Kurtböke ile mesleğe ilk adım

Kurtböke ile mesleğe ilk adım


       Dün gözyaşlarıyla toprağa verdiğimiz Oktay Kurtböke, benim ilk Genel Yayın Müdürü'mdü. Bu satırları yazarken geriye dönüp baktığımda, bir daha da onun gibisi olmadı diye düşünüyorum. Ve bunu farketmem ve telaffuz etmem için Oktay ağabeyin ölmesini beklemiş olmamı hazmedemiyorum.
       Gece gündüz yanımızdaydı. Hepimizi öylesine motive ederdi ki, sabahlara kadar çalıştığımız halde gıkımız çıkmaz, aksine onun yarattığı sıcak ortamı daha fazla soluyabilmek için bir olay patlak verse de gene gazetede sabahlasak diye can atardık.
       Hak eden her gazetecinin elinden tutar, destek olur, motive eder, vitrine çıkartırdı. Hani çalıştığımız müessesede birilerinin hak etmeden korunup kollandığı duygusuna kapılırsınız ya... Ben onun döneminde Cumhuriyet'te hiç böyle bir duyguya kapılmadım.
       Dün Gazeteciler Cemiyeti'nin önündeki törende Cemiyet Başkanı Nail Güreli'nin de söylediği gibi Oktay ağabey kimseye dalkavukluk etmedi. Çok dürüsttü. Gösterişi cafcafı hiç yoktu. Çok şeffaftı. Elinden tuttuğu kişiler başarılı olunca, gazete mutfağındaki gerçek yöneticinin keyfini yaşardı.
       İnsanlar yaşarken, onları yıllar boyu görmeseniz de hep elinizle dokunabileceği mesafede olduklarını biliyorsunuz. Ama ölüm farklı birşey. Kafanıza balyoz gibi iniveriyor. Size emeği geçenlere bugünkü bilincinizle teşekkür arzunuz, boğazınızda kocaman bir düğüm gibi kalıyor.

       * * *


25 yıl önceki ilk randevu

       Yıl 1974. Ben tutturmuşum gazeteci olacağım diye... Bir gazete ilanını değerlendirerek Kemal Bisalman'ın Yeni Ortam gazetesine girmeyi de başarmışım. Şefim Ali Sirmen. Çalışma arkadaşlarım Uğur Mumcu, Oya Baydar, Aydın Engin. Ama ilk günden beri benim gözüm Cumhuriyet'te. Varsa yoksa Cumhuriyet, ille de Cumhuriyet!
       O dönemde de siyasi formasyonu olmayan birinin Cumhuriyet'e girmesi hiç mi hiç mümkün değil. Mesleki formasyonum ise zaten yok! (Çünkü mimarım)
       Nasıl becerdiysem Genel Yayın Müdürü Oktay Kurtböke'den bir randevu koparmayı başardım. Tek bir salona sığdırılmış yazı işleri katının en dibindeki mütevazı odasında beni kabul etti.
       Ben randevuyu koparmışım ama, Oktay ağabeyin beni işe almaya niyeti sıfır. Ne söylüyorsam, ne kadar allem edip kallem ediyorsam nafile... "Bak kaç yıllık mimarsın, gidip asıl mesleğini yapmaya devam etsene" diyor. "Elemana ihtiyacımız hiç yok" diyor. Ben yılmayıp ısrarımı sürdürdükçe "Sana düzenli para veremeyiz" diyor.

Arşivi duyunca direnci kırıldı

       Ben Oktay ağabeyin hayır diyemeyeceği konuları önceden soruşturmuş ve gazete arşivini büyütmek istediğini öğrenmişim. Arşivciliğin ayrı bir meslek olduğundan bihaber, cehaletin cesaretiyle "Ben arşivinizi de yaparım" deyiveriyorum. Oktay ağabeyin zaten hep gülen gözleri parlıyor, yüz hatlarına yansıyan direncinde bariz bir yumuşama oluyor. Hemen atağa geçip "Kalan vaktimde de yerleri süpürürüm, baksanıza ne kadar dağınık, teleks kağıtlarından yürünecek yer kalmamış," diyorum...
       Ve ertesi gün dış haberler servisinde işe başlıyorum. Ama yarım gün ve yarım maaş! Çünkü Oktay ağabeye göre sahiden elemana ihtiyaç yok!
       Gazeteye benden önce alınmış son elemanın Hasan Cemal, benden sonraki elemanın ise öldürülen gençlik lideri Harun Karadeniz'in gencecik eşi Hülya Karadeniz olduğunu, servisimize kısa aralıklarla Okay Gönensin ve Cengiz Çandar'ın katıldıklarını da eklersem, Kurtböke'nin beni işe alma kararının ne denli sıradışı olduğu herhalde daha iyi anlaşılır.
       Oktay ağabey yarım gün dedi, ama ben tam gün gazetedeyim. "Bak yarım maaş alacaksın," diyor, ama benim umurumda değil. Tam 2 hafta sonra Kıbrıs Harekatı başlıyor. Dil bilen eleman sayısı az olduğu için de ben bir gecede gazetenin as elemanlarından biri haline geliyorum. Oktay ağabey hep başımızda. Sıcaklığıyla, dinamizmiyle, kahkahalarıyla, tatlı - sert otoritesiyle bizi motive ediyor, yüreklendiriyor. Tecrübesiyle yönlendiriyor, öğretiyor. Ve ay sonu geldiğinde de bana vaad ettiğinin 2 katını, yani tam maaş ödüyor. 2 yıl sonra gazetenin son sayfasında dünya olup biteni yansıttığım "7 gün 7 olay" başlıklı haftalık bir köşe açıyor.
       Aynı günlerde Amerika 200. yılını kutluyor. Amerikan hükümeti, dünyanın dört bir yanından gazetecileri Amerika'yı 40 gün süreyle karavanla dolaşmak üzere davet etmiş. Türkiye'den sadece Cumhuriyet ve Milliyet'ten birer kişi davet edilmiş. Bugünkünün aksine o zamanlar bizzat gazetecinin kendisine davet gelmesi ve gazete sütunlarının piar şirketlerinin haber bülteni gibi kullanılması adeti de yok.
       Oktay ağabey "Bizi sen temsil et!" diyor. Kulaklarıma inanamıyorum. Yurt dışına hiç çıkmamışım. Pasaportum bile yok. Daha Avrupa'ya bile adımımı atmadan Yeni Dünya'ya yolculuk... Üstelik gözüm rahatsız olduğu için karavanı kullanmam da söz konusu değil!
       Oktay ağabey mazeret kabul etmiyor. Fransa'dan geziye tek başına katılacak, araba kullanan bir bayan gazeteciyle beni eşleştiriyor ve ver elini Amerika!
       Orada gördüklerime ne kadar çok şaşmıştım. Ve şaştığım olayları uzun uzun anlatıp, Oktay ağabeyi ne kadar güldürmüştüm. Güldürmüştüm demek yanlış olur, çünkü onun kahkahaları her zaman dudağının ucundaydı. Çok kolay güler, sevincini de üzüntüsünü de, coşkusunu da, hatta kendisine sağlanan olanakları da çok kolay paylaşıverirdi.

