Köklerdeki Yaraya Dokunmak

10 Ağustos 2022

Evet… ‘Kök hastaysa dallar tedavi edilemez’ Zeytin Ağacı dizisinin temasını bu cümle temsil ediyor. İnsanı içsel yolculuğa çıkaran ve kökenini sorgulatan bir yapım Zeytin Ağacı. Senaryosunu Nuran Evren Şit’in kendi hayatından esinlenerek yazdığı 2022 Netflix yapımı dizinin yönetmen koltuğunda Burcu Alptekin var. Oyuncu kadrosuna baktığımızda ise Tuba Büyüküstün (Ada), Murat Boz (Toprak), Seda Bakan (Leyla), Boncuk Yılmaz (Sevgi), Füsun Demirel (Muko), Serkan Altunorak (Selim), Fırat Tanış (Zaman)’ı görüyoruz ve tabii ki Fırat Tanış ve Füsun Demirel’in oyunculuklarına yine hayran kalıyoruz. Seda Bakan’dan da bahsetmeden geçemeyeceğim. Leyla karakterinin hakkını sonuna kadar vermiş. Enerjisi, olaylara karşı duruşu ve davranışlarıyla karaktere en gerçekçi şekilde can vermiş.

Dizide olay örgüsünün temelinde Ada, Leyla ve Sevgi karakterleri var, karakterlerin kendi içsel yolculuklarını izliyoruz. Bu üç kadın, birbirlerinden tamamen farklı ancak ortak noktaları geçmişleri. Üç farklı yaşantı, üç farklı kadın. Geride bıraktıkları ve geride bıraktıklarıyla bir türlü barışamamaları asıl sorunları. Geçmişlerindeki kodların hayatlarını etkilemesi ve bu izleri bugüne getirmeleri. Çıkış noktaları ise Zaman Bey. Görüntü itibariyle de farklı karakterler; saç renklerine kadar farklılar. Ada esmer, Leyla sarışın, Sevgi kumral. Ada doktor, Leyla sosyal medyada fenomen olma hayalinde, Sevgi ise avukat. Bu üç kadın karakterin fedakarlıkları, özel hayatları, geçmişlerindeki izler, tercihleri ve olaylara karşı verdikleri tepkiler de tabii ki farklı; Ada olayları daha mantık çerçevesinde değerlendirirken, Leyla daha umursamaz görünüyor, Sevgi ise her zaman umutlu. Karakterlerin isimlerine baktığımızda ise yine yaşantılarını destekleyen bir temsil söz konusu. Ada’nın affetmeyle ilgili sorunları var asla affedemiyor ve dizinin sonunda da yine yalnız kaldığını görüyoruz. Adeta denizin ortasında ıssız bir ada gibi. Sevgi’ye baktığımızda ise adı gibi sevgi dolu, umutlu ve anneye oldukça bağlı. Leyla’ya baktığımızda ise daha rahat davranışlarının altında aslında sorumluluk ve sevdiklerine bir şey olacak korkusu var. Ancak Ada ve Sevgi gibi bunu yoğun duygusal dışavurumla yapmıyor. Umursamaz ve tabir-i caizse ‘laylaylom’ tavrıyla olayların üstesinden gelmeye çalışıyor. Bu ters köşeyi karakterin isim seçiminde de görüyoruz. Leyla ismi, gür ve siyah saçlı kadın anlamına gelirken dizideki Leyla sarışın bir karakter. Biz dizide bu üç kadın karakterin, birbirlerinden farklı yaşantılar içinde yaptıkları ya da yapmadıkları seçimlerin sonuçlarını birbirlerinde görmelerine şahit oluyoruz. Bu da filmin olay örgüsünü güçlü kılan en önemli unsur.

Hikayenin başlangıç noktası Sevgi’nin kanser hastalığından dolayı Cunda’da bir tedavi yöntemi bulması. İstanbul’da hayatlarına devam eden üç kadın karakterin yaşantıları bir şekilde Cunda’da birleşiyor. Leyla’nın kocası dolandırıcılıkla suçlanıyor, Ada ameliyat esnasında yaptığı bir hata sonucu istifa ediyor ve aynı zamanda eşi tarafından aldatılıyor, Sevgi ise sorun yaşadığı işinden sağlık sorununun anlayışla karşılanmaması sonucu kovuluyor. Cunda’daki tedavi yöntemi ise son zamanlarda revaçta olan aile dizimi terapisi. Aile dizimi kavramı ve terapisi, 1990’lı yıllarda Almanya’da çıkmış bir terapi yöntemi; eril ve dişil atalardan yola çıkılarak kökendeki yaraların tedavi edilmesini, adeta geçmişle barışmayı sağlayan bir yöntem. Çünkü günümüzde yakalandığımız tüm hastalıkların ve davranışların kökeninde geçmişimizden gelen kodların olduğuna inanılıyor. Evet, Sevgi bu tedavide Zaman Bey ile tanışıyor ve Zaman Bey, bu üç kadının hayatını değiştiriyor. Dizinin olay örgüsü bu şekilde gelişiyor. Dizinin her bölümünde bir karakterin geçmişine gidiyoruz ve içsel yolculuğuna çıkıyoruz. Her bölüm, diğer bölümde hikayesini izleyeceğimiz karakter ile sonlanıyor ve her bölümün açılış sahnesi hikayesini izleyeceğimiz karakterin geçmişine yolculuk sekansıyla başlıyor.

Aile dizimi terapisi seanslarında her karakter geçmişindeki yarayla yüzleşiyor ve bir şekilde kökendeki yarayla barışmaya çalışıyor. Kökendeki yaraların geneli eril ve dişil ilişkileri. Karakterlerin kimi ataları eski dönemde uğradığı tecavüz sonrası baba tarafından öldürülüyor kimisi de daha çocukken babasının gözleri önünde öldürülmesini izliyor. Kaçış esnasında bir erkek tarafından başına vurularak kayıktan denize atılan anneanne de var, suçsuz yere katil damgası yiyen dede de var. Kökendeki bu olayların tümü karakterlerin yaşamlarında bir yara ve bu yaralarla yüzleşerek, geçmişten bugüne getirdikleri bir takım izleri de silme şansları oluyor. Bu yaraların temeli aile. Atalarda açılan yaralar ailenin diğer üyeleriyle bugüne gelebiliyor ki dizi boyunca bu olaylara şahit oluyoruz. Çünkü kökler birbirlerine görünmez bağlarla bağlı ve köken-aile açılımı bu anlamda önemli. Karakterlerde de gördüğümüz üzere dişil yanı reddetmek, sevgiyi hayat boyu gösterememek olarak karşımıza çıkıyor. Eril yan ise baba ve eril yanı kabul etmemek bereketin olmaması demek.

