İş dünyası Yılmaz'dan belge bekliyor

Meral Tamer

"Ya açıklasın ve Tansu'dan kurtulalım. Ya da açıklayamıyorsa Mesut'tan kurtulalım. Ama galiba en kötüsü olacak. İkisi de olmayacak."
Pek çok basın kuruluşu gibi Milliyet'te de şu günlerde yılın adamını ve yılın olayını belirlemek üzere anketler yapılıyor. Türkiye'de yılın olayı olmaya aday şu 3 alternatif var:
* Refahyol hükümetinin kurulmuş olması.
* Susurluk olayıyla iyice deşifre olmaya başlayan devlet - mafya - polis ilişkisi.
* Tansu Çiller'in tüm yolsuzluk, şaibe ve zigzaglarına rağmen hala iktidarda kalabiliyor olması. Kısaca Tansu olayı.
Bana göre yılın olayı Susurluk'la ortaya dökülen pislikler. Tansu hanımın marifetlerini, sade bir ekonomi profesörü olduğu günlerden bu yana yakından izlediğim ve basında da ilk dile getiren olduğum için, benim terazinin kefesinde fazla ağırlığı yok.
Susurluk konusunda ise tıpkı İstanbullu iş çevreleri gibi ben de ANAP lideri sayın Mesut Yılmaz'dan, elindeki belgeleri açıklamasını sabırsızlıkla bekliyorum. Bu konuda çok ısrarlıyım.
Dün görüştüğüm işadamları gibi ben de Mesut Yılmaz'ın ciddiyetine inanmak istiyorum. Elinde belge bulunmadığı halde televizyonlarda aksi beyanlarda bulunmuş olabileceğini düşünmek istemiyorum.
Bu konuda aklımda son kalan, ANAP milletvekili Avni Akyol'un Kanal 7'nin haberlerindeki canlı yayında söyledikleri. Partinin eskilerinden 10 kişi Yılmaz'la biraraya gelmişler ve orada da mutabık kalındığına göre Yılmaz bu belgeleri 48 saat içinde açıklayacakmış. O 48 saat, hafta sonunda doluyordu. Geldik bir sonraki haftanın yarısına. Ortada hala dişe dokunur bir açıklama yok.
İş dünyasından parlak bir 2. kuşak patronun bu konudaki duyguları, sanırım kendini aynı netlikte ifade edemeyen pek çok işadamı için de geçerli. Bakın ne diyor:
"Artık sabrımızın sonuna geldik. Eğer bu sefer de beceremiyorsa, Mesut gitsin.
Ya becersin ve Tansu'dan kurtulalım. Ki tabii tercihimiz bu. Ya da beceremesin ve Mesut'tan kurtulalım. Ama galiba en kötüsü olacak. Gündemi bu kadar işgal ettikten sonra hiçbir belge açıklayamayacak. Ve üstüne üstlük koltuğunda oturmaya da devam edecek."

