Yaşasın ifşa hareketi!

12 Aralık 2020

Birkaç gündür Twitter’da öyle bir kadın dayanışmasıyla, öyle bir ifşa hareketi başladı ki eminim şuan ünlü, ünsüz fark etmeksizin kendilerine şaşalı kimlikler oluşturmuş, itibar ve prestij sahibi failler endişeyle “Acaba biri de beni ifşa eder mi? İfşa listesinde benim de adım var mıdır?” diye bekliyordur. Yıllar içinde birçok farklı sektörde çalışan ve tacize uğrayan kadınların saklamak zorunda kaldıkları ve kimseye anlatamadıkları cinsel saldırıları açıklamaları ve failleri ifşa etmeleri, sosyal medyadan ‘Uykularınız Kaçsın’ ve ‘Susma Bitsin’ etiketiyle kitlesel bir isyana dönüştü. Aynı çirkin hareketlere maruz kalan onlarca kadın birbirlerinden güç alarak maruz kaldıkları cinsel saldırıları failin kimliğiyle beraber açıklamaları ise, ABD’de sinema sektörüyle başlayıp bütün dünyada yayılan ‘Me Too’ hareketinin de resmen Türkiye ayağı oldu.

Özür dilerken bile erilliğiyle övünen zavallı zihniyet

Oldukça geç kalınmış ve daha önce olması gereken bu durum önce edebiyat dünyasına bomba gibi düştü ve ünlü romancı Hasan Ali Toptaş’ın hakkında yapılan cinsel saldırı iddialarıyla karşımıza çıktı. Akabinde Hasan Ali Toptaş suçlamaları kabul eden ama yaptığı tacizi küçülten bir açıklamayla özür diledi ve dedi ki; “İnsan eril failliğin ne olduğunu anlayana kadar karşı tarafta ne büyük yaralar açtığını bilmeden, fark etmeden, düşünmeden hatalar yapabiliyor, özür dilerim”. Yaptığı ve bu açıklamayla kabul ettiği onlarca cinsel saldırılardan sonra hala kibrinden de ödün vermeden erilliğiyle övünen Toptaş aslında diyor ki; ben büyük yaralar açacak kadar anormal bir şey yapmadım her zamanki olan ve yaşanan bir şeyi yaptım, asıl anormal olan bunları açıklayan kadınlar!

Kadınlara tacizi doğanın bir kanunu gibi görüyorlar!

Hasan Ali Topbaş gibi edebiyat dünyasında, sanat camiasında, cemiyet hayatında ve tabii medya aleminde korkuyla özür dilemeyi bekleyen sizce kaç kişi vardır? Bizler için olağanüstü travmatik ve acı olan cinsel saldırılar ve tacizler eril dünyanın baskısıyla öyle bir normalleştiriliyor ve önemsizleştiriliyor ki sanki kadınların tacize uğraması, bastırılması ve ezilmesi doğanın bir kanunu gibi görülüyor. Ruhun yaralanmış, incinmiş olması bile düşünülemiyor. Mahalle baskısı, içine dahil olduğu toplum, gelenek görenek, el alem ne der diye tereddütüyle kadınlar hep sustu, susmaları için hep bastırıldı. Biz kadınlara kurban olduğumuzda bile suçlu da olabileceğimiz kodlanıyor. Kurban olduğumuza üzülemeden, suçlu sayılabileceğimizden korktuğumuz için susmak zorunda kalıyoruz. Her bir kadın maruz kaldığı cinsel, psikolojik ve fiziksel şiddetlerden utanıp sustukça, sakladıkça asıl utanması gerekenler daha da arsızlaştı, daha da kabardı, daha da cesaretlendi ve bana bir şey olmaz kibrine büründü.

