Tek

26 Ağustos 2020

Herkese Merhaba,

Sinemanın tarih boyunca daha çok toplumsal olaylardan beslendiği ve senaryoların bu doğrultuda üretildiği gerçeğini göz önünde bulundurduğumuzda Covid 19 pandemisi sonrasında salgınları konu alan senaryoların önümüzdeki yıllarda artması kaçınılmaz.

Her toplumsal olay senarist ve yapımcılara ilham olmuş, hatta tarihte dünya savaşları yaşanırken ve sonrasında sinema gerek kuramlar olsun gerek senaryolar olsun hep bir şekilde dünyada yaşanan olaylardan beslenerek yol almıştır.

Son yaşadığımız dönem de önümüzdeki yıllardaki senaryolara şekil verecek ve pandemi hikayelerine şahit olacağız şimdiden belli. Tabii sinemacılar önceki yıllarda da olduğu gibi dünyayı kısa sürede karanlığa sürükleyen salgın filmlerinden vazgeçmeyecek çünkü izleyici bunu seviyor. Filmin sonuna kadar ne olacağını merak ettiğimiz, olaylardaki kaosların nasıl çözüleceğini ve bir kahramanın çıkıp insanlığı kurtardığı filmleri soluksuz izliyoruz. Kısacası distopik salgın hikayeleri favorimiz.

Bu anlamda daha önce izlediğim ancak yazamadığım bir filmi sizlerle paylaşmak istiyorum. Amerikalı yönetmen Takashi Doscher’in yazıp yönettiği ‘Only’ (Tek) filmi, Covid 19 pandemisi öncesinde çekilen bahsettiğimiz kategoride bir film. Film senaryosu gereği tabii ki yaşadığımız virüs ve karantina sürecinden daha farklı daha ağır. Karantinayı yaşama şekilleri bile daha zor; suları kaynatıyorlar, sürekli konserve tüketiyorlar ve hatta telefonları bile poşetlerin içinde kullanıyorlar. Filmdeki virüs insanlara dünyanın yakınından geçen bir kuyruklu yıldızdan gelen kül yağmurlarıyla bulaşıyor. Virüsün adı HNV 21 ve enteresan olan şey virüsün erkeklere hiçbir etkisi olmazken, virüsün bulaştığı kadınlar bir bir hayatlarını kaybediyor. Film salgın boyunca ev karantinasında olan ve dünyadaki salgının etkilerini, gelişmeleri televizyondan takip eden bir çiftin yaşadıklarına odaklanıyor. Film boyunca merak öğesi, beklenmedik olaylar ve paralel kurguyla Eva (Freida Pinto) ve sevgilisi Will’in (Leslia Odom Jr.) hikayesini izliyoruz.

Eva salgın başladığında herkes gibi ev karantinasına giriyor. Karantina günlerini olabildiğince dikkatli geçirerek HNV 21’den korunmaya çalışıyor. Tabii ki aynı zamanda da dünyadaki gelişmeleri de televizyondan takip etmeye devam ediyor. Karantina devam ederken devlet bir süre sonra bir proje gerçekleştirmeye karar veriyor. Projenin adı, Embriyo Projesi. Bu proje kapsamında devlet, virüsten sağ kalan bütün kadınları belli bölgelerde toplama kararı alıyor. Amaç, dünya üzerindeki en son kadın ölmeden önce insan soyunu kurtarmaya çalışmak. Bu proje yürürlüğe girdikten sonra Eva ve diğer hayatta olan kadınlar için tam bir hapishane hayatı başlıyor. Zaten karantinada kendini tutsak gibi hisseden Eva, dışarı çıktığında ise diğer kadınların da yaşadığı üzere herkesin peşinde olacağını adeta bir av haline geleceğini biliyor. Çünkü projeden kaçan kadınları ihbar edenlere 2 milyon dolara yakın ödül veriliyor. Filmde Eva’nın tek isteği özgürlük… Karantina süreci, sevgilisi Will’in onu aşırı koruyucu tavrı ve en sonunda da devletin yaptığı projeden kaçış onu özgürlüğünden iyice uzaklaştırıyor. Filme genel olarak bakarsak kadınsız bir dünyanın ne kadar umutsuz olacağının anlaşılması açısından önemli bir film.

Filmin final bölümünde ise Eva’nın özgürlüğünün peşinde koşmasının onu bambaşka bir yere götürdüğünü görüyoruz. Karakterin bazı davranışlarını çözebiliyoruz evet ancak içinde neler hissettiğini anlayamıyoruz. Bu anlamda çok da iyi yazılmış bir karakter olmadığı düşüncesine kapılıyoruz.