Burada kilit isim Zaman Bey. Zaman Bey’in de bir hikayesi var. Zeytin Ağacı ismi de buradan geliyor. Zaman Bey’in köken-aile açılımı hikayesinde bir zeytin var. Dizinin her bölümünü izlerken adeta bu zeytin ağacı dallarıyla bizi sarıyor. Çünkü her defasında yeni bir kökten çıkan dalların hikayesini izliyoruz. Aynı zamanda zeytin ağacının köklerinin kuvvetli ancak dallarının narin olması da diziye adının verilmesi anlamında yol gösterici olmuş olabilir. Zaman Bey, dizide kurtarıcı rölünde. Kendisinin de yolu benzer bir hikayeden Cunda’ya düşüyor. Aslında kendisi bir tıp doktoru ancak bunu dizide sonradan anlıyoruz. Ada ile sürekli görüş ayrılıkları yaşıyorlar çünkü Ada, Zaman Bey’in yaptığı terapileri kabul etmiyor ve tıbbın tedavileri dışında bir şeyin iyileştirici olabileceğine inanmıyor. Elinin titremesinin geçmesiyle de Zaman Bey’e hesap soruyor ve olanlara anlam veremiyor. Bir yandan da Zaman Bey, doktor olmasına rağmen bu tedavi yöntemini tercih etmiş ve insanların kökteki yaralarına dokunmayı amaçlıyor. Zaman Bey’in de Ada’ya bir sorusu bu mücadeleyi aslında özetliyor; ‘Yorulmadın mı bu savaştan?. Dizide bir süre sonra herkes Zaman Bey’in yaptığına inanmayı ve güvenmeyi öğreniyor. Eril ve dişil atalarındaki yaralarla barışıyorlar ve kendilerine bir yol çizmeye başlıyorlar. Leyla ve eşi, Ada ve eşi aynı zamanda da eski erkek arkadaşı Toprak, Sevgi ve Tevfik; bakıldığında hepsi ikili ilişkilerinde eril ve dişil atalarından farkında olmadan bugüne getirdikleri kodlarla hareket ediyorlar. En sonunda da kararlarıyla kendilerine bir yol çiziyorlar.

Hikaye güzel; geçmiş ve gelecek arasında köprü kuruyor. Ana hikayenin etrafında dönen yan hikayeler diziyi oldukça besliyor. Beklenmedik olaylar, flashback’ler, merak unsuru dizinin her anında mevcut. Senaryodaki dramatik yapının kurulması sürükleyici ve olay örgüsünün diri tutulması anlamında unsurlar başarıyla yerleştirilmiş. Her bölüm birbirinden bağımsızmış gibi başlasa da her yeni bölüm bütündeki parçaları birleştirmemizi sağlıyor. Kullanılan mekanlar, sinematografik tasarım, göstergebilimsel açıdan kamera açılarının kullanımı ve karakterlerin konumlandırılması senaryoyla bütünlük içinde ve duyguyu tam anlamıyla seyirciye aktarıyor. Ancak bazı sahnelerde duygu aktarımının zayıf olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Özellikle Ada karakterinde zaman zaman duyguyu aktaramama durumu hissettim. Seçilen mekanlar ise -özellikle karakterlerin yaşadıkları yerler- yine karakterleri yansıtan şekilde seçilmiş. Domestik alan olarak tanımladığımız ev içi uzamının kullanımı, Ada karakterinde daha feminen, Leyla karakterinde daha renkli ve Sevgi karakterinde daha sıcak ve anaç. Dekor ve kostüm açısından da sanat yönetimi yine hikayeyi kusursuz bir şekilde tamamlamış.

Zeytin Ağacı, 8 bölümlük ilk sezonuyla Netflix’te yayında. Kökenine doğru yolculuğa çıkmak isteyen ve bu yolda Ada, Sevgi ve Leyla’nın hikayesini merak edenler mutlaka izlesin. Açıkçası bu serüven benim oldukça ilgimi çekti.

8/10

Yazının devamı...

Bir üs, 16 nükleer füze ve bir kadın

24 Haziran 2022

Evet; bir üs, 16 nükleer füze ve bir kadın... Tipik Amerikan aksiyon filmi olay örgüsünün baş öğeleri olduğunu düşünmeden edemiyoruz. Aynen öyle! 2022 Amerika-Avustralya yapımı olan, yönetmen koltuğunda Matthew Reilly’nin oturduğu Interceptor (Önleyici), aksiyon filminin bütün insanüstü unsurlarını taşıyor. Başrolleri Elsa Pataky ve Luke Bracey’nin paylaştığı Interceptor filminde bir kadın yüzbaşının tüm Amerika’yı tek bir üs üzerinden 16 nükleer füzeden nasıl kurtardığını nefesimizi tutup izliyoruz.

Filmin karakteriyle başlarsak eğer; iki ana karakter üzerinde konuşmamız mümkün. Bir kadın yüzbaşı ve Amerikan Rus ajanı bir asker. Yüzbaşı JJ Collins (Elsa Pataky), korkusuz, dövüş sanatlarında usta ve asla pes etmeyen bir kadın asker. Alexander Castle (Luke Bracey) ise Amerikan Rus ajanı ve Amerika Emanet Fonu milyarderinin oğlu. Para karşılığında Rusya ile anlaşıp Amerika’yı 16 nükleer füze ile haritadan silmeyi planlıyor. Kendine göre sebepleri var. Babasının yaşadıklarından dolayı Amerika’ya düşmanlığı var ve bu yolda Amerika’nın haklarını yediğini düşünen ve ülkenin eski ülke olmadığına inanan birkaç Amerikan askerini de ihanete sürüklüyor. Söylemleri; ‘Amerika söylenmiş en büyük yalan. Onu silip yeniden başlamak lazım. Enkazdan daha düzgün bir Amerika yapabiliriz.’ Evet, filmin olay örgüsü bu unsurlar çerçevesinde ilerliyor.

Rusya’dan Amerika’ya bir füze fırlatıldığında füzenin Amerika’ya ulaşması 24 dakika sürüyor. Bu füzenin bir üsten füzesavar fırlatılarak durdurulması ise 12 dakika sürüyor. Amerika’da bu füzeleri imha edecek sadece iki üs var. Bir tanesi Pasifik Okyanusu’nun ortasındaki SBX-1 üssü bir diğeri de Alaska’daki üs. Alaska’daki üs Rus ajanlar tarafından yok ediliyor. Sadece SBX-1 üssü kalıyor ve Yüzbaşı JJ Collins, bu üs üzerinden Amerika’yı Rus ajanları tarafından çalınan 16 nükleer füzeden kurtarmak için mücadele veriyor.

Filmin ilk sahnelerinde füzelerin çalınmasını ve Yüzbaşı Collins’in görevinin başına SBX-1 üssüne yola çıktığını izliyoruz. Collins, görevine bir süre ara vermiş bir asker. Bunun sebebini de üsse gittiğinde odası gösterildiğinde araya giren flashback’te anlıyoruz. Günümüzde kadınların sorunsalına parmak basılıyor; taciz! Bir kere daha tacizin ülke, ırk, kıdem fark etmeksizin tüm kadınların başına geldiğiyle yüzleşiyoruz. Feminist izler taşıyan bu aksiyon filminde karşımıza yapılan tüm haksızlıklarla baş etmiş, ne olursa olsun doğrudan vazgeçmemiş bir kadın yüzbaşı çıkıyor. Film boyunca kadınların maruz kaldıkları bu muamelenin meslek, eğitim seviyesi vb. demografik öğeler fark etmeksizin her kesimde olduğu vurgulanıyor. Yüzbaşı Collins, bir korgeneral tarafından tacize uğruyor. Korgeneral Pentagon’da önemli bir isim. Collins, tacize boyun eğmiyor ve durumu belgeleyip korgeneral görevinden alınınca da tüm ordunun ve ülkenin hedefinde oluyor. Öylesine ki; hakaretler, tehditler, gönderilen maillerin ardı arkası kesilmiyor ve en sonunda Collins intihara kalkışıyor. Çünkü tacizde kimse gerçeğe bakmıyor ve körü körüne suçlanıyor. İşte bu olaylardan bir zaman sonra bir üs için görevlendiriliyor ve işine geri dönüyor. Görevi büyük, Amerika’yı 16 nükleer füzeden korumak.

