Kent Kovboyu'nda western izleri

19 Nisan 2021

Bu haftaki yazımda sizlere dünya prömiyerini geçen sene Toronto Film Festivali’nde yapan ve son günlerde Netflix’e eklenen en iyi filmlerden biri olan ‘Concrete Cowboy’ filminden bahsetmek istiyorum.

Her şeyden önce oyunculuk ve öykü açısından sağlam bir film olduğunu söyleyebilirim. Filmin yönetmen koltuğunda Ricky Staub var, aynı zamanda senaryoda da Dan Walser ile birlikte Staub’un da ismini görüyoruz. Oyuncu kadrosunda ise Caleb McLaughlin, Liz Priestley, Jharrel Jerome ve Idris Elba var. Idris Elba, aynı zamanda filmin yapımcılarından ve kendini ön plana çıkarmaksızın sergilediği kusursuz oyunculuğuyla adeta filmin temel taşlarından biri.

Filme genel olarak baktığımızda western’in izlerini görüyoruz. Ancak filmin geçtiği zaman ve mekan olarak tabii ki bir western değil. Edwin Porter, western türünün ilk örneği sayılabilecek Büyük Tren Soygunu filmini 1903 yılında, sessiz sinema döneminde çektiği zaman, insanlar western’in tüm izlerini taşıyan bir film izlediler; atlar, kovboylar, klasik kovboy kıyafetleri (şapkalar, yelekler, çizmeler vb.), soygun, silahlar ve silah sesleri… Bu filmden sonra western türünün sinemaya girmesiyle, dünya sinemasında klasik kovboy filmlerinin çekilmesi kaçınılmaz oldu ve her defasında da bu filmler çok rağbet gördü. Concrete Cowboy filmine baktığımızda ise aslında western türünün tam anlamıyla etkisini görmüyoruz. Çünkü filmde olay aslında şehirde geçiyor. Mekan olarak bir kasaba, açık alanlar, uzun yollar ya da bir ufuk çizgisi yok ama detaylara inildikçe görsel olarak western’in etkisinin görüldüğü söylenebilir.

Western türü bir filmin bazen öyküsüne bazen de görsel yapısına etki edebilir. Biz Concrete Cowboy filminde görsellik görüyoruz. Öykü olarak ise western türüyle çok da ilgisi yok. Filmde genel olarak güçlü kesime karşı kendi çiftliklerini korumaya çalışan kovboylar dışında western türüne ait pek de bir unsur göremiyoruz.

Filmin öyküsündeki şehir kovboylarının geçmişi, kamyonlar olmadan önceki at arabacılarına kadar uzanıyor. Afrikalı Amerikalı arabacılar, zamanla atlarını satmak yerine onları korumaya çalışıyorlar. Ancak belediyenin her imar hamlesinden sonra korumaya çalıştıkları at ahırlarını yavaş yavaş kaybediyorlar. Son kaleleri Fletcher Sokağı’ndaki at ahırı kalıyor ve biz bu ahırın son kale olduğunu filmin ana karakteri Cole (Caleb McLaughlin) ile öğreniyoruz. Okuduğu liseden agresif hallerinden dolayı uzaklaştırılan, annesi tarafından babasına bırakılan Cole’un, yıllardır görüşmediği babası Harp’ın (Idris Elba) evinde bir atla yaşadığını gördüğündeki şaşkınlığı ve o mahalleden bir an önce uzaklaşmak istemesi bize oldukça olağan geliyor. Cole zamanla Philadelphia’da iki dünya arasında kalıyor. Bir tarafta eski arkadaşı Smush’ın (Jharrel Jerome) kendisini çekmeye çalıştığı karanlık bir suç dünyası var, bir yanda da babası ve çevresinin at ahırı yakınında geçen yoksul hayatı var. Cole, son kale olan at ahırının civardakiler için ne anlama geldiğini keşfederek atlarla bağ kurmaya çalışırken, bir yandan da Smush’ın teklif ettiği paraların etkisinden de kurtulamıyor.

Greg Neri’nin romanını filme uyarlayan yönetmen, Cole ve arkadaşı Smush’ın torbacılık olaylarıyla filme aksiyon katıyor. Filmde yer yer çekim hızlarıyla oynanarak yer yer hızlı kurgu kullanılarak etkili çerçeveler oluşturuluyor. Filmde aynı zamanda ahırın önündeki yeşil alan ile karanlık arasında kontrast oluşturuluyor ve bu da filmin mekanını zehirli bir şehir atmosferine dönüştürüyor.

Filmde aynı zamanda siyahi kovboylara dikkat çekiliyor. Şimdiye kadar alışık olduğumuz western türü filmlerde kovboyla genel olarak hep beyazlardı. Burada da güzel bir tespit var; beyazların atları sadece binicilik sporu için önemsemeleri, at ahırlarının elitlere ait bir kültür veya bir sektör olarak görmek istediklerinin üstünde duruluyor ve bu ekonomik sektöre karşı da siyahi kovboyların son kaleleri olan Fletcher Sokağı’ndaki ahırı korumaları filmde önem teşkil ediyor.

Bu arada filmde kovboyluk sadece erkeklere ait bir kültürmüş gibi de yansıtılmıyor. Erkeklerle kadınların beraber geliştirip korudukları bir alt kültür görüyoruz. Filmin ana karakteri Cole, atlarla ilgili bilgileri sadece babasından vs. değil, mahallede tanıştığı arkadaşları

Yazının devamı...

