Şimdi ben ne yazayım?

Şimdi ben ne yazayım?


       Bir haftadır Türkiye dışındaydım. Biraz iş, biraz özel...
       (Köşemde yayınlanan yazıları önceden hazırlamıştım.)
       Önceki akşamki depreme, havaalanından akşamın yoğun trafiğinde eve ulaşmaya çalışırken yakalandım.
       Arabanın radyosu açıktı. Ali Kırca ATV'de haberlere "sallanıyoruz" diye başlamasaydı, depremin hiç farkına varmayacaktım.
       ATV'de Kırca sallanıyordu, ama ben E - 5'in Mecidiyeköy kavşağında trafik sıkışıklığında beklerken, üstelik deprem olmakta olduğunu öğrenmiş olmama rağmen sallanmayı hiç hissetmedim. Çok da iyi oldu. Çünkü son aylarda defalarca sallanmış ve küçük birer deprem uzmanı kesilmiş Türkiye vatandaşları olarak artık hepimiz biliyoruz ki, depremde fiilen sallanmakla o sarsıntıyı hissetmeden geçiştirmek arasında ruh sağlığımız açısından çok ciddi farklar var. Neyse ki kızım da otobüsteymiş ve o da deprem şokunu fiilen yaşamamış.
       Eve ulaştığımda bir baktım ki epey sallanmış, dolayısıyla da sarsılmış komşularımız ve mahalle sakinleri kendilerini sokağa atmışlar. Çiseleyen yağmurun altında ne yapacaklarını, geceyi nerede geçireceklerini kara kara düşünüyorlar. Kızım da ben de fiilen sallanmamış olmanın verdiği rahatlıkla evimize girdik. Televizyon başında deprem bölgesinden canlı yayınları çaresizlik ve derin bir üzüntü içinde izleyerek geceyi noktaladık.
       Deprem uzmanlarımız önceki geceden beri ısrarla bundan sonraki büyük depremin -Sapanca - Akyazı'da beklenen depremi saymazsak- Marmara Denizi'nde olacağını belirtiyorlar. Anlaşılan o ki, 1766'dan beri büyük bir deprem görmemiş olan biz İstanbullular için önümüzdeki dönemde büyüklüğü 7'nin üzerinde bir deprem kaçınılmaz. Sadece 3 gün sonra mı, 3 ay sonra mı, yoksa 3 ya da 30 yıl sonra mı olacağı ve o depreme hangimizin nerede, nasıl yakalanacağı belli değil.
       Ben artık kendi hesabıma bundan sonraki depremleri ne kadar az hissedersem, o kadar sevineceğim. Çünkü ruh sağlığım Körfez depreminden bu yana öylesine yıprandı ki... Özellikle deprem bölgesindekilerin yaşadığı sefaleti eli - kolu bağlı izlemek, onların yardımına yeterince koşamamak ve yaptığımız yardımların yerine ulaşmayacağı kaygısı, çoğumuz gibi beni de derinden sarsmış durumda.
       Zaten 17 Ağustos'tan beri nereye gitsem karşıma depremin izleri çıkıyor. Amerikan Hastanesi'nde muayene için sıra beklerken karşımda oturan Gölcüklü genç kadın, kendisinin 2 kat aşağıya atlayarak kurtulduğunu, diğer odada uyuyan küçük oğullarını almaya giden eşinin de oğlunun da enkaz altında kalarak can verdiklerini bir çırpıda anlatıveriyor. Ya da Marmara Üniversitesi'nde öğrenim gören kızım zaman zaman, depremde anne - babalarını kaybetmiş, evleri yıkılmış, beş parasız kalmış, burs arayan çaresiz öğrencilerin ayakta kalma mücadelesinden söz ediyor.
       İzmir'deki Kalite Kongresi'ne gidiyorum. Karşıma Değirmendere Belediye Başkanı Ertuğrul Akalın çıkıyor ve deprem sonrasında yaşadıkları perişanlığı ve büyük göçü, seçmenlerden üçte ikisinin Değirmendere'yi terk ettiklerini anlatıyor.
       TRT'ye televizyon çekimi için gittiğinde, programcılardan birinin Adapazarı'nda yaşayan kardeşinin ailesiyle birlikte depremden sağ kurtulduklarını, ancak hayatlarını devam ettirmelerine olanak kalnadığını öğreniyorum. Karı - koca diş doktoru olan 2 çocuklu bu ailenin evlerinde kısmen hasar varmış. Muayenehaneleri ise sağlammış. Ama muayenehaneye gelecek müşteri kalmadığı için, çok acil durumlarda gelenlerden de para alınması mümkün olmadığı için fiilen iş hayatına devam etmeleri mümkün değilmiş. Zaten diş doktoru hanım, çocukların eğitiminin aksamaması için annesinin Ankara'daki eski, küçük bir evine sığınmış. Eşi Adapazarı'nda, ama beş parasızlar. Aylık kazançları sıfır.
       Yıldız Üniversitesi İşletme Fakültesi Dekanı Prof. Murat Demircioğlu'na rastladığımda, Adapazarı'nda eczacılık yapan yakınlarının çoğu kez eczaneyi neredeyse siftahsız kapattığını, gerek yöreye gönderilen ilaçlar, gerekse yöredeki yoksullaşma nedeniyle artık kimsenin ilaca para vermediğini öğreniyorum. Ve İstanbul'da yaşanması beklenen büyük depremden sağ çıkacakları ne denli büyük sorunların beklediğini düşünmek bile istemiyorum. 10 milyonluk bir kentte hayatın ne ölçüde felce uğrayacağını tasavvur edebiliyor musunuz?
       Şimdi bu durumda ben ne yazayım?
       Önceki akşam yurt dışından dönerken bugün sizlere Fransa Başbakanı Lionel Jospin'in sol partileri 21. yüzyıla başarıyla taşıyabilecek formülünü mü aktarsam, yoksa dünyanın dört bir yanından çok ünlü sanatçıların Paris'in ünlü Şanzelize Bulvarı'ndaki karma sokak sergisinden mi söz etsem karar veremiyordum. Ama artık gündemimiz yine deprem ve deprem dışındaki her konu yine gündem dışı!
       Cumhuriyet Bayramı'nın deprem nedeniyle çok sönük kutlandığı bir ülkede, Cumhurbaşkanı'nın 2 gün sonraki doğum gününün şampanyalarla kutlandığından söz edecek olsam, Demirel'le yine mahkemelik oluruz. Zaten Demirel'in avukatı Ceyhan Mumcu da, sizlerden gelen destek yazıları nedeniyle beni bu kez kendi adına mahkemeye vermiş!
       En iyisi köşemin geri kalanını bugünlük ekonomi servisimize bırakmak...


Yazara E-Posta: mtamer@milliyet.com.tr