Filmde olaylar gelişirken tabii ki mantıksal hatalar da gözüme çarpmadı değil. Teknik anlamda dövüş sahneleri bir aksiyon filmine göre çok zayıf ve inandırıcı değil. Üstelik her aksiyon filmin de olduğu gibi insanüstü bir güç mevcut. Hele ki bir anda üssün denize açılan alt kapısından bir ninjanın fırlayıp Collins ile bir anda dövüşmeye başlamasını aklım almadı. O uçsuz bucaksız denizden nasıl çıktı da üsse tırmandı ve bir anda mücadeleye girişti, mantık dışı bir durum. Amerikan Rus ajanlarını bir bir etkisiz hale getirip, üssün kontrolünü bir şekilde ele geçirip Amerika’yı 16 nükleer füzeden son anda kurtaran Collins’i ‘yok artık’ diyerek izliyorsunuz. Klasik Amerikan aksiyon filmi. Bir de duyguyu aktarma açısında da zayıf buldum. Özellikle Collins karakterini. Üssü teslim etmesi için babası ele geçiriliyor ve babasının öldürüldüğünü sanıyor. Buna dair de bir görüntülü görüşme yapılıyor. Filmin sonunda Collins, kurtarılıp hastaneye yatırıldığında hastane odasına bir anda babası giriyor. O andaki duyguyu yansıtması karakterin o kadar zayıf ki izlerken eminim seyirci baba karakterini gördüğüne daha çok sevinmiştir. Ancak en beğendiğim sahne şuydu; Collins, üssün üst tarafında füzeleri durdurduktan sonra Rus ajanıyla mücadeleye giriyor ve onu bir şekilde etkisiz hale getirirken Rus denizaltısı ajanı almaya geliyor. Denizaltıdaki komutan ajanı vuruyor ve Collins’e saygı duyduğunu belirtircesine selam veriyor ve gidiyor. Güzel bir ters köşe olmuş, olmasın mı? Sen tek başına kaç tane Rus ajanını alt et, üstelik içeriden de hainler onlarla birlik olsun, yani böyle bir mücadeleye giriş ve sonunda başarılı ol. Böyle bir durumda tüm dünya saygı duyar sadece düşman tarafı değil ki öyle de oluyor. Hakaretler, tehditler alan Collins’in hastane odası adeta çiçek bahçesine dönüşüyor. Bütün ülkeden teşekkür mektupları, iyi dilek mesajları geliyor da geliyor. Devlet başkanı, bütün ordu ve ülke Collins’e minnettar oluyor.

Hikâye güzel, feminist izler taşıyan bir aksiyon filmi. Tipik Amerikan aksiyonundan beklediğiniz her şeyi alıyorsunuz, abartılı sahneler dışında. Çekimler ise tabii ki kusursuz. Çerçeveler, kompozisyonlar yine Amerikan aksiyon filmlerinin ne kadar başarılı olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Sinematografik tasarım tam anlamıyla filmin türünün hakkını veriyor. Aksiyonu seviyorsanız ve soluksuz bir film izlemek istiyorsanız, kendinizi sinemanın düş dünyasına bırakıp, abartılı sahneleri çok da sorgulamadan Interceptor filmini izleyebilirsiniz.

Film, Netflix’te halen yayında. İyi seyirler.

Sevgiler,

Yazının devamı...

Feminist izler taşıyan bir aksiyon filmi: Kod 355

18 Nisan 2022

Kusursuz prodüksiyonu, güçlü oyuncu kadrosu ve kadın ajanlar üzerinde şekillenen olay örgüsüyle 2022 ABD yapımı Kod 355 (The 355), uzun zaman sonra izlediğim bana göre sezonun en iddialı aksiyon filmlerinden biri.

Aksiyon türünün bütün özelliklerini taşıyan ve izleyici beklentilerini karşılayan filmin yönetmen koltuğunda Simon Kinberg, senaryoda ise Theresa Rebeck bulunuyor. Filmin oyuncu kadrosunda da oldukça iyi isimler bulunuyor. Penelope Cruz,Jessica Chastain, Lupita Nyong’o, Fan Bingbing ve Diana Kruger, kusursuz oyunculuklarıyla aksiyon film türünün hakkını veriyorlar. Ancak prodüksiyon ve oyuncu kadrosuna rağmen hikayede zayıflıkların olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Senaryoda dramatik yapı oluşturulurken sanki acele edilmiş. Olay örgüsündeki eksiklikler izlerken sorgulatıyor.Klasik ajan filmlerindeki hikaye burada da karşımıza çıkıyor. Yapılanmayla arası bozulan ve bir zaman sonra kendi başına hareket etmeyi tercih eden asi ajanları bu filmde de görmek mümkün. Film adını 18. yy Amerika’sında bağımsızlık için mücadele edenlerin mevcut İngiliz yönetimine isyan ettikleri dönemdeki 355 kodlu bir kadın ajandan alıyor.

Filmin karakterlerinden bahsedecek olursam; CIA Ajanı Mason ‘Mace’ Brown (Jessica Chastain) ile Alman istihbaratına hizmet eden Marie Schmidt (Diane Kruger), cesur, risk almaktan korkmayan ve işlerine sadakatle bağlı iki karakter. Siber suçlar uzmanı Khadijah Adiyeme (Lupita Nyong’o) ise sevdiği insanla güvenli ve stabil bir hayat yaşamak isteyen ve artık bu işlerden elini ayağını çekmekten yana olan bir ajan. Ancak bir şekilde ekibe dahil olmak zorunda kalıyor. Filmin bir diğer ana karakteri ise Graciela Rivera (Penelope Cruz), ajanlıkla ilgili olmayan sadece kontrolden çıkan diğer bir ajan Luis Rojas’ı (Edgar Ramirez) kendine getirmek için görevlendirilen bir psikolog. Filmde beş kadın oyuncunun olduğu bir aksiyon var. Böyle bir hikayede aslında feminist yan hikayeler görebilirdik. Bu beklenti biraz hayal kırıklığı yaşatıyor. Burada bir siber suçlar entrikası var ve bunun yanı sıra öykü anlamında aslında yorumlanacak çok da malzeme yok. İşte bu yüzden yazımın başında iyi bir aksiyon filmi olduğunu ancak öykünün zayıf kaldığını söyledim.

Filmin hikayesindeki unsurlar örgüyü gerçekçi kılmıyor. Evet, biz filmlerde düşsel bir dünyaya yolculuk ederiz. Sinema bizi inanç rejimine sokar. Gerçek olmadığını bile bile bu rejimin içine girmeyi reddetmeyiz. Ancak bu filmde böyle bir durum yok. Gerçekçilikten uzak, sahici karakter motivasyonlarının olmadığı bir hikayeyle karşı karşıya kalıyoruz. Seyirciler, aksiyon filmlerinde gerilime önem verir evet ancak hikaye örgüsünün de gerçekçi olmasını beklerler ki inan rejimiyle o düşsel dünyaya giriş yapabilsinler. Kod 355’te, aksiyonun başladığı andan itibaren karakter odaklanmalarının inandırıcı olduğunu söylemek zor. Başta ana karakterler olmak üzere tüm karakterler olayların akışından savrulup gidiyorlar. Dolayısıyla içsel çatışmalardan ya da duygusal devinimlerden bahsetmek çok da mümkün değil. Sadece iyi ve kötünün birbirinden ayrıldığı bir hikaye izliyoruz.

