Hanımlar! CHP sizlerden 76. yıl armağanı bekliyor

Hanımlar! CHP sizlerden 76. yıl armağanı bekliyor


Öymen kadınları siyasete çağırıyor. CHP'de şu anda 4 İl Başkanı kadın. Anadolu'da sivil toplum örgütlerinde başarılarını kanıtlamış kadınlar, haydi politikaya...


       Politika uzmanlık alanım değil ama, soldaki partilerle seçmen kimliğimle de olsa ilgiliyim. Ayrıca Altan ağabey, hem Cumhuriyet'te hem de Milliyet'te yıllarca birlikte çalışmanın verdiği bir tanışıklığın da katkısıyla güvendiğim bir isim.
       Üstelik CHP'nin yıllar boyu göstermelik olarak süren kadınları siyasete çekme politikasından sonra Altan Öymen'in liderliğiyle birlikte CHP tarihinde ilk kez bir kadın başkan yardımcısı (Yaşar Seyman) atanmış. Genel Sekreter Yardımcısı da kadın (Şule Bucak). Deniz Baykal döneminin aksine kadınları seçmene karşı promosyon malzemesi olarak kullanıp atmak yerine gerçekten partiye kazandırmak ve kadınlarla erkeklerin birlikte siyaset yaptıkları bir partiye dönüşmek konusunda samimi görünüyorlar.
       Eh, bu durumda bana düşen, CHP üst yönetiminin bu arzusunu sizlere aktarmaktır. Özellikle Anadolu'da, bugüne dek Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve benzeri kuruluşlarda faal olmuş, toplumsal sorunlara eğilmeye istekli kadınlara "CHP'de çalışmayı bir deneyin" diye seslenmektir. Tabii bu köşenin doğal yapısı gereği, bu çağrıdan sonra CHP'yle çalışmak için başvurup da hüsrana uğratılanlara da "Durumu bize aktarmaktan çekinmeyin" demek de boynumuzun borcudur.
       Altan ağabey de, sendikal kesimin yıllardır yakından tanıdığı CHP'nin yeni Başkan Yardımcısı Yaşar hanım da, Şule Bucak da CHP dışında hiçbir partinin kadına geçit vermediğini hatırlatıyorlar. Rahşan Ecevit'in, DSP'de kadınların kilit noktalara yükselmelerine engel olduğunu, DYP'de Tansu Çiller'in kadın politikacılara karşı tavrının malum olduğunu, MHP'nin zaten erkek partisi olduğunu, FP'nin örgütte alt düzeyde kadınlardan yararlansa da dünya görüşü gereği kilit noktalarda kadınlara yer vermesinin söz konusu olmadığını, Merve Kavakçı örneğinde olduğu gibi kadınlara ancak spesifik amaçlar için yer açtığını, ANAP'ın ise kadınları zaman zaman vitrin malzemesi olarak kullandığını hepimiz biliyoruz. Hiçbirinin, nüfusun yarısını oluşturan kadınlarla omuz omuza siyaset yapmak gibi bir niyeti yok.
       Öymen liderliğindeki yeni CHP yönetimi, bu konuda farklı bir tavır ortaya koyuyor. Üst yönetime getirilen 2 kadının yanı sıra Tunceli ve Eskişehir il örgütlerinde görevden ayrılan il başkanlarının yerine de kadınlar atanmış. Yani artık CHP Tunceli İl Başkanı da, Eskişehir İl Başkanı da hemcinsimiz. Daha önceden il başkanları kadın olan Gümüşhane ve Uşak'ı da eklediğimizde 4 il ediyor. Sayı henüz çok az, ama CHP yönetimi bu sayının artması için kadınları hararetle göreve çağırıyor.
       Üstelik nitelikli - niteliksiz ayırımı yapmadan... Bizler siyasetteki erkeklerin çürük - çarık, hırsız - yolsuz olmasını yadırgamadığımız (Herhalde bizi alıştırdılar.) halde, siyasete girecek kadınların mutlaka dürüst ve namuslu olmalarını bekleriz. Şişli eski Belediye Başkanı Gülay Atığ ve Tansu Çiller örneklerinde olduğu gibi aksiyle karşılaşınca da "Bu tür kötü örnekler, kadınları siyasetten caydırıyor" deriz.
       Oysa CHP Genel Sekreter Yardımcısı nitelikli - niteliksiz ayırımı yapmadan kadınlara siyasete gelmeleri çağrısında bulunuyor. Bizim şaşkınlığımızı görünce de "Erkek politikacıların tümü nitelikli mi sanki?" diye bir ekleme yapıyor.
       Bucak haklı. Bugüne kadar hiç öyle düşünmemiştim. Hakikaten de erkek politikacıların çoğunun niteliksiz olduğu bir ortama, tümü nitelikli kadınlar ordusunu nasıl çekebilir ve paylaşılacak pastaya aç kurtlar gibi üşüşen erkek politikacılarla omuz omuza çalış diyebilirsiniz ki? Zaten politikada nitelikli kadın sayısının yok denecek kadar az olmasının nedenlerinden biri de herhalde budur.
       Evet, CHP kadınları bekliyor. Üstelik nitelikli - niteliksiz ayırımı yapmadan.... Belki de daha az nitelikli ama daha çok becerikli kadınlar da gelsin ve niteliksiz erkekleri saf dışı bırakarak kadınlara yer açsın diye...
       Hanımlar, ne duruyorsunuz? Bu çağrının peşinden gidin. Yoksa zaman göz açıp kapayıncaya kadar geçip de seçim vakti geldiğinde "Oyumu kime vereceğim?" diye yine kara kara düşünmek zorunda kalırsınız ve bizleri de aynı durumda bırakırsınız.