Su altında derin bir bağ: Ahtapottan Öğrendiklerim

12 Nisan 2021

Herkese Merhaba,

Bu yazımda sizlere yılın en iyi belgeseli diyebileceğim, belgesel ama konulu film tadında ilerleyen tür olarak bambaşka bir havası olan bir yapımdan bahsedeceğim; ‘My Octopus Teacher’ (Ahtapottan Öğrendiklerim)… 2020 Netflix yapımı olan ve yönetmen koltuğunda James Reed ve Pippa Ehrlich’in olduğu belgesel gerek çekimleri gerekse hikayesiyle kendini bambaşka bir kategoriye taşıyor.

Şimdiye kadar 8 ödül kazanan belgesel aslında özünde bildiğimiz doğa belgeseli ama buradaki tek fark hem konulu hem de bir dram tadında olması. Belgeselde her şeyden önce insan ve ahtapot arasında kurulan kuvvetli bir bağ ve dostluk hikayesi izliyoruz.

Bu belgeselde iki karakter var; biri ahtapot diğeri ise Craig Foster. Belgeselde hikaye Craig Foster’ın çocukluğundan başlıyor. Belgesel sinemacı Foster’ın çocukluğu Atlantik Okyanusu kıyısında geçiyor. Çocukluk yıllarında bile okyanusa dalmayı, gözlükle yosun ormanlarında yüzmeyi çok seviyor. Sonrasında ise Foster’ın hayatı bir noktada tıkanıp kalıyor. Belgeselde Foster’ın hayatının bir noktada neden tıkandığını ya da nasıl tıkandığını tam anlamıyla anlayamıyoruz. Ayrıntılara girilmiyor. Sadece bir belgesel üzerine çalışmaya başladığında Foster, bir dönem doğadan uzaklaşıyor ve bu noktada bunun kendine iyi gelmediğini düşünüyor. Çektiği belgesel Kalahari yerlileri üzerine ve çekimler sırasında yerlilerin vahşi hayata bağlı olmaları ve doğadaki işaretleri benimsemeleri Foster’ın dikkatini çekiyor ve içindeki boşluğu keşfediyor. İşte bu noktadan sonra Foster, bir kaçış gibi çocukluğunun geçtiği eve dönerek okyanusa yeniden sığınıyor.

Foster, çocukluğunda olduğu gibi sık sık okyanusa dalıyor ve oradaki canlı yaşamını keşfetmeye devam ediyor. Bu onun için hem bir rahatlama hem de bir tutku. Foster, hayatının bir noktada tıkandığını farkedince çocukluğunun geçtiği eve döndü evet ama aslında sığındığı okyanusa kavuştu. İlk başlarda tıpkı çocukluğunda olduğu gibi Foster’ın okyanusa dalmaktaki amacı; gözlem yapmak, başka bir amacı yok. Denizaltı yaşamındaki canlıları korkutmamak için ise hayli özen gösteriyor. Bu yüzden dalarken tüp ve dalış kıyafeti kullanmıyor.

Bir gün Foster, yine okyanusa daldığında belgeselin ikinci karakteri olan dişi ahtapota rastlıyor. Kendini deniz kabuklarıyla gizleyen dişi ahtapotun gizlenmesindeki zeka ve beceri Foster’ı çok etkiliyor ve ahtapotu yuvasına kadar takip ediyor. İlerleyen günlerde de sürekli ahtapotun yuvasına gelmeye başlıyor ve hatta kamerasını getirerek çekimler yapıyor. Belgeseli izlerken ahtapot ilk başlarda sadece çekingen ve ürkek bir deniz canlısı olarak karşımıza çıkıyor ama aslında onun da yaşantısında bir takım hikayeleri var; avlanma tarzı, kendisini düşmanlarından koruma şekli vb… Biz bütün bunları belgeselin sonlarına doğru finale yaklaştıkça öğreniyoruz. Foster, günlerce ahtapotun peşinde çekimler yapıyor. Bu belgeseli farklı kılan yanı ise aslında bu; ahtapotun Foster’ı değiştirmesi.

Foster’ın ahtapotun yaşamını çekerken yaşadığı en büyük zorluk, ahtapotun güvenini kazanmak oluyor. Foster’ın en ufak bir hatasında güven zedelenebilir. Bir anlık ani bir hareketle ahtapotun ürkmesi demek, Foster’dan korkması ve Foster’ın başından beri kurmaya çalıştığı güvenin yerle bir olması demek. Bu nedenden dolayı da aralarındaki bağın oluşması baştan sona sabır ve büyük özen gerektiriyor. Bunun yanı sıra da doğal yaşama müdahale etmek istemediğinden ahtapotun yaşamında karşılaştıkları zorluklarda yardımcı olamıyor ve duygusal anlamda zaman zaman zor anlar yaşıyor. Örneğin, belgeselde ahtapot köpek balıklarının saldırısına uğruyor. Ancak Foster bu esnada müdahale etmiyor çünkü ekolojik dengeyi bozacağından korkuyor. Saldırı süresince duygusal açıdan zor anlar yaşıyor. Aslında bu çoğu zaman yaşadığımız bir durumdur. Hayvanlarla iletişim kurarız ve birbirimize karşılıklı sevgi duyduğumuzu hissederiz. Bu belgeselde de işte tam olarak bu var. Zamanla gelişen bir bağ ve doğal hayatı kendine bir kaçış olarak gören Foster. Bu bağ ile birlikte Foster, yeni bir insan oluyor.