Filmin iyi yanlarından bahsedersem eğer; ilk olarak unutulmaz sahneler diyemeyeceğim ancak aksiyon filminin heyecanına kapılmak isteyenleri tatmin edecek sahnelerin olduğunu söyleyebilirim. Özellikle Mace’in kırmızı, çiçek desenli elbisesiyle Marie’yi metroya kadar kovaladığı sahne oldukça başarılı. Paris’teki takip sahnesi, Fas’taki çarşı kovalamacaları seyircide gerilimi yüksek tutan sahneler. Şangay’daki çatışma sahneleri ise Hong Kong sinemasına atıfta bulunuyor. Bunların yanı sıra filmin müziklerinden bahsetmeden geçemeyeceğim; Junkie XL, müzikleriyle filmi adeta beslemiş.

Teknik açıdan baktığımızda ise bir aksiyon filminin bütün unsurlarının prodüksiyona yansıdığını görüyoruz. Sinematografik açıdan çerçevelerin oluşturulması, mizansenin kurulması; dekor, kostüm, ses, oyuncular ve kurgu oldukça başarılı. Hikaye de biraz güçlü olsaydı tam anlamıyla başarılı bir aksiyon filmi olduğunu söylemek kaçınılmaz olacaktı.

Filmi çevrimiçi olarak izleyebilirsiniz.

5/10

Yazının devamı...

Amazon’a fantastik bir yolculuk: Jungle Cruise

20 Ağustos 2021

Pandeminin etkisi devam etse de sinema salonlarına döndüğümüz bir dönemdeyiz. Bu dönem uzun sürer mi, yeniden tek film izleme yolumuz dijital platformlar olur mu bilemem ancak peş peşe gelen Hollywood filmlerinin sinema salonlarını hareketlendirdiğini söylemek yanlış olmaz. Dijital platformlardan vazgeçip sinema salonlarında toplu olarak film izleme duygusunu yeniden yaşamaya diğer ülkelere göre biraz daha hevessiz olsak da kontrollü olarak sinema salonlarının eski dokusuna ulaşacağından şüphem yok.

Jungle Cruise…

Bu yazımda Karayip Korsanları ve Kutsal Hazine Avcıları tadında bir filmden bahsedeceğim. Temmuz 2021’de dünyayla aynı zamanda Türkiye’de de gösterime giren film, Karayip Korsanları’nda olduğu gibi Disney’in aynı isimli oyun parkından esinleniyor ve film boyunca fantastik bir yolculuğa çıkartıyor. Adeta şu günlerde bambaşka bir dünyaya kaçış niteliğinde…

Glenn Ficarra, Micheal Green ve John Requa’nın senaryolaştırdığı, Jaume Collet-Serra yönetmenliğinde çekilen film, macerayı tarihsel gerçeklikle bir araya getirerek bizi gerçek üstü bir yolculuğa çıkarıyor. Filmin açılış sahnesinde 16. Yüzyıl’a gidiyoruz. Amazon ormanlarının uçsuz bucaksız yeşilinde Hayat Ağacı’nı aramaya çıkan bir ekip, katlettikleri yerliler tarafından lanetleniyor. Sonraki sahnede ise 1916 yılının Londra’sına gidiyoruz ve orada da yine aynı ağacı bulmaya çalışan botanikçi Dr. Lily (Emily Blunt) ve kardeşini görüyoruz. Tabii burada film boyunca birtakım durumlara sebep olacak kişiyi yani filmin kötü adam niteliğinde olan karakteri Joachim’i (Jesse Plemons) de tanıyoruz. Lily, gizemli bir şekilde Hayat Ağacı’nın bulunduğu yeri işaret eden ok ucuna filmin kötü adamı Joachim’den önce ulaşmaya çalışıyor ve başarıyor. Böylelikle fantastik yolculuk Hayat Ağacı’nın etrafında akıp gidiyor.

Film hep bir kovalamaca halinde. Joachim Hayat Ağacı’na ulaşmakta kararlı ve bu yolda her şeyi feda edebilir. Bu arada Lily ve Frank Wolff da ağacın peşinde. Frank bir tekne kaptanı, güven vermeyen bir yapıya sahip ancak bir kaplanla verdiği mücadele sonunda Lily’nin gözüne giriyor ve Lily, Amazon yolculuğuna onun gemisiyle çıkmaya karar veriyor. Aslında burada biraz Lily karakterinden bahsetmek gerekir. Lily, daha önce izlediğimiz bu tür filmlerde görmeye alıştığımız bir karakter değil aslında. Güçlü, akıllı, modern ve becerikli bir yönü var. Filmin kadın kahramanı Lily’yi ilk kez Royal Society’deki ataerkil yapıya karşı mücadelesinde görüyoruz. Kök söktüren ve idealleri doğrultusunda her şeyi yapabilecek özellikte bir kadın. Filmin geçtiği döneme baktığımızda aslında Lily birtakım duvarları yıkmaya eğilimli ve bunu da zaman zaman başarıyor. Tabii filmin geçtiği dönemdeki yasaklar günümüze bakıldığında anlamsız gelebilir, ancak o dönemdeki mevcut durumla çok iyi mücadele veren güçlü bir kadın karakter. Örneğin, pantolon giymesi o yıllarda tepki topluyor ancak bunu asla umursamıyor. Bir başka örnek, farklı eğilimi olduğunu anladığı erkek kardeşine sahip çıkıyor ve onu destekliyor. Kadın düşmanlığıyla savaşan yaşadığı döneme aykırı bir karakter izliyoruz. Filmde cinsiyetçilik ön plana çıkıyor ve bu konu üzerinden birtakım mesajlar veriliyor. Senaryonun en iyi malzemesi aslında filmde işlenen bu durum. Geri kalan hikaye ise daha önce izlediğimiz George Lucas ve Steven Spielberg filmleri tadında. Filmin kötü karakteri Prens Joachim’e bakarsak eğer, bize Kutsal Hazine Avcıları’ndaki Nazileri anımsatıyor. Lily’ye karşı ittifaklar yapıyor ve bu yolda orantısız güç kullanmaktan asla çekinmiyor.

Filme genel anlamda bakarsak masalsı, fantastik bir serüven vaad eden filmleri sevmeyenler için çok da cezbedici olmaz. Belki sevenler için bile tatmin edici olmayabilir. Film farklı bir dünyanın kapılarını açsa da bizi akıp giden bir serüvene sürüklese de çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Açıkçası hikâyenin çok da etkisinde kaldığımı söyleyemem. Film boyunca Frank ve Lily’nin çatışmalı hikâyesini izliyoruz. Filmin her sahnesindeki özel efektler, bizi adeta bilgisayardan çıkma çerçevelerle buluşturuyor. Aslında böyle bir film daha doğal ortamlarda çekilebilirdi, çok da bilgisayar oyununa dönüştürmeye gerek yok. Oyunculuklara baktığımızda bana göre filmin en iyi yanı oyuncu kadrosu. Emily Blunt, Dwayne Johnson, Jesse Plemonts, Jack Whitewall başta olmak üzere tüm oyuncular filmi bambaşka bir noktaya taşıyor.

Film, halen gösterimde. Sıcaklardan bunaldığımız şu günlerde Amazon ormanlarında fantastik bir serüven izlemek isteyenler için doğru tercih olabilir.

5/10

Yazının devamı...

İnsanın derinliklerine kazı: The Dig (Kazı)

15 Ağustos 2021

Bu hafta sizlere Kazı (The Dig) filminden bahsetmek istiyorum. Yönetmenliğini Simon Stone’un yaptığı 2021 Netflix yapımı filmin senaryosu da Moira Buffini’ye ait. Gerçek bir hikayeden yola çıkılarak çekilen filmde, somut ve soyut anlamlar mevcut. Evet, arkeolojik bir kazı konu ediliyor ancak bu kazı aslında insanın iç dünyasına yapılan bir kazı niteliğinde. Biz film boyunca yapılan kazıyla birlikte bilgilerin tamamlanmasını ve birtakım konuların aydınlığa kavuşmasını izliyoruz. Tabii bir kazı süreci devam ederken de etrafında gelişen olaylar da mevcut. Filmin ana karakteri Basil Brown (Ralph Fiennes), kazıyı yaparken aynı zamanda bizleri içsel bir yolculuğa çıkartıyor.