Ünlü tiyatro sanatçısı Ferhan Şensoy hayatının otel odalarında geçen bölümünü kitap haline getirmiş. Bugüne dek yurtiçi ve yurtdışı turnelerinde bazen mecburiyetten bazen tavsiyeyle, bazen de tercihen kaldığı otellerde başına gelenleri Ferhangi biçimde anlatmış.
Arka kapakta yazdığı gibi, "Oteller Kitabı bir kente ulaştığınızda, hangi otelde kalmamak gerektiği konusunda, size bilgi vermekle birlikte yalnız o telleri anlatmaz, başka tellerden de çalar."
Kitap sayın ilgili'ye bir mektupla başlıyor:
Sayın ilgili "Kuşadası'nda kuş yuvası gibi bir otelin", Hotel Adakule'nin ilgilisi oluyor. Kitaba ilham veren de bu otel olmuş:
"(....) Otelden sinemaya giderken resepsiyona, devrisi gün için istediğim gazetelerin listesini bıraktım. Gece otele döndüğümde, Resepsiyon bey, oda anahtarımla birlikte gazete listemi uzattı.
- Benden bana not gelemez Resepsiyon bey! Bu benim size bıraktığım bir not. Bunlar renkli - Türkçe gazete isimleri. Yarın sabah bu gazeteleri rica ediyorum. Gut nayt!
diyerek kağıdı ona geri verdim. Resepsiyon Bey bir an şaşkınca baktı kağıda ve neresine n'apacağını çok iyi şavullayamıdığı o kağıdı, gene oda numaramın deliğine soktu. Sokmuş olmanın huzuruna erdi. Devrisi gün oteli terkederken bu notun bana gene uzatılacağını algılamış olarak odama çıktım.
Ertesi gün öğlen suları otelden ayrılmak üzere resepsiyona çantalarımla dayandığımda, renkli - Türkçe gazeteler listesi deliğinde duruyordu, gazeteler tabii ki alınmamıştı. Buna çok şaşırmadım. Asıl şaşırtıcı olan, hesabı ödemek istediğimde hesabın ödenmiş olduğunun belirtilmesi oldu. Dün gece odama sızıp, ırzıma geçen zengin bir kadın küstahça hesabımı ödeyip gitmiş olamaz. Öyle bir kadın yok yani ortada. Otelinizdeki biricik gecemi yalnız geçirdim.
(....) - İzmir Devlet Tiyatrosu'ndan Hasan bey ödediler
diyorlar. Böyle bir tanıdığım yok. Bunun bir yanlışlık olduğunu ve hesabımı ödemek konusunda direniyorum, gel dikiz ki otel yetkilileri benden dirençliler, hiçbir şekilde benden hesap alamayacaklarını belirtiyorlar.
(....)Aradan epey bir zaman geçiyor. Mektup paketinden çıkan 20 07 1994 tarihli Hotel Adakule antetli ve imzalı mektubunuz aynen şöyle:
"Sayın ilgili,
Otelimizde konaklamanızdan dolayı ilişikteki 2 milyon 535 bin liralık faturanın bedelini Akbank Kuşadası şubesi Yaman Otelcilik adına kayıtlı hesabına yatırmanızı rica ederiz."

Hilton'da suit bir oda tutan Şensoy, odanın 2 tane banyosu olmasına rağmen birini bile kullanamamış. Önce yatak odasındaki duşa girmiş. Ama suyun sıcaklığının kaynamayla donma arasında gelip, gitmesi yüzünden, ancak yarım yamalak bir duş alıp durumu aşağıya bildirmiş. Derhal ilgineceklerini söylemişler.
Akşam otele döndüğünde onarıldığı söylenen duşta hiçbir değişiklik yokmuş. Üstelik aynı arıza oturma odasındaki duşta da görülmekteymiş. Ertesi sabahı beklemesi gerektiğini söylemişler. Ertesi gün bir onarım ekibi yarım saat kadar çalışıp gitmiş. Ama onlar gittikten sonra suyun sıcaklığı eskisinden de hızlı değişmeye başlamış. 2 eliyle 2 musluğa yapışmadan suyu sabit sıcaklıkta tutmak mümkün olmuyormuş. Şensoy, sonunda duşunu, teknik ekibin kaldığı Basmane'deki kendi halinde bir otelde alabilmiş.