Cogito'nun depremi içselleştirme çabası

       Yapı Kredi Yayınları'dan Cogito dergisi (3 aylık), kasımı beklemeden deprem özel sayısı yayımladı. Bu özel sayıda, 17 Ağustos sabahı üzerimize çöken felaketin tarihi, jeolojik, sosyolojik, psikolojik, siyasi ve ekonomik boyutları, konunun uzmanlarının katıldığı açıkoturumlarda tek tek irdeleniyor. Açıkoturumlarda tartışılan konular, virgülüne dokunulmadan aynen aktarılmış. Ayrıca tekil söyleşilere, anılara ve yazılara da bol miktarda yer verilmiş. Cogito deprem özel sayısı, felaketin bir bütün olarak anlaşılmasına ve toplumsal belleğimize kazınmasına yardımcı olacak bir belge niteliğinde.
       Deprem ve sonrasında meydana gelen toplumsal ve bireysel etkileri sorgulayan, kendi dallarında uzman 48 kişinin katıldığı açıkoturum ve söyleşilerin yer aldığı dergi, 4 ana bölümden oluşuyor.
       "Küçük deprem tarihi" adlı ilk bölüm, eski zamanlardan bugüne özellikle İstanbul ve civarında yaşanan depremlerle ilgili zengin bir kaynak. Gazi Ahmed Muhtar Paşa'nın "Sergüzeşt i Hayatımın Cild - i Evveli" makalesi, 1270'deki "Bursa zelzelesi"ni anlatırken "Muharrem Ayında Bir Salı Günü" başlıklı oturumda Osmanlı'daki deprem sansüründen örnekler veriliyor. 1939 - 1999 yılları arasında Türkiye'de yaşanmış depremlerde çekilen fotoğraflarla oluşturulan deprem albümü ise yaşanan felaketlerin görselliğini ortaya koyuyor.
       "Deprem ve bilim" başlıklı bölümde TÜBİTAK Yer Bilimleri Araştırma Enstitüsü'nde sismoloji çalışmalarının yöneticiliğini yapan Mustafa Aktar'la yapılan söyleşi, Türkiye'deki deprem araştırmalarına ışık tutuyor. İTÜ Jeoloji Bölümü Genel Jeoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Fazlı Yılmaz Oktay ise "İstanbul ve deprem" başlıklı söyleşide, İstanbul için Marmara Denizi'nden başka bir olasılığa, Avrupa yakasında meydana gelebilecek 7 - 7.5 büyüklüğündeki bir kırılmaya dikkat çekiyor. Bu bölümde Princeton Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü profesörlerinden Ahmet Çakmak'la Ayasofya üzerine yapılan bir söyleşi de yer alıyor. Çakmak İstanbul gibi depremi bol bir yerde 1500 yıldır ayakta kalan Ayasofya'nın mühendislik ve mimari sırlarıyla ilgili gözlemlerini aktarıyor.
       Derginin "deprem ve toplum" adlı bölümünde depremin hem siyasal, hem sosyal, hem de ruhsal etkileri masaya yatırılıyor. Doğan Kuban, İhsan Bilgin, Ergin Cinmen ve Nasuh Mahruki gibi isimlerin katıldıkları açıkoturumda toplumdaki "meşru suç" kavramı, Mafya'nın felaketlerde üstlendiği rol gibi pek çok ilginç konuya giriliyor. Yankı Yazgan ve Bella Habip gibi psikolog ve psikanalistlerin katıldığı açıktoturumda ise İstanbul'daki deprem beklentisinin insanların hayatı ve dünyayı algılayışlarını (tehlikelerle dolu, öngörülemez bir yer) nasıl değiştirdiğine değiniliyor.
       "Deprem fonunda 1 milyon lira vardı" başlıklı açıkoturumda ekonomist İzzettin Önder, Veysi Seviğ ve Hasan Ersel, bu gibi büyük felaketlerle başa çıkmak için fon ve özel vergi gibi uygulamaların kaçınılmaz olduğunu vurguluyorlar ve "toplumun geri kalan kısmı bir şeylerden vazgeçmediği sürece bu felaketin ekonomik izleri silinmez" mesajını veriyorlar. AKUT Başkanı Nasuh Mahruki'nin "Bir çocuğun hayatını kurtarırken, başka hayatları kaybettiğini düşünmenin dayanılmaz baskısıyla yaşamayı öğrenmek" başlıklı yazısı çok özel bir deneyimi aktarıyor.
       "Deprem ve Medya" adını taşıyan son bölüm ise yerli ve yabancı basının deprem öncesi ve sonrasındaki tutumuna ayrılmış.


Yazara E-Posta: mtamer@milliyet.com.tr