Yönetmen, paralel kurguyla bizi farklı zamanlara götürüp getirse de, montaj anlayışı ve kamera kullanımıyla kusursuz bir film çekse de, devletin embriyo projesinin kadınlar üzerindeki baskısını ortaya çıkararak toplumsal bir yaraya parmak basıyor ancak duygusal anlamda bizi filmin içine çekmeyi başaramıyor.

Yazının devamı...

Yeni normal film festivalleri

9 Ağustos 2020

Herkese Merhaba,

Covid 19 sürecinin gelgitlerini yaşarken, tabii ki sektörlerinde nasıl etkilendiklerini analiz etmeden geçemiyoruz. Birçok sektör halen salgının yaralarını sarmaya çalışırken, bir yandan da vaka sayılarının yeniden artması eski karantina günlerine dönme endişesini yaşatmıyor değil. Çoğu sektör önlemler doğrultusunda bir şekilde toparlanmaya çalışırken, pandemi sürecinin tüm dünyada en çok etkilediği sinema sektörü halen çaresiz durumda…

Şöyle genel anlamda baktığımızda tarih boyunca bir takım teknolojik gelişmelere karşı mücadele veren sinema sektörü ilk kez pandemi karşısında çaresiz kaldı. Mesela televizyonun icadıyla birlikte sinema salonlarının kapanacağı, televizyonun sinemayı bitireceği düşünüldü. Sinema salonları 1950’li yıllardan itibaren televizyona karşı mücadele verdiler. Sonraki yıllarda ise video ve DVD’ye karşı direndiler, korsan film satıcıları da cabasıydı. Son yıllarda ise streaming kanallarıyla rekabet ettiler, ancak pandemi sürecinde çaresiz kalarak bu film izleme platformlarına bayrağı kaptırdılar. Tabii ki bu anlamda sinema sanatının da icra edilişi tartışılır. Bu ayrı bir başlık tabii ancak değinmeden geçemeyeceğim. Edison ve Dickson Kinetoskop’u icat ettiklerinde teknik donanımı gereği ve bir takım sıkıntılarından dolayı toplu film gösterimine elverişli olmadığı için sinemanın icadı olarak kabul edilmedi. Ne zamanki Lumiere Kardeşler (Auguste ve Louis Lumiere) Sinematograf’ı icat etti işte o zaman sinema sanatı keşfedilmiş oldu çünkü Sinematograf cihazı toplu film gösterimine elverişli bir donanıma sahipti. Sinema toplu gösterimin olduğu beyaz perdeye aktarılan ve her zaman böyle olması gereken bir sanat. Dediğim gibi ayrı bir başlık olarak düşünsek de değinmeden geçmek istemedim.

Evet, sinema salonları bu süreçle mücadele ederken, her yıl büyük bir heyecanla gerçekleşen sinemanın ‘en’lerinin belirlendiği film festivalleri de tabii ki pandeminin gölgesinde kaldı. Her yıl ağustos ayı sonu, eylül başı gerçekleşen ve bu sene 2-12 Eylül tarihleri arasında pandeminin en ağır geçtiği ülkelerden İtalya’da gerçekleşecek olan Venedik Film Festivali, sinema sanatına karşı gelişen mevcut tedirginliğin kırılması için büyük bir adım olacak. Festival yetkililerinin ısrarla etkinliğin yapılacağını söylemesinin ve ertelenmesinin düşünülmemesinin sebebi de sinemanın bu zor günlerinde ayakta kalmasını sağlamak. Tabii ki festival, yeni normal kuralları çerçevesinde gerçekleşecek; kuşkusuz daha az sayıda film gösterilecek ve izleyici katılımları kısıtlı olacak. Basın mensuplarına da online film izleme imkanı sunulacak.

Venedik’in hemen ardından ise Toronto Film Festivali gerçekleşecek. Tabii ki Toronto Film Festivali’nin de öncelikli amacı hem 44 yıllık geleneği sürdürmek hem de sinema sanatını ayakta tutmak için katkı sağlamak. 10-19 Eylül tarihleri arasında düzenlenecek olan festivalde yaklaşık 50 film, hem salonlarda seyirci katılımıyla hem de online olarak gösterilecek. Tarihinde ilk kez dijital platformlar üzerinden gösterimlerin yapılacağı festivalde, çevrimiçi söyleşiler ve özel etkinlikler de yer alacak.

Toronto Film Festivali’nin ardından İspanya’nın önemli film festivali San Sebastian gerçekleşecek. 18-26 Eylül tarihleri arasında gerçekleşecek olan festivalde pandemi sürecinin en ağır dönemine denk geldiği için bu yıl gerçekleştirilemeyen Cannes Film Festivali’nin ‘Resmi Seçkisi’nden 5 film yer alacak. Festival gerçekleşemese de festival yönetimi açıkladığı bu seçkiyle bu filmlerin her anlamda önünü açtı. Böylelikle film sektörüne de bu süreçte önemli katkıda bulundu.