Makam arabası yerine minibüs

       Kurtböke tam bir basın emekçisiydi. Onun döneminde diğer gazetelerin genel yayın müdürlerinin makam arabaları var mıydı bilmiyorum, ama o kendisine tahsis edilmek istenen Renault 12 makam otomobili yerine bir minibüs istemiş ve aralarında benim de bulunduğum yakın çevrede oturan arabasız 8 - 10 gazete çalışanını sabahları teker teker evlerinden alıp akşamları da evlerine teslim etmeyi adet haline getirmişti.
       Oktay ağabey ve Müessese Müdürümüz Sadun Tanju Esentepe'de, ben Gayrettepe'de oturuyordum. Özellikle iş dönüşü akşam trafiğinde sıkıştığımızda ne muhabbetler olurdu! Son Babıali dedikodularından girip, Galatasaraylılıktan ve güreşten devam edip, Oktay ağabeyin çok meraklı olduğu 2. Dünya Savaşı cephelerinden çıkardık. Eşi Gufran ve kızı Pürlen'i hiç dilinden düşürmezdi.
       Karlı günlerde saatlerce yolda kaldığımızda onun şekerini yükselteceğini bildiğimiz halde ve tüm itirazlarımıza rağmen en muzur yiyecekleri almamız konusunda bizi ikna eder, sonra da minibüsün içinde hep birlikte afiyetle yerdik.
       Oktay ağabey 12 martın ardından 1972'de Cumhuriyet'e Genel Yayın Müdürü olmuştu. 12 Eylül'ün ardından 1981'de de bu görevi bıraktı. Ben 1992'de Cumhuriyet'ten ayrıldıktan sonra yeniden geri döndü.
       Beni işe aldığında en parlak döneminin başlarındaydı. Gazete büyüyor, çalışan sayısı ve prestiji artıyor, Oktay ağabeyin kahkahaları yazı işlerini çınlatıyordu.
       Gün geldi, yazı işleri katına hepimiz sığmaz olduk. Nadir bey ve Oktay ağabey üst kata çıktılar. Bizden ayrıldılar. Onun sıcaklığını hissedebilmek için sık sık bir bahane uydurup üst katlara tırmanır olduk. 2. Dünya Savaşı tutkusu, üst kata çıktıktan sonra iyiden iyiye artmıştı. Masasının üzeri bazen savaş haritalarıyla dolu olurdu.

Kahkahaları seyrekleşiyor

       Oktay ağabeyin kahkahaları seyrekleştiğinde önce nedenini anlayamamış, hatta epeyce bir süre 'Bana mı kırgın?' diye üstüme alınmıştım. Ama giderek farkettim ki renk vermemeye çalışsa da çok keyifsiz. Bahane yaratıp üst katlara çıkmaya kalksak da bizlerle paylaşmak istemediği bir şeyler var.
       1981'de bizlerle vedalaşarak gazeteden ayrıldı. Yerine Hasan Cemal geldi.
       Oktay ağabey için Cumhuriyet'ten ayrılmanın ne denli zor olabileceğini, ancak 1992'de kendim de Cumhuriyet'ten ayrıldığımda idrak ettim.
       Oktay ağabey olmasaydı, sanırım Cumhuriyet'in kapısından içeri adımımı atmam mümkün olamazdı. Göz açıp kapayıncaya kadar geçen 25 yılın ardından bugün geriye baktığımda çok mutlu bir meslek hayatım olduysa bunu Oktay ağabeye borçlu olduğumu düşünüyorum.
       Keşke bunları son döneminde kendisine de söyleyebilseydim, keşke Cumhuriyet'te birlikte geçirdiğimiz onca yıldan sonra telefonla görüşmekle yetinmeyip onu ara sıra görebilseydim...
       Bugün kilit noktalarda olan pek çok gazeteciye mesleğin kapılarını Oktay ağabey açmıştır. Ayrıca Cumhuriyet'ten ayrıldıktan sonra da ders vererek pek çok gazeteci yetiştirmiştir. Ve eminim benim keşke deyip de kendisine söyleyemediklerimi ona söyleyebilenlerin sayısı, söyleyemeyenlerden daha fazladır.



Yazara E-Posta: mtamer@milliyet.com.tr