığlık

13 Kasım 2020

Sembiyoz bireyler, karşıdaki nesnenin (anne, eş, çocuk, arkadaş, sevgili) enerjisi ile var olan, yaşamını karşıdaki birey üzerinden var eden, bağımsız karar alamayan, eyleme geçemeyen ve en önemlisi sorumluluk almayan bireydir.

Hayatınızda böyle biri var mı?

Bu durum sizi zaman zaman zorluyor mu?

Birinin size bu denli yapışmasından ve onun adına kararlar vermenizden haz aldığınız oluyor mu?

Unutmayın ki sağlıklı kendiliği olmayan bireylerin kurduğu ilişkiler, patolojik birleşmeden öteye geçememektedir.

Peki nedir sembiyotik ilişkinin kökenleri, çocukluk dönemi ile nasıl bir bağı vardır?

Hadi biraz bebeklerin ilk 5 ayına gidelim

Bebeğin doğumu ile başlayan yaşam yolcuğu otistik bir dönem ile başlamaktadır. Yaşamın ilk 1 veya 2 ayı otistik (yani karşı taraftan habersiz, nesneyle ilişki kurmayan) dönem olarak adlandırılır ve bebek hazzın kaynağının dışarıda olduğunu bu dönemin sonlarına doğru sezinlemeye ve anlamaya başlar. Bu dönemde haz kaynakları karnın doyması, beden sıcaklığının korunması olarak değerlendirilir. Yani bebek acıktı ve karnı doyurulduğunda hazza ulaşır ancak ilk ayda bebek karının nasıl doyduğunu veya üşüdüğünde kimin onu ısıttığını haliyle bilememektedir. Karşıdaki nesne ile ilişkisi çok sınırlı olduğu için bu dönem otistik evre olarak nitelendirilir. Bu evrenin sonlarına doğru bebek annesini (bakım vereni) fark etmeye başlar ve haz kaynağının dışarıda olduğunu sezinlemeye başlar.

Yazının devamı...

Psikoterapi ile yaşamınızda neleri değiştirebilirsiniz?

2 Kasım 2020

Hayata gözleriniz açtığınız anda 3 önemli unsur bu yolculukta kim olduğunuzu belirler.

1) Genetik yapınız

2) Çevreniz

3) Kader

Genetik yapınız sizin veya bir başkasının etkin müdahale edemediği, kısmen kontrol edebildiği bir mirastır. Örneğin şeker hastalığı alt yapısı ile doğduysanız erken müdahale ile bu hastalıktan daha az etkilenirsiniz ancak genetik yapınızdaki hastalık kodunu tümden değiştiremezsiniz.

Kader ise başımıza gelen beklenmedik olaylardır. Örneğin sayısal lotoda zengin olmanız, kırmızı ışıkta geçerken bir arabanın size çarpması gibi sizin kontrol edemediğiniz olaylardır.

Çevre psikoterapinin ilgilendiği ve hayatınızda sizin kim olduğunuza önemli derecede etki eden unsurdur. Çevre, dünyaya gözümüzü açtığımız anda annemiz ile başlar ve aile, okul, mahalle, akrabalar vb. devam eder. Psikoterapi bu ilişkiler ağında sizi etkileyen, gerçek kendiliğiniz yerine sahte kendilikler geliştirdiğiniz, kırılmalar yaşayıp kendinizi geri çektiğiniz veya savunmalar geliştirdiğiniz her şey psikoterapi konusu ve gündemidir. Psikoterapi 0-3 yaş preödipal evreden başlayarak sizi etkilemiş her unsurla ilgilenir. Bu evre şizoid, antisosyal, narsist, borderline kendilik örgütlenmeleri ile yaşama devam edersiniz. Tabi ki sağlıklı kendilik örgütlenmesi geliştirmiş de olabilirsiniz ama yapılan araştırmalarda bu sayı oldukça düşüktür. Preödipal evrede geliştirdiğiniz kendilik örgütlenmesi temel intrapsişik yapınızı oluşturur. İşte bu yapı ile çalışmak psikoterapinin ama konusudur.

İntrapsişenin oluşmasındaki ana unsur çocuğun bakım verenle olan ilişki biçimidir . Çocuk ile bakım veren arasında ki ilişki sonucunda çocukta gelişen kendilik bozuklukları seans odasında terapistin sağlıklı kendiliği ile danışanın kendiliği arasında gelişen ilişki ile danışanın kendiliği sağlıklı zemine taşınır. Bu bazen uzun süreler alsa da danışanın kendini var edebilmesinin en etkin yoludur.

Yazının devamı...