Gare du Nord yakınlarında yatılı okulumsu Hotel de la Paix'te resepsiyon görevlisiyle Şensoy arasında geçen konuşma:
-Dışarı mı çıkıyorsunuz?
- Evet, içeri çıkamam ya!
- Kaçta gelirsiniz?
- Bilmiyorum, kaçta istersem gelirim. Aynı saatte uyumak için birisiyle randevulaşmış değilim.
- Gece 12'den sonra kilitlerim kapıyı.
- 12'den sonra girilmiyor mu yani bu otele?
- 12'den sonra gelirseniz, kapıda zil var, onu çalarsınız... Ama kolay uyanmam... Ben genelde 12'den önce bütün müşterilerimi yatırmayı tercih ederim.
- Tamam, mösyö!Luciano Benetton'la 10 yıl önce bir bahar günü Treviso'daki ofisinde ilk karşılaştığımda bana, "ben hiç bir zaman sürüdeki koyun olmak istemedim. Kendimi sinema kuyruğunda bekleyen insanlar gibi hissettiğim an, o kuyruktan çıkar, başka bir sinemaya giderim," demişti.
Benetton'un reklamcısı ünlü fotoğrafçı Oliviero Toscani'nin "Reklam bize sırıtan bir leştir" kitabının sayfalarını karıştırırken aklıma ilk gelen Benetton'un o sözleri oldu. Benetton, tam kendine göre bir reklamcı seçmiş diye düşündüm.
Aslında söz konusu kitap, yazın Milliyet Yayınları'ndan çıkmıştı. Benim bugünlerde gündemime girme nedeni ise, günlerden bir gün gazeteye geldiğimde Toscani'nin imzaladığı bir kitabı masamın üzerinde bulmam ve karıştırmaya başlayınca da birbirinden ilginç bölümlerle karşılaşmam.
Sıradışı kişilerin yaşantılarını ve duygularını öteden beri çok merak ederim. Reklam dünyasının yaramaz çocuğu olarak nitelenen Toscani'nin de zaten allaha şükür hiç sıradan bir hali yok. Laf aramızda televizyonlarda ve sinemalarda gördüğüm klasik reklamlardan da hayat boyu etkilenmemiş, hatta çoğunu itici bulmuşumdur. Dolayısıyla Toscani'nin bakış açısı bana ilaç gibi geldi.
İşte birkaç alıntı:
"Karnında tek bir çatlak, vücudunda tek bir gram fazla yağ bulunmayan 20 yaşındaki anneler, hiçbir zaman kakaya bulanmamış, mis gibi kokan tombul popolara, bir yandan şarkı söyleyerek bez bağlar! Sonra da o güzelim, biçimli sarışın peri kızı, lokanta büyüklüğündeki mutfakta dans ederek yerleri silmektedir. Mucizeye bakın! Aybaşı kanı mavi olmuş ve artık külotları kirletmiyor!"
(....)
"Bitişikteki post-modern yapıda, sinek kaydı tıraş olmuş altın çocuklar mavi dekorlu bürolarda çalışmakta, dünyanın öteki ucundaki meslektaşlarına müthiş tasarılar fakslamaktadır. Güleryüzlü patronları onları bağrına basar. Kısacık etekli güzel kadınlarla dolu yönetim kurulu onları alkışlar. Burada dediği dedik can sıkıcı şef yok, maaş artışı sorunları, yetki rekabeti yok. Günlük yaşama indirgenmiş bir düşler ülkesi."
Toscani daha da ileri gidiyor ve 21. yüzyıla girmek üzereyken insanların beyinlerinin eski çağlara göre daha az özgür olduğunu söylüyor:
"... Herkes televizyon reklamlarındaki tombul yanakları bebekleri yeğliyor. Aklım almıyor bir türlü! Demek ki Bacon gibi bir ressam bugün bir reklam yapacak olsa işini bitireceklerdi adamın. Fazla şiddet içerir, fazla kışkırtıcı sayılacaktı, öyle mi?"
(...)
"En az yüz kere gördüğünüz batan güneşte kayar gibi yol alan lüks arabalar. Hiç bir yaratıcılık yok. Ama bu görüntülere hala yatırım yapılmakta.. Media International'e göre Peugeot reklama 1992'de dünyada 770 milyon dolar, Fransa'da 770 milyon frank ödemiş.
Renault 1993'te dünyada 593 milyon dolar, Fransa'da 858 milyon frank.
Honda 705 milyon dolar."
(....)
"Milano'da reklamcılarla bir akşam yemeği hatırlıyorum. Luciano'nun (Benetton) yanında büyük bir spor ayakkabı markasının patronunun karşısında oturuyorum. Tartışma reklam konusuna geldi ve bu bay beni göstererek, "anlayamıyorum bir türlü! Bizim ajans Baggio, Boris Becker, Steffi Graf gibi büyük sporcuları satın almak için bana bir servet harcatıyor ve bizim reklamlardan söz eden tek bir insan ya da gazete yok. Buna karşılık sizin şu fotoğrafçınız bir süpermarketten birkaç prezervatif alıyor ve tek bir fotoğraf çekiyor, tüm dünyada Benetton konuşuluyor."
Toscani bu durumu kısaca "bir prezarvatif 5 frank, tüm dünya sözünü ediyor. Bir yıldızsa milyonlar ediyor ama halkın umurunda bile değil," şeklinde özetliyor.