Belgeselin nasıl oluştuğuna bakarsak eğer içeriği gibi çekimlerin bir araya getirilmesi, belgesele dönüştürülme aşaması da enteresan. Çekimler 2010 yılında yapılıyor ancak belgesele dönüşme süreci 10 yıl sürüyor. Craig Foster, çocukluğunun geçtiği eve ve okyanusa döndükten sonra aslında ahtapotu çekmesinin tek sebebi, yaşadıklarını deneyimlemek. Onun dışında bir amacı yok. Ahtapot üzerine bir belgesel yapma fikri çok sonra oluşuyor. Aslında belgeselin yönetmeni Pippa Ehrlich’in işin içine girmesiyle Foster’ın o ana kadar çektiği bütün çekimlerin bir belgesele dönüştürülme kararı alınıyor ve bu belgeselin de ahtapotun üzerine şekillenmesi gerektiğini konuşuyorlar. Ahtapotu belgeselin temeline oturtup Foster’ın ahtapot ile kurduğu bağ sonucundaki değişimini de ele alınca ortaya enfes bir konulu belgesel çıkıyor.

Yazının devamı...

99 kere maalesef Leyla

14 Aralık 2020

Ezel Akay… 11 yıllık aradan sonra yeniden Netflix’te karşımızda! 9 Kere Leyla

Akay’ın sinemasından bahsedersek eğer yeni filminde de masalsı anlatımlar ve müzikal tadında bir akış görüyoruz. Ezel Akay’ın tüm filmlerinde bu masalcılık ve karakterlerin iç dünyasına absürd yolculuklar hakim. ‘Neredesin Firuze?’, ‘7 Kocalı Hürmüz’, ‘Hacivat ve Karagöz Neden Öldürüldü?’ filmlerinde de olduğu gibi kendine özgü eğlenceli, bol müzikli ve renkli prodüksiyonuyla bir tarz yakalayan Ezel Akay’ın, yeni filminde de aynı etkileri görmemiz mümkün. Sadece biraz daha modern bir anlatım, daha günlük yaşama adapte edilen bir çerçeve var; tabii ki Akay sinemasının sınırları dışına çıkmadan… 9 Kere Leyla’nın başlangıç sahnesinde evet bir Ezel Akay filmi başlıyor dedim, ana karakterlerden birinin iç dünyasına absürd yolcuğuyla açtı filmi, beni orada 7 Kocalı Hürmüz’e götürdü diyebilirim.

Evet, dediğim gibi 11 yıl aradan sonra 9 Kere Leyla’nın fragmanları dönmeye başladığın hepimiz heyecanlandık. Oyuncu kadrosu adeta muhteşem; Demet Akbağ, Elçin Sangu, Fırat Tanış, Alican Yücesoy ve Akay filmlerinin demirbaşı Haluk Bilginer. Tabii ki bu kadar kusursuz kadroyu da görünce heyecanımız da ikiye katlandı; taa ki filmi izleyene kadar.

Film, mitolojik hikayesiyle dikkat çekiyor. Günümüz kadın-erkek ilişkilerinin farklı bir boyutta anlatıldığı bir film seyrediyoruz. İbrani mitlerinde Adem’in günahkar olan ilk karısı olarak betimlenen, günümüzde ise ataerkil sisteme karşı direnişin sembollerinden olan Lilith’in erkeklere ve günümüz ilişkileri üzerine yorumlarıyla başlıyor film. Hikayenin temelinde Leyla (Demet Akbağ) ve Adem (Haluk Bilginer) var. Karısı Leyla’nın servetiyle rahat bir hayat süren ve gününe gün eden Adem, buna rağmen aşırı baskıcı olan Leyla’dan boşanmak istiyor. Adem’in, Leyla ile gittikleri evlilik terapisti Nergis (Elçin Sangu) ile bir ilişkiye başlaması, karısından boşanmak için onu daha da güçlendiriyor. Öyle ki bu güç Adem’in Leyla’yı öldürme girişimlerine kadar gidiyor ve bunu 9 kere deniyor. Filmin beğenilmeme nedenleri arasında Akay’ın seyirciyi filmden koparacak çok fazla unsurun bulunması ve kadına şiddeti eleştirirken aslında yeniden üreten bir durumun söz konusu oluşu. Böyle bir filmde bu konuya yer veriliyorsa eğer kara mizahın gücünden doğru bir şekilde yararlanılmalı.

Filmde oluşturulan çerçeveler, bazı sahnelerde seyirciyi filmden uzaklaştırır şekilde. Sinematografik açıdan çerçeveler çok kalabalık ve renkli. Aslında bu Ezel Akay sinemasının bir yansıması evet ancak izlerken adeta ekrandan çıkıp seyirciye çarpacak bir etkiye sahip. Örneğin, terapi yapılan odada Leyla ve Adem’in oturduğu koltuktaki yastıklar bile o kadar renkli ve desenli ki sahneyi izlerken gözünüz takılıyor ve karakterlerden kopabiliyorsunuz. Film boyunca da yönetmenin diğer filmlerinde olduğu gibi çerçevede bir kalabalık ve renk cümbüşü hakim. Bazı sahneler arasında karakterlerin iç dünyasına yolculuk yapılırken özellikle de Adem’in sahnelerinde, filmden uzaklaştığınızı hissediyorsunuz. Sonsuz fonda, müzikal tadında çekilen sahneler biraz uzun kalmış, gerek yoktu. Aslında bu filmin müzikali yapılabilir, sesli düşündüm bir an, neden olmasın?