Ülkemizde gerçekleştirilen festivallere baktığımızda ise İstanbul Film Festivali’nin pandeminin ilk günlerine denk gelen ve en basit yolun seçilerek festivalin ertelenmesi yerine çevrimiçi seçkiler ve yarışmalarla koşullara teslim olmaması tabii ki takdire şayan! Antalya Film Festivali’nin ise hazırlıklarının başlamış olması da bu süreçte sinema sektörü için önemli bir gelişme. 3-10 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan festivalin başvuruları başladı. Tabii ki festivaller yine yeni normal kuralları çerçevesinde gerçekleşecek.

Bu süreçte sinema sektöründe bu gelişmelerin olması tabii ki yapımcılar, sinema salonları ve bu sektörde yer alan herkes için umut verici. Her şeyden önce sinema sanatının gerçek anlamda yeniden icra edilmesi için de önemli bir adım.

Yazının devamı...

Dangerous Lies

15 Temmuz 2020

Herkese merhaba,

Hayatımızın değiştiği, dijital çağa geçişin pandemiyle tam olarak başladığı şu günlerde sinema salonlarında özgürce film izlediğimiz zamanları hepimiz özler olduk…

Tabii ki sadece sinema salonlarında normalleşmiş bir şekilde film izlemeyi değil, hayatımızın eski düzenini, koronasız günleri, özgürlüğümüzü her şeyi… Bu sürecin tam anlamıyla ne zaman sona ereceğini bilemiyoruz. Tek bildiğimiz şey yeni düzene kendimizi adapte etmek zorunda olmamız. Eski yazılarımdan birinde ‘sinemanın mabetleri’nden bahsetmiştim. Bu süreç sona ermez de yeni dalgayla birlikte yasaklar devam ederse sinema varlığını dijital ortamlarda sürdürmeye devam ederse acaba tüm salonlar bir mabed gibi mi anılacak? Umarız sinemaseverler olarak yine aynı heyecanla salonları doldurduğumuz günler gelir…

Evet; filmler, diziler uzun zamandır zaten dijital platformlardaydı. Bizler de sinemaya gitmemizin haricinde zevkle bu platformlardan yeni çıkan filmleri, dizileri izliyorduk. Pandemi sürecinde bu platformlardaki üretimler de tabii artış gösterdi. Ancak bu platformların ve streaming servislerin yeni film taleplerine yetişmeleri pek de mümkün gözükmüyor. Zaten şu süreçte yapımcılar da sinema salonlarında gösterime sokmak istedikleri filmleri ellerinde tutuyorlar. Bu durumun gelişmesinde tabii ki salon işletmecilerinin taleplerinin de büyük etkisi var. Pandemi süreci uzadıkça sinema salonlarında özgürce virüs stresi olmadan film izleme dönemine geçilmediği sürece (sinema salonlarının açılmasına rağmen eskisi gibi rahat ve virüs tedirginliği olmadan salonların dolması pek de mümkün değil) dijital platformlarda sinema sanatı varlığını sürdürecektir.

Netflix ve diğer dijital film-dizi platformları yeni yapımlar konusunda hızla gelişme gösterirken,bu yazımda olayların hızlı akışı içinde nereye varacağını merak ettiğimiz, filmi sonuna kadar izleyeceğimiz ve sonrasında da bu tarz filmlerde olduğu gibi hatırlamayacağımız yapımlardan ‘Dangerous Lies’ filmini eleştirmek istiyorum.

Filmin başrolünde Camila Mendes (Katie) ve onun üniversite öğrencisi eşini canlandıran Jessie T. Usher (Adam) oynuyor. Filmin açılış sahnesi bir kafede geçiyor. Adam, bir silahlı soygun esnasında hayatını tehlikeye atıyor ve Katie de bu duruma şahit oluyor. Filmin ikinci sahnesinde ise olay örgüsünün 4 ay sonrasına geçiş yapıyoruz. Katie, yaşlı ve kendi ihtiyaçlarını karşılayamayan, bakıma muhtaç olan Leonard’ın (Elliott Gould) evinde çalışmaya başlıyor. Çiftin maddi durumu iyi değil, çalışmak zorundalar ve saldırı gecesinden dolayı da Katie, Adam’a oldukça kızgın. Leonard, çifte yardımcı olmak için kurallara aykırı olsa bile Adam’ı da bahçıvan olarak işe alıyor. Kurallara aykırılıktan kastettiğim; Katie, bir ajansa bağlı olarak evlerde yardımcılık yapıyor. Dolayısıyla eşinin de bağımsız aynı evde çalışması ajansın kurallarına aykırı. Filmin sonraki sahneleri de senaryonun gerektirdiği üzere olay örgüsü çerçevesinde akıyor. İzlemek isteyenler olursa diye çok da detay vermeyeyim.

