Depremzedenin oyu Clinton'a!

Depremzedenin oyu Clinton'a!


     Clinton, ABD'nin tek süpergüç olarak izleyeceği global politikada Türkiye'yi mutena bir yere oturttu. Bizim halkımız da hayatında ilk kez sahici bir lider görmenin mutluluğunu yaşadı

       ABD Başkanı Bill Clinton Türkiye'ye geldiğinden beri gözlerimi televizyonlardan ayıramıyorum. TBMM'deki konuşmasından sonra televizyonlara görüş belirten milletvekilleri, Meclis çatısı altında sahici bir lider görmüş olduklarından mıdır nedir hayranlıklarını gizlemiyorlardı.
       Deprem bölgesindeki halk da parlamenterlerimizden farklı değil. Onlar da Clinton'ı sahici ve samimi buldular. Ona dokunabildiler. Çocuklarını kucağına verebildiler. Clinton'ın burnu, Türk gençliğine maloldu!
       53 yaşındaki Clinton'ın babası yaşındaki Cumhurbaşkanımız ve Başbakanımızın halkın arasına karışıp, bebelere burun sıktırabileceklerini hayal bile edemezsiniz. Aslında Clinton'la yaşıt liderlerden Mesut Yılmaz da ruhen en az 75 yaşında. Tansu Çiller'in başbakanlığı zamanında reklamcı Nail Keçili'nin tavsiyeleriyle birkaç kez çocuk kucakladığını, kadınlara sarıldığını falan anımsıyorum, ama sahtelik üzerinden aktığı için kimseyi inandıramamıştı.
       Clinton sahici. Güvenliği için kuş uçurtulmuyor, ama halk ona dokunabiliyor. Kravatsız, takım elbisesiz de dolaşabiliyor ve liderliğinden bir şey eksilmiyor. Üstelik sadece kendisi değil, eşi ve kızı bile şemsiyelerini kendileri taşıyabiliyorlar!

       * * *

       Pekiyi bayram değil, seyran değil, Clinton bizi niye öptü? Amerika bizi niye seçti?
       Aslında ben konum olmadığı halde Türk - Amerikan - İsrail yakınlaşmasını uzunca bir süredir gözucuyla izliyordum. Hatta Fazıl Say'ın dünyanın bir numaralı orkestrası Newyork Filarmoni ve şefi Kurt Masur'la Metropolitan'da geçen yıl verdiği konserlerin bile bu yakınlaşmayla bağlantılı olabileceğini düşünmüştüm. (Genç sanatçımızın yeteneklerinden kuşkum yok, ancak güçlü Musevi lobisinin geçit vermediği bir sanatçının, isterse diliyle kuş tutsun, uluslararası büyük başarılara imza atmasını çok zor görüyorum.)
       ANAP lideri Mesut Yılmaz'ın çok yakın çevresinden "Apo'yu UPS'le bize postaladılar. Yakalanmasında bizimkilerin pek katkısı olmadı" sözleri de 3 ülke arasında son dönemde giderek güçlenen bağların göstergesiydi bana göre.

ABD, İtalya'nın yerine Türkiye'yi mi koydu?

       Bu arada 25 yıldır tanıdığım Correira Della Sera gazetesi yazarı deneyimli bir gazeteci dostum, Apo'nun mahkemesini izlemek üzere Türkiye'ye geldiğinde Türk - İtalyan ilişkilerindeki soğuklukla lafa başlayıp, konuyu İtalya - ABD ilişkilerine getirmiş ve beni şaşırtan şu yorumu yapmıştı:
       "Amerika yıllar boyu İtalya'yı Avrupa'daki baş müttefiki olarak kullandıktan sonra defterden siliverdi ve yerine Türkiye'yi koydu. Türkiye ile İtalya arasında uzun yıllar sıcak ilişkiler sürdükten sonra Apo yüzünden bu ilişkiler de aniden geriliverdi. Meral, İtalya'ya yapılanlar sana göre haksızlık değil mi?"
       Bu arada Clinton'ın Türkiye'ye geleceği açıklandı. 50 yıllık Türk - Amerikan ittifakına karşın Eisenhover'in Kore, Bush'un ise Körfez Savaşı'na teşekkür için yaptıkları kısa ziyaretler dışında hiçbir ABD Başkanı Türkiye'ye gelmemişti. Üstelik Clinton'ın ziyaretinin bir minnet borcu ya da teşekkür niteliği de yoktu. Sadece son dönemde yakınlaşmakta olan ilişkilere anlam kazandıran bilinçli bir strateji olarak öne çıkıyordu.
       Nitekim Clinton da TBMM'de yaptığı konuşmada "Türkiye ile işbirliği, aslında Amerika'nın kendi çıkarları açısından önemlidir" dedi. Ve bence bu sözlerinde samimiydi.