Filmde yönetmene özgü gerçeküstü anlatımlar da fazlaca kullanılmış. Gerçek bir mekanda gökten yağan elmalara, Lilith heykelinin seyircinin gözüne sokarcasına gösterilmesine ve Mahdum’un (Fırat Tanış) saçlarının kırmızıya boyanmasına bence gerek yoktu. Sinemada metafor kullanımı en aza indirgenmeli ve bunu seyirci fark etmeli. Yani kullandığınız simgeleri siz seyircinin önüne gözüne sokarcasına koyarsanız bu çok da sağlıklı bir anlatım olmaz. Filmde bu gibi durumlarla da karşılaşıyoruz. Akay’ın tüm filmlerinde bu gibi durumlar olsa da yeniden aynı etkiyi hissetmek çok da hoşuma gitmedi. Tüm bunların gerçeküstü bir temele oturtulması istenildiğini düşünürsek eğer araya absürt komedi unsurlarının doğru yerleştirilmesi gerektiğini söylemeden geçemeyeceğim.

İzlemeyenler için daha fazla detay vermek istemiyorum ancak yazımın başında da söylediğim gibi 11 yıl aradan sonra kayıt diyen Ezel Akay’ın 9 Kere Leyla’sından pek de umduğumu bulamadım. Hikaye daha geniş ve seyirciyi yakalayabilecek şekilde işlenebilecekken çoğu şey boşlukta kalmış. Mitolojik bir konu, absürt komedi çıkarılabilecek bir alan ve muhteşem bir oyuncu kadrosu varken bile bazı unsurlar birbirini tutmuyorsa sonuç bu olabiliyor demek ki.

Sağlıkla kalın…

Yazının devamı...

2020'nin Rebecca'sı

13 Aralık 2020

Herkese Merhaba!

Pandeminin etkisinin hiç olmadığı kadar arttığı şu günlerde sinemanın ayakta kalma çabası da tabii ki devam ediyor. Salonların kapanmasıyla birlikte -zaten evde film izlemenin tek yolu olan ve pandemi döneminde iyice güç kazanan- dijital platformlar yeniden kaçınılmaz zevkimiz oldu.

Bu yazımda sizlere 2020 Netflix yapımı ‘Rebecca’ filminden bahsetmek istiyorum. Aslında filmin kökeni 1938’li yıllara dayanıyor. İngiliz yazar Daphne Du Maurier’nin 1938 yılında yayımlanan romanından uyarlanan ‘Rebecca’ filmi ilk kez 1940 yılında korku ve cinayet filmlerinin babası Alfred Hitchcock’un Hollywood’daki ilk çalışmasıydı.

Hitchcock’un Rebecca’sını izlerken tabii ki hissettiğimiz tek şey; korku ve gerilimdi. Çünkü Hitchcock korku, cinayet ve gerilim ustasıdır. Hatta kendisini şöyle tanımlar; ‘Ben bir tür yönetmeniyim. Sindirella’yı film yapsam, insanlar at arabasında ceset ararlar.’ İşte Alfred Hitchcock’un çektiği sayısız filmde korku ve gerilim türlerinin bütün özelliklerini görürüz. Asla huzurlu olamazsınız. Dolayısıyla 1940 yapımı Rebecca filminde de aynı duygulara kapılıyoruz. Her şeyden önce hayaletlerin hiç görünmediği ancak hayaletli bir film seyrettiriyor bize. Manderley Malikanesi’nde öylesine karanlık ve korku dolu bir atmosfer kurguluyor ki filmi izlerken her an kötü bir şey olacak hissine kapılıyoruz, bütün filmlerinde olduğu gibi… Aristokrat kökenli İngiliz Maxim de Winter’ın yeni evlendiği eşinin, eski eşi Rebecca’nın izlerini taşıyan malikanede yaşadıklarını izlediğimiz filmde, kahya Mrs. Danvers karakterinin de ürperticiliğini söylemeden geçemem.

2020 Netflix yapımı yönetmen Ben Wheatley’in yönettiği Rebecca filmine baktığımızda ise her şeyiyle 1940 Rebecca’sından farklı bir uyarlama görüyoruz. Hitchcock’un tedirginlik ve huzursuzluk veren film atmosferinin tam tersi Fransız Rivierası’nın rengarenk, sıcak, gün ışığı atmosferiyle karşılaşıyoruz. Filmi izlerken, kendimizi adeta peri masallarını andıran romantik bir filmin içinde buluyoruz. Tesadüfi bir şekilde hayatının aşkını bulan refakatçi kızın hikayesini izlediğimiz filmde, Maxim de Winter (Armie Hammer) ve Mrs. de Winter’ın (Lily James) tanışmalarına ve aşklarına tanık oluyoruz. Filmin ilk anlarından itibaren de filmin aslında 1940 yapımı Rebecca’nın yeni bir versiyonu olmadığını, 1938 yılında yayımlanan romanın farklı bir uyarlaması olduğunu anlıyoruz. Yönetmen, Hitchcock’un tam tersi ışık-gölge oyunlarına çok takılmıyor. Gerilimi filme çok fazla yüklemiyor. Manderley Malikanesi’ni 1940 yapımı filmdeki gibi göstermek yerine Mrs. de Winter’ın kendini bir türlü huzurlu hissedemediği, büyük ve soğuk bir ev gibi gösteriyor. Mrs. de Winter, büyük bir aşkla evlendiği kocasıyla kendini bir türlü mutlu hissedemediği bu malikane, zamanla sınıf farkının da temsili oluyor.