Tacizciler bugün inandıkları yerden kırılıyor

Bir haftadan beri sosyal medyadaki taciz ifşalarından sonra gördük ki, artık yıllardır sessizce dayatılan bu davranış bilinci kırılıyor, kadınlar konuşmaya başlıyor. Artık el alem için değil kendileri için yaşıyor. Failler, kadınlar üzerindeki toplum baskısını kendilerine öyle bir kalkan yapıyor ki ne yapsalar dört duvar arasında kalacağına ve asla yüksek sesle söylenemez olduğuna inanıyor. Ve bugün görüyoruz ki inandıkları yerden kırılıyor, yaptıklarının bedelini ödüyorlar, ödeyecekler. Ödemek istemeyenler ise ya kaçıyor ya kriz planı yapıyor ya da ölüyorlar. Edebiyat dünyasından başka bir isim İbrahim Çolak, bir kadını attığı pornografi içerikli mesajlarla taciz ettiği ortaya çıkınca “Karım ve çocuklarımın yüzüne nasıl bakarım, 'kendimize yakışanı yapalım' düsturunu kendim için tutamamış olmak gibi gerçek bir pişmanlığım var.” notuyla intihar etti. Çolak yaptığının bedeline yaşayarak katlanacak gücü bulamadı ve hayatına son verdi. Keşke vermeseydi, keşke yaşasa ve yaptıklarının sonuçlarına katlansaydı. Ödeyeceği bedelleri diğer taciz faillerine ve tacize meyilli olanlara caydırıcı bir örnek olsaydı. Çolak’ın intiharı için tacizi ifşa eden kişi suçlandı, bazı kişiler ifşa hareketini ölümcül sonuçlar doğuran anarşist bir durum olarak yorumladı. Ancak intihar da aynı taciz ve tecavüz eylemi gibi değil mi? Kişinin özgür iradesiyle kararını verdiği ve sonuçlarını bile isteye kabul ettiği bir durum. Hiç kimse hele ki kurbanın suçlanması bu durumda asla kabul edilemez… İfşa hareketiyle uğradıkları tacizleri açıklayan kişilerin sayısının giderek artması ve köklü değişiklikleri beraberinde getirmesi önümüzdeki günlerin kaçınılmaz gündemi gibi görünüyor. Kaldı ki değişim şimdiden başladı bile ne mutlu bize…

Yazının devamı...

"Sanatsal üretimin onaya ihtiyacı yok"

7 Aralık 2020

Yönetmenliğini Seyid Çolak’ın yaptığı, senaryosunu Güven Adıgüzel’in kaleme aldığı Kapan filminde Yakup karakteriyle başrolü üstlenen Onur Dilber dünyaca ünlü birçok festivalden övgüyle ve En İyi Erkek Oyuncu ödülleriyle ayrılarak uluslar arası arenada da oyunculuktaki başarısını bir kez daha gözler önüne serdi. Uluslararası Gilak Film Festivali ve Roma Rietie Sabina Film Festivali’nden 'En İyi Erkek Oyuncu’ ödülünü alan Onur Dilber, aldığı ödüller karşısında mütevazılığından da ödün vermemeye devam ederek; “Sanatsal üretimin bir onaya ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum” diyor. Dünyanın farklı yerlerindeki sinemacıların kendisini izlemeleri ve ödüle layık görmelerinin ise işine olan heyecanını ve tutkusunu hep diri tuttuğunu anlatan Dilber bunun mesleğine dair itici bir güç olduğunu da sözlerine ekliyor.

Seksenler dizisinde kamera karşısına geçen ve dört sezondan beri Joseph K oyunuyla da seyircisiyle buluşan Onur Dilber oyunculuğu ve tiyatroyu bir görev duygusuyla yapmadığının altını çiziyor ve şunları ekliyor; “Bir futbolcu nasıl antrenmansız maça çıkmaması gerekiyorsa bir oyuncu da dizi veya filmde kamera önüne antrenmansız çıkmaması gerekiyor. Bu yüzden tiyatro sahnesinde olmak sürekli antrenmanlı olmak anlamına geliyor ve orası zaten oyuncuyu da devamlı besleyen bir yer.”

Yaşanan pandemi döneminin kendisini nasıl etkilediğini anlatan ve gözlemlediği durumlara karşı yorumunu da dile getiren başarılı oyuncu; “Pandemi dönemiyle beraber insanlar artık hak etmediği şeylere sesini çıkarabilecek cesarete sahip olduklarını gördü. Çünkü pandemi döneminden sonra artık şunu diyebiliyoruz; ‘Ölümlü dünya, ölüm yanı başımızda!’ Hal böyleyken bu kadar haksızlığa, yoksulluğa maruz bırakılmaya karşı bir tepki de yaşıyoruz...”

Kapan filminde gösterdiğin performansla Uluslararası Gilak Film Festivali'nde 'En İyi Erkek Oyuncu' ödülünün sahibi oldun, hemen peşinden Rietie Sabina Film Festivali’nden de En İyi Erkek Oyuncu ödülünü aldın tebrikler... Peş peşe dünyaca ünlü festivallerden En iyi oyuncu ödülünü almak nasıl hissettiriyor, nasıl bir motivasyon oldu senin için?