Gerçek bir hikayeden ve John Preston’un aynı adlı romanından uyarlanan filmde, II. Dünya Savaşı öncesi dönemden bahsediliyor. II. Dünya Savaşı yaklaşırken zengin bir dul olan Edith Pretty (Carey Mulligan), yıllarca dokunulmayan kendilerine ait bir mezarlık alanında kazı yaptırmak istiyor. Bu iş için de bir arkeolog arayışına giriyor ve Basil Brown ile anlaşıyor. Tabii bu anlaşma öyle hemen olmuyor. Edith Pretty’nin teklif ettiği ücreti kabul etmeyen Basil Brown, Pretty’nin yaptığı ikinci teklifi dönüş yolunda kabul ederek kazıya başlama kararı alıyor. Aslında paradoksal bir durumla karşı karşıya kalıyoruz filmde; bir savaş yaklaşırken ve belki bütün yok ediciliği ile geliyorken, bir kazının başlatılarak belki de savaşın tamamen ortadan kaldıracağı geçmişi aramak.

Filmde evet fiili olarak bir kazıdan bahsediliyor ancak aslında bu kazı, insana bir kazı. İnsanın yaşantısına, geçmişine, iç dünyasına bir kazı. Kazıda Brown sadece toprağı kazmıyor, aynı zamanda insanı kazıyor. Bize filmi izlerken bir hiç olduğumuzu yeniden hatırlatıyor. İnsanın yerin altında tek bir parçası bile kalmazken, geçmiş dönemlerde yaşayan insanlara ait parçalar aranıyor kazıda… Aslında o aranan her bir parçada biz de karanlık yanlarımızı aydınlığa kavuşturuyoruz.

Filmin geçtiği dönem II. Dünya Savaşı öncesi, tabii ki genel olarak konu bu değil ancak kazı esnasında geçen savaş uçaklarıyla savaş bir yandan göz ardı edilmemeye çalışılmış. Kazı devam ederken, Edith Pretty, arazisinden Viking dönemine ait kalıntılar çıkacağını düşünüyor ancak alaylı arkeolog Brown, o bölgeden Anglosakson’lara ait kalıntılar çıkabileceğini söylüyor ve nitekim de öyle oluyor. Kazı ilerledikçe kazıdan Anglosakson’lara ait bir gemi mezarlığı çıkıyor. Geçmişte yağmacı ve takasçı oldukları düşünülen Anglosakson’ların haliyle bir sürü de ganimetleri olduğu tahmin ediliyor ve bu ganimetler de kazı süresince bir bir çıkarılıyor. Durum böyle olunca tabii ki Britanya hükümeti boş durmuyor ve resmi görevlisi Charles’ı (Ken Stott), beraberinde bir grupla kazı alanına gönderiyor. Britanya hükümeti arkeoloğu Charles, Brown’u ekarte etmeye çalışıyor ancak Pretty devreye girerek bunun olmasına izin vermiyor.

Kazı devam ederken kazının etrafındaki insan trajedileri de dikkat çekiyor. Kazı boyunca etrafında gelişen durumlara da tanıklık ediyoruz. Edith Pretty’nin sağlık sorunları zaman zaman kazının önüne geçiyor. Hatta kazının yapılmasını isteyen Pretty’nin bazen kazıyla hiç ilgisi olmadığını da görüyoruz. Zaman zaman kazıdan uzaklaşıyor, ilgilenmiyor ve tedavi için ara ara evden ayrılıyor. Bu sahneler çok uzun tutulduğu için de filmin konusunu biraz dağıtıyor.

Filmde birtakım sahneler bize bazı şeyleri sorgulatıyor. Karakterlerle özdeşleşiyoruz. Kendimizi onların yerine koyuyor, bağ kuruyoruz. Örneğin, Edith Pretty yine bir gün doktor kontrolü için Londra’ya gidiyor ve artık hastalığının çaresiz olduğunu öğreniyor. Eve dönerken, yol boyunca savaşa hazırlanan Londra’yı ve insanları gözlemliyor. İşte o noktada aslında kendi hayatını sorguluyor ve karakterin iç dünyasına dönüyoruz. Hastalığının çaresiz olduğunu öğrenmesi, oğlu için duyduğu gelecek kaygısı ve bir yandan da aslında kendisi için çok da önemi olmayan yaklaşan bir savaş… Plan boyunca Edith insanları izleyerek çaresizliğiyle yüzleşiyor. Bir yandan da kendisi için belirsiz bir süreç var önünde, tıpkı ülkenin içinde bulunduğu durum gibi. Aslında savaşın yaklaştığı Londra’yı izlerken, kendisini şehre benzetiyor. Önünde bir engel var; kendisi için hastalığı, şehir için ise yaklaşmakta olan savaş.

Daha önce de belirttiğim üzere Edith Pretty’nin zaman zaman kazıdan uzaklaşması kopukluğa neden olabiliyor. Edith’in kazıya ilk başlarda o kadar hevesli oluşu sonrasında ise ara ara uzaklaşmasına anlam veremiyoruz. Hastalığından dolayı evet ancak kazı onun hayatının amacı noktasında, bu kadar da karakteri amacından uzaklaştırmak gereksiz gibi geldi bana. Basil Brown, kazı esnasında gemi içindeki mezar odasını bulduğunu haber vermek üzere heyecanla Edith’in yanına koşuyor. Ancak beklemediği bir tepkiyle karşılaşıyor, eve alınmıyor. Sonrasında ise gizli gizli eve girerek Edith ile görüşmeyi başarıyor. Bu gibi sahnelerle olay örgüsünün yoğunluğundan uzaklaştırılmak çok da mantıklı değil. Mesela başka bir sahnede Edith kazıyı Britanya arkeologlarına devrediyor ve bir nevi tek başına kazının sorumluluğunu üzerine almaktan vazgeçiyor. Bir yanda işine bağlı alaylı bir arkeolog bir yanda ise hastalığının etkisiyle hayalinden vazgeçen Edith. Gece oluyor ve Edith’i yatağında düşünürken görüyoruz, Brown’u ise kazının üzerinde yatarken… Bu art arda gelen iki sahneyi oldukça sevdim. Bir yandan vazgeçiş bir yandan da tutkuyla bağlanışın mükemmel tasvirine şahit oluyoruz.

Film boyunca kazı devam ederken insanların hayatlarına da dokunulduğunu, aslında filmdeki kazının insanın derinliklerine yapılan bir kazı olduğunu söylemiştim. Ana olayın yanı sıra yan olaylarla diğer karakterlerin dünyalarına da giriyoruz. İnsanlık dersleri çıkarıyoruz, ilişkileri sorguluyoruz, karakterlerle özdeşleşiyoruz. Britanya resmi görevlisi Charles’ın, kazıya geldiğinde Brown’ın kazıdaki hâkimiyetini yıkmaya çalışması, ukalalığı ve kabalığı Brown’ın kazıya karşı inancını yitirmesine ve kazı sonunda adının hiç geçmeyeceği düşüncesine kapılmasına neden oluyor. Ancak sonunda tam tersi oluyor ve kazı bittiğinde Edith tarafından kazıyı gerçekleştiren arkeolog olarak tabir ediliyor. Charles karakterine baktığımızda aslında kazı gerçekleşirken kazıda çalışan diğer kişileri de çıkarı doğrultusunda kullandığını görüyoruz. Kazı bölgesi hassas olduğu için hafif sıklet çalışacak arkeolog gerekiyor ve

Yazının devamı...