Korku ve gerilim filmlerinde ölüler bir şekilde varlıklarını devam ettirir ve özellikle kendileri yerine gelen kişilerin dünyasını olumsuz yönde etkilemeye başlarlar. Rebecca filminde de bunu izliyoruz. Film boyunca Mrs. de Winter’ın Rebecca’ya karşı verdiği mücadele hakim. 1940 yapımı Rebecca’da ürpertici karakteriyle izlediğimiz kahya Mrs. Danvers da bu filmde yine Rebecca’nın temsili olarak karşımıza çıkıyor.

Genel olarak baktığımızda ilk uyarlamayı izlemeyenler için hikayesi değişik gelebilir ancak ilk filmin kendine özgü anlatımının olması ve her şeyden önce bir tür yönetmeni olan Alfred Hitchcock’un özgün bakış açısıyla çekilmiş olması nedeniyle bambaşka bir yerde olduğunu söyleyebilirim. Özellikle ilk uyarlamayı izleyenleri yakalayabilecek bir film değil. Filmde üslupçu ve çok daha modern bir yaklaşım benimsenebilirdi. Bu anlamda film, tam olarak ne olduğunun belli olmadığı bir yapım haline gelmiş.

Yönetmen Ben Wheatley ve ekibi, hikayeye özgün bir dokunuş ve kişisel bir etki bırakamasa da 1940 Rebecca’sına kıyasla gerek görüntü gerek sanat yönetimi açısından farklı bir çerçeve oluşturmayı kesinlikle başarmış.

Yazının devamı...

Sosyal İkilem

6 Ekim 2020

Merhaba,

Bu yazımda günümüz sorunsalını bütün yönleriyle ortaya koyan bir belgesel filmden bahsetmek istiyorum. Faydalarını çokça gördüğümüz ancak zararlarından da kendimizi korumaya çalıştığımız sosyal medya ağının günümüz şartlarındaki etkilerini bütün yönleriyle ele alan ‘The Social Dilemma’ nın hakkını vermeden olmaz.

Belgesel, özellikle pandemi sonrası büyük çoğunlukla dijital çağın nimetlerinden yararlandığımız şu günlerde sosyal medyanın faydaları yerine zararlarına agresif bir şekilde yaklaşan adeta önlem alınmadığı takdirde dünyayı daha kötü günlerin beklediğini anlatan bir film.

9 Eylül’den beri Netflix’te yayınlanan belgesel, dediğim gibi mutlaka izlenilmesi ve üzerinde düşünülmesi gereken bir film. Belki izledikten sonra çok abartıldığını düşünebilirsiniz ancak detayına indiğimizde ve biraz irdelediğimizde aslında bizi gerçeklerle yüzleştiren bir belgesel olduğuna kanaat getirebilirsiniz.

Sosyal medyanın faydalarını düşündüğümüzde en basit hatlarıyla; online alışveriş yapmak, uzun zamandır görüşemediğimiz insanlarla iletişim halinde olmak ve sosyal medya hesapları üzerinden yaşantılarını takip etmek, belirli bir konuda düşünce birliği oluşturmak, fikirlerimizi tek bir paylaşımla çok sayıda insana iletmek, seyrettiğimiz filmleri, okuduğumuz kitapları paylaşmak, kültür-sanat etkinliklerine ulaşmak ve bunun gibi bir sürü eylemi yapmak tek bir cihazla mümkünken, zararlarını sorgulamamız tabii ki çok da aklımıza gelmiyor. İşte bu noktada ‘The Social Dilemma’ devreye giriyor ve adeta bize 'silkelenin' diyor!

Aslına bakarsak günümüzde çoğu toplumsal olay ve sorun bir nevi sosyal medyanın da etkisiyle ses buluyor ya da yayılım gösteriyor. Kadına şiddetin boyutu, intiharların çoğalması, benzer vakaların artması vb. gibi birçok olay bir yönüyle paylaşımlarla da besleniyor. Oturup sorguladığımızda faydasını görürken aslında toplumu nasıl da yönlendirdiğine şahit oluyoruz sosyal medyanın… Gündelik hayatta aldığımız cihaz ya da araçlar bizden para kazanmaz, belirli bir ücret karşılığı alırız ve kullanırız. Ancak sosyal medyaya baktığımızda bizden para kazanan bir yapısı olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu anlamda bile bizi yönlendiren ve insanı gelir kaynağı yapan bir yapıya sahip. Bu durumdan, farkında olarak ya da olmayarak çok da şikâyetçi olduğumuz söylenemez; dediğim gibi faydasını görürken, bilgilerimizi daha doğrusu bizi kullanan bir sistem. İşte bütün bu durumlara dur diyen, hatta bazı kesimin tepkisini çekebilecek bir belgeselden bahsediyorum.

