Malın yola çıkışından önce uzun bir telefon trafiği başladı. İstanbul, Çanakkale ve Bozcaada arasında sürdürülen bu yoğun trafiğin ardından, özenle paketlenen hassas mallar adadan gemiye yüklendi, salimen karaya çıkarıldı, ardından da uzun bir kara yolculuğunun ardından İstanbul’a sabahın erken saatlerinde giriş yaptı. Sevkıyatın trafiğin yoğun olmadığı, havanın da hafif ayazlı olduğu erken saatlerde yapılmasında yarar vardı. Neyse ki malı teslim alacaklar tembihliydi, dükkanlarını erken saatte açtılar ve heyecanla kargoyu beklediler.
Nihayet, beklenen an gelip çattı, panelvan göründü. Kamyonete yüklenemeyecek kadar hassas olan mal, kapalı arabada gönderilmişti. Panelvanın kapakları açıldı, katman katman ince yağlı kâğıt tabakaları kaldırıldı ve “mallar” altlarından çıkarıldı.
Saç tokasıyla reçeli yapılıyorTüm bu patırtı, öyle çağrıştırdığı gibi bazı illegal “mal”lar için değil, sadece birkaç kasa üzüm içindi. Küçük ve temiz kasalara nazikçe istiflenmiş 15-20 kilo üzüm için... Üzüm de üzümdü hani! Çocukluğumuzda oynadığımız cam misketlerin en büyüklerini andıran kocaman tanelerinin kimi zümrüt yeşili, kimi de kehribar sarısıydı. Kiminin üstü pürüzsüzdü, kimi ise hafif pütürlenmiş, sarısının üstüne de kahverenkli benekler düşmüştü. Yeşiller birer kurabiyeyse, o altın renkli taneler ise birer şekerpareydi. Kolay değil, asırların efsanesi Çavuş üzümüydü bu!
Bu satırları yazmadan iki saat önce yediğim üzümün tadı hâlâ damağımda. İstanbul’a ilk turfanda partileri düşse de, yazısını yazsam diye adeta avucumun kaşındığı üzümle ilgili ilk yazıyı benden önce yazan Ferai Tınç’a duyduğum kıskançlık ise, zihnimin bir yerlerinde...
Ferai Tınç Hürriyet’teki “Dipnot” köşesinde, Çavuş üzümünün talep olmadığı için kaybolma tehlikesinde olduğunu yazıyor ve “Bozcaada Çavuş’unu kimyasal aromalar ile nefis körelten yeni nesiller tanımıyorlar. Onlar, ne yazık ki meyve de yemiyorlar” diye de sitem ediyordu. “Çavuş, Anadolu’nun incelmiş damak tadının en özgün ürünlerinden” diye de ekliyordu.
Şaraplık bir değeri ne yazık ki olmayan, o yüzden bir-iki üreticinin denemeleri dışında şaraba işlenmeyen Çavuş üzümü, tıpkı Arnavutköy çileği gibi Osmanlı döneminden en saygın meyvelerdenmiş. En büyük pazarı olan İstanbul’daki piyasası, zamanla çekirdeksiz Sultaniye üzümünün rekabetiyle daralmış. Bu ince kabuklu, hırpalanmaya gelmeyen nazik üzümün Şili’den bile ithal edilen rakipleri çoğaldıkça, kabzımallar da, manavlar da bu üzümü daha az getirtmişler.
Adadaki kuraklıklar ve bağ hastalıklarıyla üretimi azalan ve fiyatı da yükselen Çavuş’a son darbeyi ise, tadının tiryakisi olan eski İstanbulluların giderek öteki dünyaya göçmeleri, yeni kuşakların ise bu üzümü bilmemeleri vurmuş. Yabancı sermayeli market zincirlerimiz de yerli meyvelere raflarında yer açmak yerine Uzakdoğu’dan ithal edilen meyveleri öne çıkarınca, Çavuş ortalarda iyice görünmez olmuş. Bozcaada’da yaşlı kadınların tek tek üzüm tanelerinin kabuklarını soyup, çekirdeklerini de saç tokasıyla çıkarıp hafifçe kaynatarak yaptıkları Çavuş üzümü reçeli ise, kulaktan kulağa aktarılan bir efsane artık...
Mayhoşken de güzel, tatlıyken de...Şarap literatüründeki “damakta uzun kalıcılıkta” sıfatını meyvelere uyarlarsak, Çavuş’un en güzel taraflarından biri, tadının damaktan kolayca silinmemesi. Üzümün bir başka özelliği de, birçok meyvenin aksine biraz ham iken de lezzetli olması.
Sadece Bozcaada’nın kendine özgü ikliminde ve toprağında yetişen bu üzümün, Bozcaada şarapları şöhret kazanırken bu kadar ihmal edilmesi, toplum olarak gelişen damak zevkimize, televizyonlarımızdan taşan yemek programlarımıza, yeme-içme tutkunu “gastroseksüel”lerimizin artışına ve lezzetlerdeki öze dönüş eğilimimize hiç uygun düşmüyor. Bozcaada bağcıları, üzümleri ikoncanların toplayacağı bir hasat şenliği düzenleyip magazin programlarına mı çıksa acaba?