
Seyyah’ın ikinci albümü “Uçan Da Kuşlara” adını taşıyor. Grup ilk albümünde Ege Denizi’ne odaklanmıştı, yeni albüm Anadolu coğrafyasından modern folk yorumları ve özgün besteler içeriyor

Seyyah’ın “Uçan da Kuşlara” albümü Teke yöresi, Karadeniz ve Kafkasya’dan izler taşıyor. 14 parçalık albümde Seyyah aranjesini yaptığı 11 halk şarkısının yanı sıra iki özgün beste ve bir halk şarkısı da özgün sözlerle yer alıyor. 2017’de Strasbourg’da kurulan Seyyah yurt dışında ve yurt içinde konserler vermiş canlı ve renkli bir ekip. Gruptan Güneş Demir ve Gabriel Meidinger sorularımı yanıtladı,
■ Müziğinizi Yeni Anadolu Folk olarak tanımladığınızı anlıyorum. Bunu biraz anlatabilir misiniz?
Geleneksel müziklere tutkuyla bağlı bir müzisyen grubuyuz ve farklı geleneklerden beslenen müzikler icra ediyoruz. Geleneksel müziği, her kuşağın kendi katkısını sunduğu, kadim melodiler ve müzikal formlar aracılığıyla kendi zamanını yansıttığı, sürekli gelişen bir miras olarak görüyoruz. Ancak müzikal dilimizin bu repertuvarları yorumlayan diğer sanatçılardan farklı olduğunu düşünüyoruz. Geleneksel ve akustik bir enstrümantasyonu koruyarak üç telli, kaval, klarnet gibi çalgılarla çalıyor aynı zamanda farklı müzik geleneklerinden gelen etkilerden besleniyoruz. Parçaların düzenlenmesinde ise belirgin şekilde kolektif bir yaklaşımı benimsiyoruz. Bu nedenle hem Türkiye’deki dinleyicilerimiz hem de dünyanın diğer bölgelerindeki dinleyiciler için yaklaşımımızı birkaç kelimeyle en doğru şekilde ifade ettiğini düşündüğümüz Yeni Anadolu Folk tanımını kullanmayı tercih ediyoruz.
■ 1970’lerin Anadolu pop ve Anadolu rock akımlarıyla nasıl bir duygusal / müzikal ilişkiniz var?
Anadolu pop/rock da neo-folk da bizim için önemli başlangıç noktaları ancak müziğimizi bunlarla sınırlayamayız. Bu arayışlar ‘80’ler, ‘90’lar ve 2000’lerde yeni müzik dilleriyle devam etti. Önce Arif Sağ ekolü ve peşinden etnik müzik olarak adlandırılan akımlar ile Kardeş Türküler gibi topluluklar bu sürecin parçası oldular. Bu birikimlerden de besleniyoruz. Kendimizi ‘60’larda başlayan, halk müzikleriyle derin bir bağ kuran ve bunlarla yeni müzik dilleri yaratmanın peşinden koşan tüm akımlarla ilişkili görüyoruz bir bakıma...
■ Türkiye’nin zengin folk kültürü sizce dünyaya ne kadar açılabiliyor? Bu zenginlikten faydalanan müziklerin global ölçekte daha fazla şansı olması sizce nelere bağlı?
Türkiye’nin geleneksel müzikleri bugün dünyada giderek daha fazla ilgi görüyor. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde yaptığımız turnelerde bu müziklere gösterilen merak ve ilgiden her seferinde etkilendik. Dinleyicilerin keşfetme isteğini gördüğümüzde bu müziklerin içindeki duyarlılık ve evrenselliği de anlamış olduk. Bununla birlikte geleneksel bir müzik kendi bağlamından uzaklaştığında onu bir coğrafyaya, bir hikâyeye ve bir yaşam biçimine bağlayan bazı unsurları kaybedebiliyor. Bu repertuvarların farklı dinleyicilere ulaşabilmesi için onları başka bağlamlarla diyaloğa sokan yorumlar ve aktarım biçimleri önermenin önemli olduğunu düşünüyoruz.
■ İlk albümde Ege’ye, ikincisinde Anadolu’ya odaklandığınızı anlıyoruz. Bu tercihler nasıl şekillendi?
İlk albümümüz deniz teması etrafında ortak bir buluşma noktası buluyordu. Bu ikinci albüm Anadolu’ya, Türkçe diline ve bize daha yakın hissettiren repertuvarlara yeniden yönelme isteğinden doğdu. Seçtiğimiz eserler, Türkiye’nin geleneksel müziklerine dair kapsayıcı bir yolculuk sunuyor. Enstrümanlarımız ve müzikal yaklaşımımızla da bu repertuvarı yeni bir tınıyla yeniden duyurabiliyoruz. Bundan sonrası ise henüz netleşmiş değil. Her zaman olduğu gibi bir sonraki adımı karşılaşmaların, yolculukların ve ortak isteklerin şekillendirmesine izin veriyoruz.
‘Kliplerimiz bağda, bahçede çekildi’
■ Neden Isparta’nın Gedikli Köyü?
Gedikli, grubumuzdan Ozan ve ekip arkadaşımız Turna’nın köyü. Öncelikle bir memleket faktörü var. Öte yandan albümde, Gedikli’nin de bulunduğu Teke Yöresi coğrafyasından eserler var, o yüzden albümün beslendiği bir yere de denk düşüyor. Biz en temelde topraktan, köyden doğan bir müziğin ve kültürün izlerini takip ettiğimiz bir müzik üretiyoruz. Bu yüzden bizi burayla buluşturacak bir yerlerde olup albümün kliplerini çekmek çok değerliydi. Bunu da Gedikli’de, köy halkının da içten desteği ve varlığı ile yaptık. Bir yandan (maalesef ki kurumakta olan) Beyşehir Gölü ve doğasıyla da ilişkilendik. Kliplerimiz tarlada, bağda, bahçede, gölde çekildi hep. Köy halkı da bir parçası oldu, bunu özellikle bir sonraki klibimizde göreceksiniz.
■ Siyasi ve ekonomik açıdan eski dünyanın yıkıldığı ama yenisinin de henüz kurulmadığı belirsizliklerle dolu bir dönemden geçildiği sıkça ifade ediliyor. Siz böyle bir ortamda müziğinizle bu kadar pozitif olmayı nasıl başarıyorsunuz?
Bu değişimleri, zorlukları çok güçlü bir şekilde yaşıyoruz ve albümümüzdeki son parça olan “Lö Türkü” tam olarak bu dönemden ilham aldı. Bu parça bizim için bu zorluklara verilmiş bir yanıt, aynı zamanda özgün bir beste. “Lö Türkü” bir ayrılış türküsü ama aynı zamanda bir umut türküsü. Hayatta bazı şeylerin değiştiğini, mesafelerin ortaya çıktığını kabul ediyor ama aynı zamanda müziğin insanların yeniden bir araya gelebileceği ortak bir alan olduğuna dair inancımızı da taşıyor.
Özay Şendir
Miçotakis’in anlamlı ziyareti, Dendias Planı’nın çöküşü…
8 Şubat 2026
Abbas Güçlü
İstihdam odaklı eğitim
8 Şubat 2026
Zeynep Aktaş
Yabancıdan 1.6 milyar dolar güven deposu
8 Şubat 2026
Ali Eyüboğlu
Çocuk düşmanı öğretim üyesi!
8 Şubat 2026
Güldener Sonumut
AB-Türkiye: Dostlar alışverişte görsün
8 Şubat 2026