The Social Dilemma, birçoğumuzun aklındaki alternatif özgür medya fikrinin geldiği noktaya parmak basıyor ve bu yapıya ağır suçlamalar yapmaktan asla kaçınmıyor. Filmde, ekran bağımlılığı ve asosyalleşmenin yanı sıra insanın sosyal medyanın acımasız yönüyle yaşamaya hazır olmayan bir canlı olduğuna değiniliyor. Sosyal medya hesapları üzerinden düşük ‘like’ ve kötü yorumlara maruz kalan özellikle ergenlik çağındaki gençlerin psikolojilerine ve genç kız intiharlarının artmasına da değiniliyor.

Film boyunca birçok kişinin kameralar karşısına geçip sosyal medyanın tehlikelerini anlattığı filmde, sosyal ağların siyasi kutuplaşmalar üstündeki gücüne, pandeminin uydurma olduğu ve hatta maskelerin zararlı olduğuna inananların sayısının artmasında bile sosyal medyanın etkili olduğuna değiniliyor. Doğru mu? Tabii ki evet!

Yazının devamı...

Tek

26 Ağustos 2020

Herkese Merhaba,

Sinemanın tarih boyunca daha çok toplumsal olaylardan beslendiği ve senaryoların bu doğrultuda üretildiği gerçeğini göz önünde bulundurduğumuzda Covid 19 pandemisi sonrasında salgınları konu alan senaryoların önümüzdeki yıllarda artması kaçınılmaz.

Her toplumsal olay senarist ve yapımcılara ilham olmuş, hatta tarihte dünya savaşları yaşanırken ve sonrasında sinema gerek kuramlar olsun gerek senaryolar olsun hep bir şekilde dünyada yaşanan olaylardan beslenerek yol almıştır.

Son yaşadığımız dönem de önümüzdeki yıllardaki senaryolara şekil verecek ve pandemi hikayelerine şahit olacağız şimdiden belli. Tabii sinemacılar önceki yıllarda da olduğu gibi dünyayı kısa sürede karanlığa sürükleyen salgın filmlerinden vazgeçmeyecek çünkü izleyici bunu seviyor. Filmin sonuna kadar ne olacağını merak ettiğimiz, olaylardaki kaosların nasıl çözüleceğini ve bir kahramanın çıkıp insanlığı kurtardığı filmleri soluksuz izliyoruz. Kısacası distopik salgın hikayeleri favorimiz.

Bu anlamda daha önce izlediğim ancak yazamadığım bir filmi sizlerle paylaşmak istiyorum. Amerikalı yönetmen Takashi Doscher’in yazıp yönettiği ‘Only’ (Tek) filmi, Covid 19 pandemisi öncesinde çekilen bahsettiğimiz kategoride bir film. Film senaryosu gereği tabii ki yaşadığımız virüs ve karantina sürecinden daha farklı daha ağır. Karantinayı yaşama şekilleri bile daha zor; suları kaynatıyorlar, sürekli konserve tüketiyorlar ve hatta telefonları bile poşetlerin içinde kullanıyorlar. Filmdeki virüs insanlara dünyanın yakınından geçen bir kuyruklu yıldızdan gelen kül yağmurlarıyla bulaşıyor. Virüsün adı HNV 21 ve enteresan olan şey virüsün erkeklere hiçbir etkisi olmazken, virüsün bulaştığı kadınlar bir bir hayatlarını kaybediyor. Film salgın boyunca ev karantinasında olan ve dünyadaki salgının etkilerini, gelişmeleri televizyondan takip eden bir çiftin yaşadıklarına odaklanıyor. Film boyunca merak öğesi, beklenmedik olaylar ve paralel kurguyla Eva (Freida Pinto) ve sevgilisi Will’in (Leslia Odom Jr.) hikayesini izliyoruz.

Eva salgın başladığında herkes gibi ev karantinasına giriyor. Karantina günlerini olabildiğince dikkatli geçirerek HNV 21’den korunmaya çalışıyor. Tabii ki aynı zamanda da dünyadaki gelişmeleri de televizyondan takip etmeye devam ediyor. Karantina devam ederken devlet bir süre sonra bir proje gerçekleştirmeye karar veriyor. Projenin adı, Embriyo Projesi. Bu proje kapsamında devlet, virüsten sağ kalan bütün kadınları belli bölgelerde toplama kararı alıyor. Amaç, dünya üzerindeki en son kadın ölmeden önce insan soyunu kurtarmaya çalışmak. Bu proje yürürlüğe girdikten sonra Eva ve diğer hayatta olan kadınlar için tam bir hapishane hayatı başlıyor. Zaten karantinada kendini tutsak gibi hisseden Eva, dışarı çıktığında ise diğer kadınların da yaşadığı üzere herkesin peşinde olacağını adeta bir av haline geleceğini biliyor. Çünkü projeden kaçan kadınları ihbar edenlere 2 milyon dolara yakın ödül veriliyor. Filmde Eva’nın tek isteği özgürlük… Karantina süreci, sevgilisi Will’in onu aşırı koruyucu tavrı ve en sonunda da devletin yaptığı projeden kaçış onu özgürlüğünden iyice uzaklaştırıyor. Filme genel olarak bakarsak kadınsız bir dünyanın ne kadar umutsuz olacağının anlaşılması açısından önemli bir film.