İyi ve kötü defilesi; Cruella

9 Ağustos 2021

Herkese Merhaba,

Bu haftaki yazımda sizlerle kötü karakter örneğini sorgulatan, geçmişine inmemizi sağlayan ve bazı şeylerin neden ve nasıl olduğunun cevabını veren bir filmden bahsetmek istiyorum. Aslında bu tarz hikayeye sahip filmleri daha önce de izledik ve aslında kötü olarak tanıdığımız film karakterlerinin özüne döndük ve hatta yer yer özdeşleştik. Evet, 2021 yapımı Cruella da bu tarz filmlerden biri. Yönetmen koltuğunda Craig Gillespie’nın oturduğu, 101 Dalmaçyalı filmlerinin unutulmaz kötü karakteri Cruella De Vil’in derinliklerine inen film, Disney’in 2014 yapımı Malefiz’i ve DC Comics’in 2019 yapımı Joker’i tadında. Filmleri izlerken karakterlerin masumiyetten zalimliğe giden yolculuklarında neler yaşadıklarına şahit oluyoruz. İyilikle kötülük arasında sınır karmaşık bir hale gelirken, neden bu kadar acımasız olduklarının da cevaplarını alıyoruz bu tarz konulu filmlerde… Aslında karakterlerin seri filmlerini izlerken körü körüne yargıladığımız, acımasızlığına şaşırdığımız kötü karakterlerin özlerinde öyle olmadıklarını, bir süreç sonucunda kötülüğü tercih etmek zorunda bırakıldıklarını Malefiz, Joker ve Cruella filmlerinde görüyoruz. Karakterleri irdelerken, zaman zaman acıyor, sorguluyor ve kahraman ilan ediyoruz. Cruella’nın Malefiz ve Joker’den tek farkı, karakterdeki kötülüğün daha az korkutucu ve filmin daha komedi ağırlıklı olması. Çünkü Cruella’nın kötülükleri hep başarısızlıklarla sonuçlanıyor ve izleyiciyi güldürüyor. Böyle bir karakterin irdelendiği film de haliyle trajik ve eğlenceli bir hal alıyor. Amerika’da Mayıs ayında gösterime giren film, en çok hasılat yapan filmler arasında yer alıyor. Türkiye’de ise 2 Temmuz’dan beri gösterimde ve 2021’nin en ses getiren filmleri listesine girdi bile.

1970 yıllarının Londra’sında geçen ve bir dönem filmi olan yapımın ana karakterini şöyle bir anımsarsak eğer, İngiliz yazar Dodie Smith’in 1956 tarihli 101 Dalmaçyalı romanından tanıdığımız Cruella De Vil, Dalmaçyalı cinsi köpeklerin yumuşak tüylerinin peşinde olan zengin ve zalim bir kadın. Bu filmde de çocukluğundan itibaren karakterin nasıl bu boyuta geldiğini izliyoruz. Aslında filmde Cruella’yı (Emma Stone) tam anlamıyla tanıyoruz. Okul yıllarıyla başlıyoruz karakteri tanımaya. Küçük yaşlardaki adı Estella. Siyah-beyaz saçlarıyla dünyaya gelen ve farklı olduğu için çevresiyle hep mücadele halinde olan tatlı, şirin ama karanlık bir yanı da olan küçük Estella (Cruella), okuldan atılıyor ve Londra’ya geliyor. Aslında Estella ve Cruella çocukluktan beri aynı bedende yaşayan iki karakter gibi. Ancak Estella annesinin isteğiyle Cruella’yı kendi derinliklerine itiyor. Londra’da hırsızlık yapan bir çocuk çetesine katılıyor. Yaklaşık 10 yıl beraber yaşıyorlar ve aile gibi oluyorlar. Film, bir süre soygun filmi gibi ilerliyor ve Estella’nın Baroness (Emma Thompson) ile tanışmasının ardından farklı bir boyuta geçiliyor ve karakter değişimi başlıyor. Bu noktadan itibaren küçük Estella’nın Cruella De Vil’e nasıl dönüştüğüne şahit oluyoruz. Ancak bu süreci izlerken, Malefiz ve Joker filmlerindeki gibi izleyicinin karakterle kuvvetli bir bağ kurabileceğini söylemem doğru olmaz. Her iki filmde de karakterlerin iyi olmaktan vazgeçip zalimliğe yöneldikleri süreci izlerken karakterlerle özdeşleştik. Yeri geldi onları haklı bulduk, kendimizden pay çıkardık; üzüldük, acıdık ve sorguladık. Ancak Cruella’da böyle bir bağ kurmak pek de mümkün değil. Estella ve Cruella arasında çok büyük uçurum var. Estella’nın nasıl Cruella gibi açgözlü, acımasız bir karaktere dönüştüğünü kabullenmek ve anlamak biraz zor oluyor. Çünkü Estella, çocukluğundan beri kötülüğün karşısında duran ve mücadele eden bir yapıya sahip. İşte aslında tam bu noktada karakter sıfırlaması yapılıyor. Estella’dan bambaşka bir karakter doğuyor; kürkleri için yavru köpeklerin peşine düşen Cruella. Ancak bu tarz karakterleri irdeleyen filmlerin dramatik yapısının daha etkileyici kurulması gerekir. Bir senaryoyu başarılı kılan izleyiciyle karakter arasında bağ kurmak ve izleyicinin kendini karakterin yerine koymasını sağlamaktır. Film sona erdiğinde karakter aklımızda kalmalı, film bizi etkilemelidir. Ancak Cruella da böyle güçlü bir bağın olduğunu söylemem.

Filme genel olarak baktığımızda 101 Dalmaçyalı renklerinin, siyah ve beyazın Estella ve Baroness arasında bir bütünlük oluşturduğunu görüyoruz. Baroness, Estella’ya göre daha donuk bir karakter. Estella ise daha canlı ve hayat dolu. Aslına bakarsak Disney’in önceki filmlerindeki Cruella De Vil’in derinliğini bu filmde Baroness karakterinde görüyoruz. Baroness, üst sınıfa ait, kibirli ve her yönüyle kötü bir karakter. Estella ve Baroness arasındaki moda rekabeti, filmin görselliğinin önemli bir parçası. Estella (Cruella)’nın karanlık ve asi kişiliğini yansıtan içten bir dünyası var. Baroness ise tam tersi gösteriş meraklısı, samimiyetten uzak bir yapıya sahip. İşte zaten Estella’yı da gösteriş meraklısı zalim bir kadına çeviren Baroness ile arasındaki rekabet. Baroness, Estella’nın aslında kendi Cruella’sı ve hayatındaki en önemli figür. Aynı zamanda Baroness, dönemin en önemli modacısı ve Stella’nın hayalini kurduğu her şeyin vücut bulmuş hali. Örneğin, Baroness’in evcil hayvanları olan 3 dalmaçyalı, Cruella’nın dalmaçyalılara karşı nasıl bir takıntısı olacağının ipuçlarını veriyor bize. Her iki karakteri canlandıran oyuncular Emma Stone ve Emma Thompson ise karakterlerin tüm özelliklerini adeta bir maske gibi taşıyorlar. Özellikle Baroness’in Cruella karşısındaki yenilgisini ve yıkılan egosunu Emma Thompson kusursuz bir şekilde yansıtıyor. Filmde Horace karakterinde gördüğümüz Paul Walter Hauser’in de oyunculuğuna değinmeden geçemeyeceğim. Filmin komedi türüne oyunculuğuyla yaptığı katkı küçümsenemez.

