İlişkilerde sembiyotik çığlık

13 Kasım 2020

Sembiyoz bireyler, karşıdaki nesnenin (anne, eş, çocuk, arkadaş, sevgili) enerjisi ile var olan, yaşamını karşıdaki birey üzerinden var eden, bağımsız karar alamayan, eyleme geçemeyen ve en önemlisi sorumluluk almayan bireydir.

Hayatınızda böyle biri var mı?

Bu durum sizi zaman zaman zorluyor mu?

Birinin size bu denli yapışmasından ve onun adına kararlar vermenizden haz aldığınız oluyor mu?

Unutmayın ki sağlıklı kendiliği olmayan bireylerin kurduğu ilişkiler, patolojik birleşmeden öteye geçememektedir.

Peki nedir sembiyotik ilişkinin kökenleri, çocukluk dönemi ile nasıl bir bağı vardır?

Hadi biraz bebeklerin ilk 5 ayına gidelim

Bebeğin doğumu ile başlayan yaşam yolcuğu otistik bir dönem ile başlamaktadır. Yaşamın ilk 1 veya 2 ayı otistik (yani karşı taraftan habersiz, nesneyle ilişki kurmayan) dönem olarak adlandırılır ve bebek hazzın kaynağının dışarıda olduğunu bu dönemin sonlarına doğru sezinlemeye ve anlamaya başlar. Bu dönemde haz kaynakları karnın doyması, beden sıcaklığının korunması olarak değerlendirilir. Yani bebek acıktı ve karnı doyurulduğunda hazza ulaşır ancak ilk ayda bebek karının nasıl doyduğunu veya üşüdüğünde kimin onu ısıttığını haliyle bilememektedir. Karşıdaki nesne ile ilişkisi çok sınırlı olduğu için bu dönem otistik evre olarak nitelendirilir. Bu evrenin sonlarına doğru bebek annesini (bakım vereni) fark etmeye başlar ve haz kaynağının dışarıda olduğunu sezinlemeye başlar.

Yazının devamı...

Psikoterapi ile yaşamınızda neleri değiştirebilirsiniz?

2 Kasım 2020

Hayata gözleriniz açtığınız anda 3 önemli unsur bu yolculukta kim olduğunuzu belirler.

1) Genetik yapınız

2) Çevreniz

3) Kader

Genetik yapınız sizin veya bir başkasının etkin müdahale edemediği, kısmen kontrol edebildiği bir mirastır. Örneğin şeker hastalığı alt yapısı ile doğduysanız erken müdahale ile bu hastalıktan daha az etkilenirsiniz ancak genetik yapınızdaki hastalık kodunu tümden değiştiremezsiniz.

Kader ise başımıza gelen beklenmedik olaylardır. Örneğin sayısal lotoda zengin olmanız, kırmızı ışıkta geçerken bir arabanın size çarpması gibi sizin kontrol edemediğiniz olaylardır.

Çevre psikoterapinin ilgilendiği ve hayatınızda sizin kim olduğunuza önemli derecede etki eden unsurdur. Çevre, dünyaya gözümüzü açtığımız anda annemiz ile başlar ve aile, okul, mahalle, akrabalar vb. devam eder. Psikoterapi bu ilişkiler ağında sizi etkileyen, gerçek kendiliğiniz yerine sahte kendilikler geliştirdiğiniz, kırılmalar yaşayıp kendinizi geri çektiğiniz veya savunmalar geliştirdiğiniz her şey psikoterapi konusu ve gündemidir. Psikoterapi 0-3 yaş preödipal evreden başlayarak sizi etkilemiş her unsurla ilgilenir. Bu evre şizoid, antisosyal, narsist, borderline kendilik örgütlenmeleri ile yaşama devam edersiniz. Tabi ki sağlıklı kendilik örgütlenmesi geliştirmiş de olabilirsiniz ama yapılan araştırmalarda bu sayı oldukça düşüktür. Preödipal evrede geliştirdiğiniz kendilik örgütlenmesi temel intrapsişik yapınızı oluşturur. İşte bu yapı ile çalışmak psikoterapinin ama konusudur.