Filmin final bölümünde ise Eva’nın özgürlüğünün peşinde koşmasının onu bambaşka bir yere götürdüğünü görüyoruz. Karakterin bazı davranışlarını çözebiliyoruz evet ancak içinde neler hissettiğini anlayamıyoruz. Bu anlamda çok da iyi yazılmış bir karakter olmadığı düşüncesine kapılıyoruz.

Yönetmen, paralel kurguyla bizi farklı zamanlara götürüp getirse de, montaj anlayışı ve kamera kullanımıyla kusursuz bir film çekse de, devletin embriyo projesinin kadınlar üzerindeki baskısını ortaya çıkararak toplumsal bir yaraya parmak basıyor ancak duygusal anlamda bizi filmin içine çekmeyi başaramıyor.

Yazının devamı...

Yeni normal film festivalleri

9 Ağustos 2020

Herkese Merhaba,

Covid 19 sürecinin gelgitlerini yaşarken, tabii ki sektörlerinde nasıl etkilendiklerini analiz etmeden geçemiyoruz. Birçok sektör halen salgının yaralarını sarmaya çalışırken, bir yandan da vaka sayılarının yeniden artması eski karantina günlerine dönme endişesini yaşatmıyor değil. Çoğu sektör önlemler doğrultusunda bir şekilde toparlanmaya çalışırken, pandemi sürecinin tüm dünyada en çok etkilediği sinema sektörü halen çaresiz durumda…

Şöyle genel anlamda baktığımızda tarih boyunca bir takım teknolojik gelişmelere karşı mücadele veren sinema sektörü ilk kez pandemi karşısında çaresiz kaldı. Mesela televizyonun icadıyla birlikte sinema salonlarının kapanacağı, televizyonun sinemayı bitireceği düşünüldü. Sinema salonları 1950’li yıllardan itibaren televizyona karşı mücadele verdiler. Sonraki yıllarda ise video ve DVD’ye karşı direndiler, korsan film satıcıları da cabasıydı. Son yıllarda ise streaming kanallarıyla rekabet ettiler, ancak pandemi sürecinde çaresiz kalarak bu film izleme platformlarına bayrağı kaptırdılar. Tabii ki bu anlamda sinema sanatının da icra edilişi tartışılır. Bu ayrı bir başlık tabii ancak değinmeden geçemeyeceğim. Edison ve Dickson Kinetoskop’u icat ettiklerinde teknik donanımı gereği ve bir takım sıkıntılarından dolayı toplu film gösterimine elverişli olmadığı için sinemanın icadı olarak kabul edilmedi. Ne zamanki Lumiere Kardeşler (Auguste ve Louis Lumiere) Sinematograf’ı icat etti işte o zaman sinema sanatı keşfedilmiş oldu çünkü Sinematograf cihazı toplu film gösterimine elverişli bir donanıma sahipti. Sinema toplu gösterimin olduğu beyaz perdeye aktarılan ve her zaman böyle olması gereken bir sanat. Dediğim gibi ayrı bir başlık olarak düşünsek de değinmeden geçmek istemedim.

Evet, sinema salonları bu süreçle mücadele ederken, her yıl büyük bir heyecanla gerçekleşen sinemanın ‘en’lerinin belirlendiği film festivalleri de tabii ki pandeminin gölgesinde kaldı. Her yıl ağustos ayı sonu, eylül başı gerçekleşen ve bu sene 2-12 Eylül tarihleri arasında pandeminin en ağır geçtiği ülkelerden İtalya’da gerçekleşecek olan Venedik Film Festivali, sinema sanatına karşı gelişen mevcut tedirginliğin kırılması için büyük bir adım olacak. Festival yetkililerinin ısrarla etkinliğin yapılacağını söylemesinin ve ertelenmesinin düşünülmemesinin sebebi de sinemanın bu zor günlerinde ayakta kalmasını sağlamak. Tabii ki festival, yeni normal kuralları çerçevesinde gerçekleşecek; kuşkusuz daha az sayıda film gösterilecek ve izleyici katılımları kısıtlı olacak. Basın mensuplarına da online film izleme imkanı sunulacak.

Venedik’in hemen ardından ise Toronto Film Festivali gerçekleşecek. Tabii ki Toronto Film Festivali’nin de öncelikli amacı hem 44 yıllık geleneği sürdürmek hem de sinema sanatını ayakta tutmak için katkı sağlamak. 10-19 Eylül tarihleri arasında düzenlenecek olan festivalde yaklaşık 50 film, hem salonlarda seyirci katılımıyla hem de online olarak gösterilecek. Tarihinde ilk kez dijital platformlar üzerinden gösterimlerin yapılacağı festivalde, çevrimiçi söyleşiler ve özel etkinlikler de yer alacak.

Toronto Film Festivali’nin ardından İspanya’nın önemli film festivali San Sebastian gerçekleşecek. 18-26 Eylül tarihleri arasında gerçekleşecek olan festivalde pandemi sürecinin en ağır dönemine denk geldiği için bu yıl gerçekleştirilemeyen Cannes Film Festivali’nin ‘Resmi Seçkisi’nden 5 film yer alacak. Festival gerçekleşemese de festival yönetimi açıkladığı bu seçkiyle bu filmlerin her anlamda önünü açtı. Böylelikle film sektörüne de bu süreçte önemli katkıda bulundu.