Bunu alçakgönüllülük adına söylemiyorum. Aslında ödüllere çok çok büyük anlamlar yüklemiyorum. Fakat kesinlikle mutluluk verici. Ve karakter derinliği olan başka rollerle buluşabilmek konusunda umutlandıran ve motive eden bir şey ödül almak. İnsan doğru yolda olduğu hissine kapılıyor. Sevdiklerimden aldığım mesajlar, özellikle ailemin gururlanıyor olması beni çok mutlu ediyor.

Ödüllendirilmek oyunculuğa dair özgüveni besliyor mu sence? Yoksa bunun için bir onaya ihtiyaç yok mu? Senin bu konudaki fikrin ne?

Kesinlikle özgüveni besliyor. Ama sanatsal üretimin bir onaya ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum. Bir onaylanma ihtiyacından değil ama dünyanın başka yerlerinde sinemacıların seni izleyip, ödüle layık görmeleri bu meslekte ilerlerken heyecanımı ve işime olan tutkumu hep diri tutuyor. Daha iyisini ve daha fazlasını yapmak için her zaman itici bir güç oluyor.

Yazının devamı...

"Elmas ve pırlanta yerini organik pırlantaya bırakacak"

9 Kasım 2020

Sade, birbirinden şık ve elegan mücevherlerin tasarımına imza atan Zeynep Erol yeni koleksiyonunu ve sergisini 2021 yılında sunmaya hazırlanıyor. Mücevherin insanoğlunun doğuşundan itibaren her zaman var olduğunu anlatan Zeynep Erol, mücevherde pırlanta ve elmasın yerini ise zamanla organik ve etik pırlantanın alacağını söylüyor.

Tasarım dünyasında 30 yılı geride bıraktınız. Bu süreçte hem kendi çizginizdeki değişim ve dönüşümü hem de mücevher dünyasındaki değişimleri nasıl anlatırsınız?

Mücevher sektörü yüzyıllardan beri bizde en mükemmel işçiliklerle var olan, çok iyi sadekârlarımız ve ustalarımızla yaşamaya devam eden bir sektör. Benim amacım bu zanaatı sanata açmaktı. O zaman da şimdi de bu disiplini bir sanat dalı olarak yönlendirmekti. Yolumu böyle çizdim ve sürdürüyorum. Mücevher sektörüne trendler ve moda anlayışı hâkim oldu... Gençler ise kolay ve gündelik takabilecekleri uygun fiyatlı fakat zarif takıları tercih ediyor.

İçine girdiğimiz bu yeni çağda mücevher kullanımının ne şekilde evrileceğini düşünüyorsunuz? Mücevher kullanma kültürü değişir mi ya da değişmeye başladı mı, gözleminiz nedir?

Mücevher, insanoğlunun doğuşundan bugüne dek her zaman var olmuştur. Zaman zaman ihtiyaç ve korunma, duygusal bütünlük, hatıra veya statü sembolü olarak varlığını sürdürmüş ve bana göre öyle de devam edecek. Öte yandan elmas ve pırlanta gibi değerli taşların yerlerini doğa ve insana zarar vermeyen organik ve etik pırlantaya bırakacağına inanıyorum. Dünyanın ve geleceğin iyiliği için bu anlayış gitgide çoğalacak.

“Türkiye’de ilklerden oldum”

Zamansız tasarımlara imza atıyorsunuz. Bu imzanızı hangi felsefe doğrultusunda atıyorsunuz?

Yazının devamı...

Bahar Çağlar: “300 bin lisanslı basketbolcunun sadece 5’te 1’i kadın”

7 Ekim 2020

Kısa bir süre önce Beşiktaş Kadın Basketbol Takımı’ndan ayrılarak yeni sezonda BOTAŞ Spor Kulübü forması giyeceğini duyuran Bahar Çalar, bugünlerde başka bir heyecan da yaşıyor. Basketbolla ilgilenen kız çocuklarına yönelik eğitimler vermek ve tecrübelerini paylaşmak amacıyla hayata geçirdiği Bahar’ın Basketbol Atölyesi’yle kadın basketboluna farklı bir bakış açısı sunuyor. Kadın basketbolunun öncülerinden ve en başarılı isimlerinin başında gelen Çağlar, bundan sonrası için de kadın basketboluna yarar sağlayacak projelerin kendi işi olduğunu belirtiyor. Türkiye’de toplamda 300 bin lisanslı basketbolcu olduğunu ama bu rakamın sadece 5’te 1’i in kadınlardan oluştuğuna dikkat çeken Çağlar; “Kız çocuklarımızın basketbolda lisanslama sayıları artmalı. Çünkü bakıldığında 300 bine yakın basketbolcunun yaklaşık 5’te 1’i kızlarımız. Ama ülkemize özellikle kadın basketbolu olarak Avrupa Şampiyonlukları, milli takım başarıları getirmiş bir sporcu olarak salonlarda çok daha fazla genç kızımızı görmek isterim” diyor.