Filme teknik anlamda bakarsak eğer, sinematografik tasarım, müzikler, kamera açıları, hareketli kurgu kusursuz bir uyum içinde. Her sahne adeta tablo niteliğinde. Dekorlar, kostümler, mekanlar filmin ritmik akışıyla uyumlu. Özellikle müzikler dönemin ruhunu yansıtan nitelikte. Film bittiğinde dinlediğimiz müzikler zihnimizde çalmaya devam ediyor. Filmde dramatik yapı ve kurgu bütünlük içinde. Karakterler ön plana çıkarılırken olayın geçtiği mekanlar da göz ardı edilmiyor. Filmde çoğu sahnede uzun planlar dikkatimizi çekiyor. Örneğin, Stella’nın (Cruella) çocukluğundan beri hayali, bir moda tasarımcısı olmak. Hırsızlık çetesindeki arkadaşları Stella’nın doğum gününde ona hayalini kurduğu moda evinin iş ilanını getirerek, onun için uydurma bir CV oluşturduklarını söylüyorlar. Stella görüşmeye gidiyor ve moda evinde işe başlıyor ve buradaki ilk sahnede kusursuz bir plan sekans görüyoruz. Kamera hiç kesme yapmadan çekim yapıyor ve bu çekimin sonunda aslında Stella’nın yıllardır hayalini kurduğu Baroness Moda Evi’ne bir tasarımcı olarak değil de bir temizlikçi olarak girdiğini görüyoruz. Stella’nın burada da mücadelesi devam ediyor. Temizlikçi vasfı olmasına rağmen tasarım bölümüne geçmek için var gücüyle mücadele veriyor. Bu hırsının sonunda da moda evinin sahibiyle rekabet içinde olması ve yaşadıkları Stella’yı acımasız bir kadına dönüştürüyor. Filmde plan sekanslarla olayların içinde akıp gidiyoruz. Bunun yanı sıra zaman geçişleri de çok başarılı. Örneğin, Stella, çocuk hırsız çetesine katıldığında siyah beyaz olan saçlarını boyamak istiyor ve çocuk haliyle aynanın karşısına geçip aldığı saç boyasını saçına boşaltıp kafasını musluğa doğru eğiyor. Biz bu planı aynadan yansıma olarak izliyoruz ve Stella kafasını kaldırdığında kızıl saçlı genç bir kıza dönüşüyor. Yönetmen bu zaman geçişiyle bizi 10 yıl sonrasına götürüyor. Filmde öznel kamera açıları da oldukça fazla kullanılmış. Böylelikle bizi filme dahil ediyor ve karakterlerle özdeşleştiriyor.

Cruella, teknik anlamda oldukça başarılı. İzlerken keyif alacağınız filmlerden. Yer yer dramatik yapıda bağ kurma anlamında boşluklar olsa da akıcı olay örgüsü, teknik kodlar ve müzikler o boşluğun etkisini azaltıyor. Ayrıca filmde dönemin tarzını yansıtan saç-makyaj ve kostüm tasarımları da oldukça iddialı.

Cruella halen bazı sinema salonlarında gösterimde. Çevrimiçi olarak da izleyebilirsiniz.

8/10

Yazının devamı...

Kent Kovboyu'nda western izleri

19 Nisan 2021

Bu haftaki yazımda sizlere dünya prömiyerini geçen sene Toronto Film Festivali’nde yapan ve son günlerde Netflix’e eklenen en iyi filmlerden biri olan ‘Concrete Cowboy’ filminden bahsetmek istiyorum.

Her şeyden önce oyunculuk ve öykü açısından sağlam bir film olduğunu söyleyebilirim. Filmin yönetmen koltuğunda Ricky Staub var, aynı zamanda senaryoda da Dan Walser ile birlikte Staub’un da ismini görüyoruz. Oyuncu kadrosunda ise Caleb McLaughlin, Liz Priestley, Jharrel Jerome ve Idris Elba var. Idris Elba, aynı zamanda filmin yapımcılarından ve kendini ön plana çıkarmaksızın sergilediği kusursuz oyunculuğuyla adeta filmin temel taşlarından biri.

Filme genel olarak baktığımızda western’in izlerini görüyoruz. Ancak filmin geçtiği zaman ve mekan olarak tabii ki bir western değil. Edwin Porter, western türünün ilk örneği sayılabilecek Büyük Tren Soygunu filmini 1903 yılında, sessiz sinema döneminde çektiği zaman, insanlar western’in tüm izlerini taşıyan bir film izlediler; atlar, kovboylar, klasik kovboy kıyafetleri (şapkalar, yelekler, çizmeler vb.), soygun, silahlar ve silah sesleri… Bu filmden sonra western türünün sinemaya girmesiyle, dünya sinemasında klasik kovboy filmlerinin çekilmesi kaçınılmaz oldu ve her defasında da bu filmler çok rağbet gördü. Concrete Cowboy filmine baktığımızda ise aslında western türünün tam anlamıyla etkisini görmüyoruz. Çünkü filmde olay aslında şehirde geçiyor. Mekan olarak bir kasaba, açık alanlar, uzun yollar ya da bir ufuk çizgisi yok ama detaylara inildikçe görsel olarak western’in etkisinin görüldüğü söylenebilir.

Western türü bir filmin bazen öyküsüne bazen de görsel yapısına etki edebilir. Biz Concrete Cowboy filminde görsellik görüyoruz. Öykü olarak ise western türüyle çok da ilgisi yok. Filmde genel olarak güçlü kesime karşı kendi çiftliklerini korumaya çalışan kovboylar dışında western türüne ait pek de bir unsur göremiyoruz.

Filmin öyküsündeki şehir kovboylarının geçmişi, kamyonlar olmadan önceki at arabacılarına kadar uzanıyor. Afrikalı Amerikalı arabacılar, zamanla atlarını satmak yerine onları korumaya çalışıyorlar. Ancak belediyenin her imar hamlesinden sonra korumaya çalıştıkları at ahırlarını yavaş yavaş kaybediyorlar. Son kaleleri Fletcher Sokağı’ndaki at ahırı kalıyor ve biz bu ahırın son kale olduğunu filmin ana karakteri Cole (Caleb McLaughlin) ile öğreniyoruz. Okuduğu liseden agresif hallerinden dolayı uzaklaştırılan, annesi tarafından babasına bırakılan Cole’un, yıllardır görüşmediği babası Harp’ın (Idris Elba) evinde bir atla yaşadığını gördüğündeki şaşkınlığı ve o mahalleden bir an önce uzaklaşmak istemesi bize oldukça olağan geliyor. Cole zamanla Philadelphia’da iki dünya arasında kalıyor. Bir tarafta eski arkadaşı Smush’ın (Jharrel Jerome) kendisini çekmeye çalıştığı karanlık bir suç dünyası var, bir yanda da babası ve çevresinin at ahırı yakınında geçen yoksul hayatı var. Cole, son kale olan at ahırının civardakiler için ne anlama geldiğini keşfederek atlarla bağ kurmaya çalışırken, bir yandan da Smush’ın teklif ettiği paraların etkisinden de kurtulamıyor.

Greg Neri’nin romanını filme uyarlayan yönetmen, Cole ve arkadaşı Smush’ın torbacılık olaylarıyla filme aksiyon katıyor. Filmde yer yer çekim hızlarıyla oynanarak yer yer hızlı kurgu kullanılarak etkili çerçeveler oluşturuluyor. Filmde aynı zamanda ahırın önündeki yeşil alan ile karanlık arasında kontrast oluşturuluyor ve bu da filmin mekanını zehirli bir şehir atmosferine dönüştürüyor.