Ülkemizde gerçekleştirilen festivallere baktığımızda ise İstanbul Film Festivali’nin pandeminin ilk günlerine denk gelen ve en basit yolun seçilerek festivalin ertelenmesi yerine çevrimiçi seçkiler ve yarışmalarla koşullara teslim olmaması tabii ki takdire şayan! Antalya Film Festivali’nin ise hazırlıklarının başlamış olması da bu süreçte sinema sektörü için önemli bir gelişme. 3-10 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan festivalin başvuruları başladı. Tabii ki festivaller yine yeni normal kuralları çerçevesinde gerçekleşecek.

Bu süreçte sinema sektöründe bu gelişmelerin olması tabii ki yapımcılar, sinema salonları ve bu sektörde yer alan herkes için umut verici. Her şeyden önce sinema sanatının gerçek anlamda yeniden icra edilmesi için de önemli bir adım.

Yazının devamı...

Dangerous Lies

15 Temmuz 2020

Herkese merhaba,

Hayatımızın değiştiği, dijital çağa geçişin pandemiyle tam olarak başladığı şu günlerde sinema salonlarında özgürce film izlediğimiz zamanları hepimiz özler olduk…

Tabii ki sadece sinema salonlarında normalleşmiş bir şekilde film izlemeyi değil, hayatımızın eski düzenini, koronasız günleri, özgürlüğümüzü her şeyi… Bu sürecin tam anlamıyla ne zaman sona ereceğini bilemiyoruz. Tek bildiğimiz şey yeni düzene kendimizi adapte etmek zorunda olmamız. Eski yazılarımdan birinde ‘sinemanın mabetleri’nden bahsetmiştim. Bu süreç sona ermez de yeni dalgayla birlikte yasaklar devam ederse sinema varlığını dijital ortamlarda sürdürmeye devam ederse acaba tüm salonlar bir mabed gibi mi anılacak? Umarız sinemaseverler olarak yine aynı heyecanla salonları doldurduğumuz günler gelir…

Evet; filmler, diziler uzun zamandır zaten dijital platformlardaydı. Bizler de sinemaya gitmemizin haricinde zevkle bu platformlardan yeni çıkan filmleri, dizileri izliyorduk. Pandemi sürecinde bu platformlardaki üretimler de tabii artış gösterdi. Ancak bu platformların ve streaming servislerin yeni film taleplerine yetişmeleri pek de mümkün gözükmüyor. Zaten şu süreçte yapımcılar da sinema salonlarında gösterime sokmak istedikleri filmleri ellerinde tutuyorlar. Bu durumun gelişmesinde tabii ki salon işletmecilerinin taleplerinin de büyük etkisi var. Pandemi süreci uzadıkça sinema salonlarında özgürce virüs stresi olmadan film izleme dönemine geçilmediği sürece (sinema salonlarının açılmasına rağmen eskisi gibi rahat ve virüs tedirginliği olmadan salonların dolması pek de mümkün değil) dijital platformlarda sinema sanatı varlığını sürdürecektir.

Netflix ve diğer dijital film-dizi platformları yeni yapımlar konusunda hızla gelişme gösterirken,bu yazımda olayların hızlı akışı içinde nereye varacağını merak ettiğimiz, filmi sonuna kadar izleyeceğimiz ve sonrasında da bu tarz filmlerde olduğu gibi hatırlamayacağımız yapımlardan ‘Dangerous Lies’ filmini eleştirmek istiyorum.

Filmin başrolünde Camila Mendes (Katie) ve onun üniversite öğrencisi eşini canlandıran Jessie T. Usher (Adam) oynuyor. Filmin açılış sahnesi bir kafede geçiyor. Adam, bir silahlı soygun esnasında hayatını tehlikeye atıyor ve Katie de bu duruma şahit oluyor. Filmin ikinci sahnesinde ise olay örgüsünün 4 ay sonrasına geçiş yapıyoruz. Katie, yaşlı ve kendi ihtiyaçlarını karşılayamayan, bakıma muhtaç olan Leonard’ın (Elliott Gould) evinde çalışmaya başlıyor. Çiftin maddi durumu iyi değil, çalışmak zorundalar ve saldırı gecesinden dolayı da Katie, Adam’a oldukça kızgın. Leonard, çifte yardımcı olmak için kurallara aykırı olsa bile Adam’ı da bahçıvan olarak işe alıyor. Kurallara aykırılıktan kastettiğim; Katie, bir ajansa bağlı olarak evlerde yardımcılık yapıyor. Dolayısıyla eşinin de bağımsız aynı evde çalışması ajansın kurallarına aykırı. Filmin sonraki sahneleri de senaryonun gerektirdiği üzere olay örgüsü çerçevesinde akıyor. İzlemek isteyenler olursa diye çok da detay vermeyeyim.

Bu arada bahsetmişken bence filmdeki en iyi performans Elliot Gould’a ait. Yenilikçi Amerikan sinemasının önemli oyuncularından Gould, Leonard karakterinde yine başarılı bir performans sergiliyor ve filmin derinlik sorunsalını bir nebze de olsa kırıyor.

Filmde olaylar, yapım unsurlarından izleyiciyi en çok etkileyenler olan gerilim ve gizem çerçevesinde bir suç hikayesi olarak devam ediyor. Bu aşamada tabii ki senarist ve yönetmeni de ele almak lazım. Filmin senaryosunu yazan

Yazının devamı...