İntrapsişenin oluşmasındaki ana unsur çocuğun bakım verenle olan ilişki biçimidir . Çocuk ile bakım veren arasında ki ilişki sonucunda çocukta gelişen kendilik bozuklukları seans odasında terapistin sağlıklı kendiliği ile danışanın kendiliği arasında gelişen ilişki ile danışanın kendiliği sağlıklı zemine taşınır. Bu bazen uzun süreler alsa da danışanın kendini var edebilmesinin en etkin yoludur.

Yazının devamı...

İşgal altındaki ruhlar

8 Ekim 2020

Kendinizi işgale uğramış hissettiniz mi?

Karşınızdaki kişinin sizi bastırdığını, kendiliğinizi ortaya koymanıza engel olduğunu, tüm bunlar karşısında çaresiz kaldığınızı hissettiğiniz oldu mu?

Bu durum sizde nasıl duygulara neden oldu?

Öfke, güvensizlik, özgüven eksiliği, kaçma hissi, ezilme.... Saydığımız bu duygular dışında daha birçok olumsuz duyguya neden olabilir. Duygular öznel olduğu için kişinin bilinçte ve bilinçdışında hissettiği duygular terapi sürecinde daha net açığa çıkacaktır. Böyle bir ilişki içerisinde olan danışanım görüşmelerimizin ilerleyen aşamalarında şunu söyledi, aynaya baksam kendimi göremeyecekmişim gibi hissediyorum.

Kendinizi böyle hissettiniz mi?

Bu durum benliğin yok oluşudur ve aynı zamanda aslında bir çıkış arayışıdır. Kendilik örgütlenmesi nitelikleri bakımından bu duruma neden olan farklı ilişki kombinasyonlarını gözlemleyebiliriz. Bu yazımda size teşhirci narsist ve gizli narsist örgütlenmelerin oluşturduğu ilişki türünden ve işgalden bahsetmek istiyorum.

Teşhirci narsistler çocukluğun 9-15 aylarında ebeveynleri tarafından sürekli normal olmayacak şekilde onaylanmış ve çocuğun nitelikleri gerçek dışı yüceltilmiştir. Çocuk bu dönemde sürekli onaylanan kişiliği ile memnun olduğu için ilerlemeye sağlayamamıştır. Yetişkinlik döneminde aynı şekilde sadece onaylandığı, övüldüğü ve hatta tapıldığı ilişkiler kurarak hayatlarını devam ettirirler.

Gizli Narsistler, çocukluklarının 9-12 aylarında ebeveynlerinin kendi niteliklerini övmelerini istedikleri bir çocukluk yaşamışlardır. Annenin yaptıklarını beğendiği zaman onaylanan ancak kendiliğini ortaya koyduğu zaman görülmeyen çocuklar gizli narsistlik kendiliğe sahip olurlar. Durumun daha net özeti kendiliğinden vazgeçip karşı tarafı överek, kendilerini iyi hissederler.

Yazının devamı...

Sosyal Medya ve Empati

4 Nisan 2019

"En büyük insan, kendini en çok sayıda insanın yerine koyabilendir."

Jane Adams

İnsanoğlu fiziksel gelişimini tamamladıktan sonra dünyaya adımını atar.

Anneden ayrılan bebek, 36 ay boyunca psikolojik doğumun sancıları ile yaşamını devam ettirir. 36. ay ile oluşan kendilik örüntüsü her ne kadar esnek olsa da temel intrapsişik yapı, stabil bir nesne ile sağlıklı ilişki kurmadıkça değişmez. Stabil sağlıklı nesne ile kuracağımız ilişki hem sözel olarak hem de sağ beyinden sağ beyine sözsüz olarak ilerlemektedir.

Empati kelimesini birçok yerde duyarız. Kitaplarda, seminerlerde, dizilerde, şarkılarda vs… Empati bir başkasının ne hissedebileceğini hissedebilme yetimizdir. Empati yetimizin temeline bakacak olursak, bebeklik döneminde annesi ile iletişimsel örtüşmeyi deneyimlemeyen bir bebeğin empati yapabilme becerisi yeterince gelişmez. Bebek yetişkinlik döneminde empati kavramını bilişsel olarak bilse de duygusal olarak deneyimleyemeyecektir. İletişimsel örtüşme, anne ve bebek arasında kurulan sözlü olmayan iletişime denir. Bebeğin ağlamasının tonundan ne istediğini, ne hissettiğini annenin anlaması bu kavrama verilebilecek en temel örnektir. Bebeğin sözlü olmayan iletişim verilerini anne anlar ve karşılık verirse bebekle iletişimsel örtüşmeyi deneyimlemiş olacaktır. Bebek yetişkinlik dönemine geldiğinde karşısındaki insanın sözlü ve sözlü olmayan iletişim verilerini anlayıp empati kurabilecektir.