Filmde aynı zamanda siyahi kovboylara dikkat çekiliyor. Şimdiye kadar alışık olduğumuz western türü filmlerde kovboyla genel olarak hep beyazlardı. Burada da güzel bir tespit var; beyazların atları sadece binicilik sporu için önemsemeleri, at ahırlarının elitlere ait bir kültür veya bir sektör olarak görmek istediklerinin üstünde duruluyor ve bu ekonomik sektöre karşı da siyahi kovboyların son kaleleri olan Fletcher Sokağı’ndaki ahırı korumaları filmde önem teşkil ediyor.

Bu arada filmde kovboyluk sadece erkeklere ait bir kültürmüş gibi de yansıtılmıyor. Erkeklerle kadınların beraber geliştirip korudukları bir alt kültür görüyoruz. Filmin ana karakteri Cole, atlarla ilgili bilgileri sadece babasından vs. değil, mahallede tanıştığı arkadaşları

Yazının devamı...

Su altında derin bir bağ: Ahtapottan Öğrendiklerim

12 Nisan 2021

Herkese Merhaba,

Bu yazımda sizlere yılın en iyi belgeseli diyebileceğim, belgesel ama konulu film tadında ilerleyen tür olarak bambaşka bir havası olan bir yapımdan bahsedeceğim; ‘My Octopus Teacher’ (Ahtapottan Öğrendiklerim)… 2020 Netflix yapımı olan ve yönetmen koltuğunda James Reed ve Pippa Ehrlich’in olduğu belgesel gerek çekimleri gerekse hikayesiyle kendini bambaşka bir kategoriye taşıyor.

Şimdiye kadar 8 ödül kazanan belgesel aslında özünde bildiğimiz doğa belgeseli ama buradaki tek fark hem konulu hem de bir dram tadında olması. Belgeselde her şeyden önce insan ve ahtapot arasında kurulan kuvvetli bir bağ ve dostluk hikayesi izliyoruz.

Bu belgeselde iki karakter var; biri ahtapot diğeri ise Craig Foster. Belgeselde hikaye Craig Foster’ın çocukluğundan başlıyor. Belgesel sinemacı Foster’ın çocukluğu Atlantik Okyanusu kıyısında geçiyor. Çocukluk yıllarında bile okyanusa dalmayı, gözlükle yosun ormanlarında yüzmeyi çok seviyor. Sonrasında ise Foster’ın hayatı bir noktada tıkanıp kalıyor. Belgeselde Foster’ın hayatının bir noktada neden tıkandığını ya da nasıl tıkandığını tam anlamıyla anlayamıyoruz. Ayrıntılara girilmiyor. Sadece bir belgesel üzerine çalışmaya başladığında Foster, bir dönem doğadan uzaklaşıyor ve bu noktada bunun kendine iyi gelmediğini düşünüyor. Çektiği belgesel Kalahari yerlileri üzerine ve çekimler sırasında yerlilerin vahşi hayata bağlı olmaları ve doğadaki işaretleri benimsemeleri Foster’ın dikkatini çekiyor ve içindeki boşluğu keşfediyor. İşte bu noktadan sonra Foster, bir kaçış gibi çocukluğunun geçtiği eve dönerek okyanusa yeniden sığınıyor.

Foster, çocukluğunda olduğu gibi sık sık okyanusa dalıyor ve oradaki canlı yaşamını keşfetmeye devam ediyor. Bu onun için hem bir rahatlama hem de bir tutku. Foster, hayatının bir noktada tıkandığını farkedince çocukluğunun geçtiği eve döndü evet ama aslında sığındığı okyanusa kavuştu. İlk başlarda tıpkı çocukluğunda olduğu gibi Foster’ın okyanusa dalmaktaki amacı; gözlem yapmak, başka bir amacı yok. Denizaltı yaşamındaki canlıları korkutmamak için ise hayli özen gösteriyor. Bu yüzden dalarken tüp ve dalış kıyafeti kullanmıyor.

Bir gün Foster, yine okyanusa daldığında belgeselin ikinci karakteri olan dişi ahtapota rastlıyor. Kendini deniz kabuklarıyla gizleyen dişi ahtapotun gizlenmesindeki zeka ve beceri Foster’ı çok etkiliyor ve ahtapotu yuvasına kadar takip ediyor. İlerleyen günlerde de sürekli ahtapotun yuvasına gelmeye başlıyor ve hatta kamerasını getirerek çekimler yapıyor. Belgeseli izlerken ahtapot ilk başlarda sadece çekingen ve ürkek bir deniz canlısı olarak karşımıza çıkıyor ama aslında onun da yaşantısında bir takım hikayeleri var; avlanma tarzı, kendisini düşmanlarından koruma şekli vb… Biz bütün bunları belgeselin sonlarına doğru finale yaklaştıkça öğreniyoruz. Foster, günlerce ahtapotun peşinde çekimler yapıyor. Bu belgeseli farklı kılan yanı ise aslında bu; ahtapotun Foster’ı değiştirmesi.

Foster’ın ahtapotun yaşamını çekerken yaşadığı en büyük zorluk, ahtapotun güvenini kazanmak oluyor. Foster’ın en ufak bir hatasında güven zedelenebilir. Bir anlık ani bir hareketle ahtapotun ürkmesi demek, Foster’dan korkması ve Foster’ın başından beri kurmaya çalıştığı güvenin yerle bir olması demek. Bu nedenden dolayı da aralarındaki bağın oluşması baştan sona sabır ve büyük özen gerektiriyor. Bunun yanı sıra da doğal yaşama müdahale etmek istemediğinden ahtapotun yaşamında karşılaştıkları zorluklarda yardımcı olamıyor ve duygusal anlamda zaman zaman zor anlar yaşıyor. Örneğin, belgeselde ahtapot köpek balıklarının saldırısına uğruyor. Ancak Foster bu esnada müdahale etmiyor çünkü ekolojik dengeyi bozacağından korkuyor. Saldırı süresince duygusal açıdan zor anlar yaşıyor. Aslında bu çoğu zaman yaşadığımız bir durumdur. Hayvanlarla iletişim kurarız ve birbirimize karşılıklı sevgi duyduğumuzu hissederiz. Bu belgeselde de işte tam olarak bu var. Zamanla gelişen bir bağ ve doğal hayatı kendine bir kaçış olarak gören Foster. Bu bağ ile birlikte Foster, yeni bir insan oluyor.

Belgeselin nasıl oluştuğuna bakarsak eğer içeriği gibi çekimlerin bir araya getirilmesi, belgesele dönüştürülme aşaması da enteresan. Çekimler 2010 yılında yapılıyor ancak belgesele dönüşme süreci 10 yıl sürüyor. Craig Foster, çocukluğunun geçtiği eve ve okyanusa döndükten sonra aslında ahtapotu çekmesinin tek sebebi, yaşadıklarını deneyimlemek. Onun dışında bir amacı yok. Ahtapot üzerine bir belgesel yapma fikri çok sonra oluşuyor. Aslında belgeselin yönetmeni Pippa Ehrlich’in işin içine girmesiyle Foster’ın o ana kadar çektiği bütün çekimlerin bir belgesele dönüştürülme kararı alınıyor ve bu belgeselin de ahtapotun üzerine şekillenmesi gerektiğini konuşuyorlar. Ahtapotu belgeselin temeline oturtup Foster’ın ahtapot ile kurduğu bağ sonucundaki değişimini de ele alınca ortaya enfes bir konulu belgesel çıkıyor.

Yazının devamı...