ABD tek süpergüç, Türkiye kilit ülke

       Bana göre Amerika, tek süpergüç olarak kaldığı dünyamızda yeni global politikasını belirlerken Türkiye'yi bölgede kilit ülke olarak seçti. Türkiye'nin seçiminde herhalde Clinton'ın kişisel Ortadoğu, tarih ve coğrafya merakından çok, sosyalist blokun çöküşü ve Berlin Duvarı'nın yıkılmasının ardından yeniden şekillenen tek kutuplu dünya politikasındaki dengeler ağırlık taşıyor. Orta Asya Cumhuriyetleri'nde bizimle aynı dili konuşan yeni devletlere olan yakınlığımız önemli. Avrupa, Ortadoğu, Balkanlar, Kafkaslar ve Kuzey Afrika'nın göbeğinde yer almamız, işin can alıcı noktası. 21. yüzyılın enerji politikaları belirlenirken, Rusya'nın süngüsünü düşürmek açısından, Türkiye'den daha stratejik konumda bir başka ülke bulunmadığını, herhalde artık sağır sultan bile biliyor.
       Filistin lideri Yaser Arafat'la İsrailliler arasındaki buzların erimesinden sonra, Türk - İsrail yakınlaşmasının önündeki engeller kalkmıştı. Şimdi de ABD'nin global stratejisindeki yerimiz tescil edilmiş oldu. Bundansonrasını Avrupa düşünsün.

"Yoldaşlar" küreselleşiyor

       Geçen hafta başında Paris'te yapılan yüzyılın son Sosyalist Enternasyonal (SE) toplantısında, 110 yıl önceki ilk toplantıdan bu yana değişmeyen tek bir sözcük kalmıştı belki de: Yoldaşlar! (Comrades)
       Toplantının açılışını yapan SE Genel Sekreteri'nin salondakilere yoldaşlar diye seslenmesini yadırgamadım. Ardından kürsüye gelen SE Başkanı ve Fransa eski Başbakanı Pierre Mauroy'un yoldaşlar hitabını da normal karşıladım. Ama Fransa'dan Almanya'ya İtalya'dan Hollanda ve Yunanistan'a belli başlı Avrupa ülkelerinin Başbakanlarının peşpeşe kürsüye çıkıp da katılımcılara "yoldaşlar" diye hitap etmelerini dikkate değer buldum.
       CHP lideri Altan Öymen de bu usulün dışına çıkmadı. Kuralı bozan tek lider, İngiltere Başbakanı Tony Blair'di. Zaten Blair, Sosyalist Enternasyonal'in sadece hitap şekline uymamakla yetinmeyip, adını bile değiştirmeye niyetli görünüyor. Londra temsilcimiz Zafer Arapkirli'nin haberinden öğrendiğime göre Blair toplantı öncesinde Sosyalist Enternasyonal adının Orta Sol Enternasyonal olarak değiştirilmesi önerisinde bile bulunmuş. Öneri tabii ki kabul görmemiş, dahası SE'nin Başkanı Pierre Mauroy, bu öneriyi basına sızdırma gereğini duymuş.
       Blair, 110 yıllık Sosyalist Enternasyonal'in adını değiştirmeyi başaramadı, ancak konuşmasında sık sık sol ve merkez sol ifadesini kullandı. Avrupalı Başbakanlar arasında Blair dışında merkez sol ifadesini kullanan olmadı. Sol yelpazede durdukları yere göre kimi Fransa Başbakanı Lionel Jospin gibi ısrarla sosyalistler ya da demokratik sosyalizm dedi, kimi sosyal demokratlar tanımını yeğledi.
       Paris'teki Sosyalist Enternasyonal toplantısında muhalefetteyken dışardan gazel okumakla iktidarda olmanın farkı da çok net bir biçimde görülebiliyordu. 21. Yüzyıl'a 5 kala Avrupa Birliği üyesi 15 ülkeden 11'inde sol partiler iktidardaydılar ve parmaklarını taşın altına koydukları için ne küreselleşmeyi ne de piyasa ekonomisini ellerinin tersiyle itemiyorlar, tam tersine kapitalist üretim sistemi içinde çözüm arama gereğini telaffuz ediyorlardı.

Yazara E-Posta: mtamer@milliyet.com.tr