Bahar’ın Basketbol Atölyesi’nin hikayesi nedir? Böyle bir atölyenin eksikliğini size hissettiren şey neydi?

Bahar’ın Basketbol Atölyesi, benim uzun zamandır gerçekleştirmek istediğim ve aktif olarak spor hayatında da bulunduğum dönemde genç sporcu adaylarımızla bir araya gelip, kendilerine deneyimlerimi, yaşadıklarımı anlatmak istediğim ve onların her alanda hazır bir sporcu olarak profesyonel hayata hazırlık süreçlerine liderlik etme ve onlar için ilham veren bir sporcu olarak yer edinmek için oluşturduğumuz bir organizasyon.

Atölyemiz, diğer spor okullarından biraz farklı. Ülkemizde genelde spor okulları işin hep teknik kısmı ile ilgileniyor. Tabii ki teknik kısım çok önemli ama profesyonelleşmeye giden yol artık sporcu adayının beslenmeyi, spor psikolojisini, çalışacağı menajerlik sistemini, markalaşmayı da barındırıyor. İşte bunların hepsini veren zaman zaman ziyaretler, zaman zaman eğitim programları ve zaman zaman tabii ki kamplar ile genç kızlarımızla buluşmamız gereken bir nokta olduğunu düşünerek bu projeye başladık.

Pandemi süreci atölye eğitimlerinizi nasıl etkiledi?

Pandemi başlamadan hemen önce okul ziyaretlerimize başlamıştık. Tabii ki, pandemi ve evlerde kalışımız ile önce bu ziyaretlerimizi ertelemek zorunda kaldık sonrasında da ilkini bu yaz döneminde yapmayı planladığımız kampımızı erteledik. Ama bu erteleme, ara veriş olmadı. Ne yapabiliriz diye düşündüğümüzde, çağın gerekliliği ile beraber online olarak atölye çalışmalarımıza devam ettik. Zaman zaman katıldığım söyleşiler, okullarla online görüşmeler ve resmi ilk atölye çalışmamızı yaşları 13-17 arasında değişen 30 sporcu adayımız ile internet ortamında gerçekleştirdik.

Kadın basketbolunda profesyonelleşme sürecine dair atölyenizde genç sporculara bilgiler verecek ve tecrübelerinizi paylaşacaksınız. Bu hususta en başta dikkat edilmesi gereken noktaları ne şekilde sıralıyorsunuz?

Yazının devamı...

'Yeteneğiniz yoksa size ancak bir proje sabrederler'

4 Eylül 2020

"Bir Zamanlar Çukurova" dizisinin yönetmen koltuğunda oturan Murat Saraçoğlu yeni sezona bomba gibi geldiklerinin sinyallerini veriyor. Her yönettiği projeyi ilk bölümden son bölüme kadar sadakat, istikrar ve disiplinle başarıya taşıyan Saraçoğlu bu başarısının sırrını ise işini sevmesine, tecrübesine ve sabrına bağlıyor.

Dizi sektörüne ve sektör dair birçok konuyu yorumlayan Saraçoğlu, sanatçıların ve oyuncuların kendilerini gizlemesine ve saklamasına gerek olmadığını söylüyor. Sanatçıların kendilerini gizlemesini tehlikeli bulduğunu anlatan Saraçoğlu sözlerine şöyle devam ediyor: “Bence sanatçının gizem taşımasına gerek yok. Bir manavla bir oyuncunun ya da bir yönetmenle bir inşaat işçisinin hayatın kendisi açısından hiçbir farkı yok. Dolayısıyla bu bohemlik, gizem, soğukluk, kibir ve ukalalık gibi şeylerin hakikate dair bir tarafı yok. Biz sadece bunları öğrenip, doğru zannedip ceket gibi üzerimize giyiyoruz. Bunlara hayatın kendisi açısından baktığınızda bir anlam taşımıyor."