Teknolojinin gelişmesi ile birlikte ilişkilerdeki mesafenin azalmasının muhakkak ki olumlu tarafları vardır. Birbirini özleyen insanların hasretlerini giderebileceği bir platform olan sosyal medya gündelik yaşamı işgal etmeye başlayınca, sözsüz iletişimin sağladığı verileri bir bir kaybediyoruz. Emojilerle sözsüz iletişim ihtiyacını karşılamaya çalışan yeni bir nesil, iletişimsel örtüşme becerisini ne kadar geliştirebilir. Bununla da kalmayıp bu neslin dünyaya getireceği bebekleri düşününce empati yoksunluğunun nesilde nesile artacağını sanırım üzülerek izleyeceğiz.

Acıyı, sevgiyi, mutluluğu, şaşkınlığı emojilerle ifade eden; yüz yüze iletişimdense sosyal medya da iletişim kurmayı tercih eden insanların sayısı her geçen gün artmaktadır. Bu kitlenin artması ile birlikte medyaya yansıyan haberlerin içeriği de değişmektir. Gün geçmiyor ki şiddet haberleri artmasın, taciz haberleri gelmesin. Bu durumun temel nedeni empati yoksunluğunun artmasıdır. Çünkü empati yoksunluğu yaşayan bireyler sadece karşısındakinin ne hissettiğini anlamamakla kalmayıp; karşındakine ne hissettirdiğine ve ne yaşattığına karşıda duyarsızlardır.

"İnsan acı duyabiliyorsa canlıdır. Başkasının acısını duyabiliyorsa insandır."

Yazının devamı...

Sağlıklı Anne misiniz?

22 Ocak 2019

Kendilik örüntülerinin oluşmasında baş mimarlar kuşkusuz annelerdir. Annelerin psikolojik durumları, yeni filizlenen ve 3 yaşında çiçeklenecek olan çocuğun ruhsal yapısını doğrudan etkileyecektir. Annenin geçmişten getirdiği patolojileri, çocukların ruh hallerinin temel belirleyicileri olur.

Çocuklar doğumdan sonra kendilik nesnelerine ihtiyaç duyarlar. Çocuk kendisini bir başkası üzerinden değerlendirme, bir başkasının onayı, bir başkasının sevgisi ve ilgisi üzerinden tanır. Neyi doğru, neyi yanlış yaptığını, hayattaki sınırlarını yada yaşamın kendisi için ne anlam ifade ettiğini bir kendilik nesnesi üzerinden öğrenir. Heinz Kohut buna aynalama der ve bir bebeği ilk ve en önemli aynasının anne olduğunu, söyler. Çocukluk çağında annenin bebeğe yaklaşımı, onun kişiliğinin temellerini oluşturacaktır. Kişilik örüntülerinin temellerine inmek ve o dönemin şimdiye yansımasını görebilmek için anne ile çocuğun ilişki türüne ve annenin nasıl bir modelle annelik yaptığına bakmamız gerekir.

Şöyle bir örnekle durumu netleştirmek istiyorum. Çevresinde ki hiç kimsenin onu anlamadığını söyleyen bir danışanınız olduğunu düşünelim, bu danışanımızın annesi onu sürekli aynaladığı için erişkinlik hayatında da herkesin onu sürekli aynalamasını ister. Bu istek yerine gelmeyince narsistik bir kırılma yaşar ve çevresindeki insanları suçlayarak, onlardan uzaklaşır. Aynı danışanımızı farklı şekilde ele alalım; danışanımızı annesi aynalanmaktan yoksun bıraktığı için danışanımız erişkinlik hayatı boyunca içindeki o boşluğu doldurmak isteyecektir. Bu isteği, terapötik olmayan ilişkilerde karşılanamayacağı için danışanımız çevresinde ki hiç kimsenin onu anlamadığından şikayet edecektir.