Sette kaprisli ve talepkar oyuncuların olmasını da eleştiren Saraçoğlu, “Bir oyuncunun sete geldiğinde 'Kahvem nerede?' cümlesinin ne bu dünyada ne de bu sektörde hiçbir karşılığı yok” diyor ve ekliyor: “Yeteneğiniz ve disiplininiz yoksa size ancak bir proje sabrederler. Ayrıca bir projede 50 bölüm başrol oynadınız diye kendinizi Kate Winslett zannederseniz büyük olasılıkla kafa üstü düşersiniz. Çoğu oyuncu bir gün bu duvara toslar ve aslında o zaman oyuncu olur.

Pandemiden dolayı sezonu erken bitirdiniz. Yeni sezona hazır mısınız, bu süreçte hayatınızda neler oldu neler değişti?

Pandemiye adapte olduk, çok şükür o süreci atlattık. Sezon hazırlığımız devam ediyor. Bunun dışında özel hayatımda bir değişiklik oldu. Ocak ayında evlendim ve bu da benim için umut dolu bir başlangıç oldu. Bu yüzden kendimi iyi hissediyorum.

İyi bir dönemde olduğunuz zaten enerjinizden hissediliyor…

Çok zor bunalıma giren biriyimdir. Bu Pollyannacılık gibi bir şey değil ama bizde ‘Olanda hayır vardır’ diye bir laf vardır. Hayata ben bu yönden bakmaya çalışıyorum.

Yazının devamı...

"İddiam yok herkese saygım var"

28 Mart 2020

‘Welcome to Turkey’, ‘Aşk Benim Neyime’, ve ‘Mutluyum’ şarkılarının ardından son çalışması ‘Hasretinle Yandı Gönlüm’ ile dinleyicilerin karşısına çıkan Özkan Şen namı diğer Mr. Jade iş dünyasının ve sosyal medyanın yakından tanıdığı bir isim. Almanya’da doğup büyüyen ve müzik hayatı çocuk yaşta başlayan Mr.Jade iş hayatında elde ettiği başarıların ardından asıl hayali olan müziğe yöneldiğini anlatarak, “Benim ana temelim Türk Sanat Müziği” diyerek de müziğin kendisi için bir mozaik olduğunu belirtiyor. Müzikte tek yönlü olmayı sevmediğini sözlerine ekleyen Özkan Şen, “Bence her sanatçı her tür müziği ve parçayı söyleyebilmeli” diyor.

Yurtdışında ünlendikten sonra Türkiye’ye dönen ve çalışmalarına burada devam eden Mr. Jade aynı zamanda sosyal sorumluluk projelerinin de bir numaralı destekçisi. Sosyal medyada 2 milyona yakın takipçisi ile yurt dışında ciddi bir fan kitlesi bulunan Mr.Jade hayvan barınaklarına verdiği destek, Türkiye’nin kırsal kesimlerinde yaptırdığı okullar ve Afrika’da açtırdığı su kuyularıyla da hayırsever kimliğini, müzisyen, sosyal medya fenomeni ve iş adamı kimliklerinin üzerinde tutuyor…

‘Hasretinle Yandı Gönlüm’ şarkısıyla dinleyicilerin karşısına çıktınız. Biz bu parçayı Edip Akbayram’dan dinlemeye alışık olduğumuz için bu şarkıyı seçmeniz cesurca karşılandı ki bu arada yorumunuz da çok başarılı bulundu tebrikler…

Çevremdeki insanlar da bu kaygıyı başlarda yaşadı. Bunu hiç düşünmedim açıkçası ama şarkıyı yaptıktan sonra kendi kendime ‘Sen ne yapıyorsun, kendini nerede görüyorsun da yıllar önce patlamış bir şarkıyı yeniden söylüyorsun’ diye sordum kendime ve düşündüm. Eğer bunu şarkıyı yapmadan önce düşünseydim belki yapmazdım.

Bu parçayı söylemenizin nedeni neydi?

Bu şarkının bende çok güzel bir yeri var. Çünkü Kadir İnanır ve Türkan Şoray’ın oynadığı bir filmden esinlendim. Beni çok etkileyen bir film oldu.

Müzik konusunda farklı türlere de uzak değilsiniz. Her çeşit müziği yapıyorsunuz diyebilir miyiz?

Yazının devamı...