Anlaşılamamak çok zor bir durum olduğu için ve ilişkilerinde yaşadığı bu sorunu alt edebilmek amacıyla eyleme vurma savunma mekanizması ile kendiliğinin bir parçası olmayan, birçok eylem gerçekleştirebilir. Madde bağımlılığı, alkol bağımlılığı, sağlıksız cinsel ilişkiler, patolojik kumar vb birçok istenmedik durumla karşı karşıya kalabilir. Danışmalarda bu gibi çok sayıda istenmedik alışkanlıkla karşı karşıya kalıyoruz. Danışmanlar ve terapistler genellikle istenmedik alışkanlıkları veya davranışları strese, depresyona bir tepki olarak ele alırlar. Danışanların yaşadığı stres ve depresif durumların yarattığı duyguları sakinleştirmek için uğraşırlar. Mevcut durumu sakinleştirmek tabi ki danışanlarımızın yaşam becerilerini bir süreliğine artıracaktır lakin temeldeki intrapsişik yapıya dokunamadığımız sürece kalıcı bir değişiklik yaratamayız. Bu nedenle danışmanlık sürecinde, aile eğitiminde, çocuk yetiştirmede annelik modelleri son derece önem arz etmektedir.

Sağlıklı Anne Modeli

İletişimsel örtüşme becerisi ile çocuğun ihtiyaçlarını anlayan; açlık, soğukluk, sıcaklık, dokunma, sevgi, şefkat, yakın olma vb ihtiyaçlarına empatik yanıtlar verebilen ve çocuğuna ilgisini, bakışıyla, duruşuyla, sevgisiyle, dokunuşu ile verebilen anne modelidir. İletişimin temeli sağ beyinden sağ beyine iletişimdir. Bu nedenle annenin beden dili de en az sözcükleri kadar önemlidir.

Kohut, çocukluk çağının ilk dönemlerinde çocukların primer narsistik bir yapıda olduklarını ve yaptıkları her şeyin görülmesini istediklerini söyler. Bu görülme tam olarak çocuk her ne yapıyorsa yapsın sürekli övülmek, sürekli sevilmek, sürekli onaylanmak ister. Görülme kavramını Kohut aynalanma olarak kuramının tam ortasına yerleştirmiştir. Sağlıklı anneler çocuğun bu aynalanma ihtiyacını en uygun şekilde karşılayan annelerdir.

Peki, aynalanma çocuğun yaptığı her şeyi onaylanmaktan mı geçer?

Yazının devamı...

Şizoid’in Dayanılmaz Yalnızlığı

22 Kasım 2018

Yalnızlık duygusu insanoğlunun tahammül etmeye en çok zorlandığı duygulardan biridir. Sosyal bir canlı olan insan, yaşamın her alanında birileri ile iletişim halinde olarak yalnızlık duygusundan uzaklaşır. Bu duyguya tahammül etmek, onunla yüzleşmek o kadar zordur ki yalnızlıkla ilgili atasözlerimiz bile bulunmaktadır.

Yalnız kalanı kurt yer.

Yalnız öküz, çifte koşulmaz

Yalnız taş, duvar olmaz

Yalnızlık Allah'a mahsustur

Çağımızda yalnızlık duygusu ile baş etmenin çok daha etkin bir yolu bulunmaktadır. Sosyal medya, yalnızlığa tahammül edemeyen herkesin kaçınılmaz bir sığınağı haline dönüştü. Hatta bu hissi yoğun bir şekilde yaşayan, sürekli sosyal medya aracılığıyla birileri ile irtibat halinde olan çok sayıda insan olunca, bu konuda otoriteler yeni bir fobiyi dillendirmeye başladı.

Nomofobi; cep telefonundan mahrum kalma korkusu ile başlayıp daha genişletilmiş haliyle iletişim kopukluğu yaşama korkusudur. Özellikle sosyal ağların günlük hayatımızdaki yeri göz önüne alınırsa bu hastalık her geçen gün artacak gibi görünmektedir. ”No Mobile Phobia” diye de adlandırılan fobi, günden güne artış göstermektedir.

Yalnızlık fobisinin teknoloji ile giderilmeye çalışılması ve bu tatmin yolunun alışkanlık haline dönüşümü farklı bir fobinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Aslında bu fobinin temelinde yalnızlıktan kaçınma bulunmaktadır.

Yazının devamı...