Bu arada bahsetmişken bence filmdeki en iyi performans Elliot Gould’a ait. Yenilikçi Amerikan sinemasının önemli oyuncularından Gould, Leonard karakterinde yine başarılı bir performans sergiliyor ve filmin derinlik sorunsalını bir nebze de olsa kırıyor.

Filmde olaylar, yapım unsurlarından izleyiciyi en çok etkileyenler olan gerilim ve gizem çerçevesinde bir suç hikayesi olarak devam ediyor. Bu aşamada tabii ki senarist ve yönetmeni de ele almak lazım. Filmin senaryosunu yazan

Yazının devamı...

Veee Oscar 2020 gerçekleşti...

11 Şubat 2020

Sinema dünyasının en prestijli ödülleri, herkesin yakından takip ettiği Oscar 2020 gerçekleşti. Los Angeles’taki Dolby Theater’da gerçekleşen ödül töreninde sinemanın ‘en’leri belli oldu.

Geceye damgasını vuran film, 6 dalda aday gösterilen ve geceden 4 ödülle ayrılan Güney Kore yapımı kara komedi, gerilim filmi olan ‘Parasite (Parazit)’ oldu. Film, ‘en iyi film, en iyi yönetmen, yabancı dilde en iyi film’ ve ‘en iyi özgün senaryo’ kategorilerinde ödülleri toplayarak adeta Oscar şov yaptı. Film, aynı zamanda Oscar ödüllerinin 92 yıllık tarihinde en iyi film kategorisinde ödül kazanan yabancı dilde ilk film olarak tarihe geçti.

Geceye damgasını vuran bir diğer yapım ise, ‘1917’. Sam Mendes yönetmenliğinde çekilen, I. Dünya Savaşı sırasında askerlerin hayatını etkileyecek önemde bir mesajı iletmekle görevlendirilen iki askerin hikayesini anlatan filmin, aslında ‘en iyi film’ dalında ödül alması beklenirken, bu kategorideki ödülü Parazit’e kaptırdı. Film, ‘en iyi görüntü yönetimi, en iyi ses miksajı’ ve ‘en iyi görsel efekt’ dallarında 3 oscar ile geceyi sonlandırdı.

Daha önceki yazılarımda da bahsettiğim üzere favori filmim olan ‘Joker’ ise ‘en iyi erkek oyuncu’ ve ‘en iyi film müziği’ kategorilerinde ödülü kaptı. Ancak birkaç kategoride daha ödül alabilirdi, sanki biraz haksızlık yapıldı gibi… Orası tartışılır… Tabii ki her şeye rağmen muhteşem oyunculuğuyla Joaquin Phoenix’i sahnede ödülüyle görmek büyük mutluluk. ‘En iyi yardımcı erkek oyuncu’ kategorisinde ise ‘Once Upon Time in Hollywood’ filmindeki performansıyla Brad Pitt Oscar’ı kazandı. Sonuç şaşırtmadı ve Pitt’in ödülünü almaya giderken, rol arkadaşı Leonardo DiCaprio’ya sarılması da gecede akıllarda kalan hoş bir kare oldu. ‘Once Upon Time in Hollywood’ filmi aynı zamanda ‘en iyi yapım tasarımı’ kategorisinde de ödüle layık görüldü.

‘En iyi kadın oyuncu’ dalında ise ‘Judy’ filminde Judy Garland’ı canlandıran ve olağanüstü performansıyla dikkat çeken Renee Zellweger Oscar’ını aldı. Filmin bel kemiği olmayı başaran Renee Zellweger, Judy Garland’ın hayatındaki dramatik iniş ve çıkışları öylesine etkileyici bir şekilde gözler önüne serdi ki, bu oyunculuğu karşısında Oscar’ı başka hak eden bir kadın oyuncu olduğunu düşünmüyorum. ‘En iyi yardımcı kadın oyuncu’ kategorisindeki ödül ise daha önceki yazımda favorimi açıkladığım üzere, ‘Marriage Story’ filmindeki performansıyla Laura Dern’e gitti.

Favori filmlerim arasında yer alan ‘Ford V Ferrari’ ise ‘en iyi film kurgusu’ ve ‘en iyi ses kurgusu’ dallarında ödül alırken, başyapıt olarak değerlendirilen ve gecede çok ses getirmesi beklenen ‘The Irishman’ filmi ise Oscar 2020’den eli boş döndü. Hiçbir kategoride ödül alamaması ise gerçekten şaşırtıcı.

Son olarak, Tamara Kotevska ve Ljubomir Stefanov’un yönettiği, Türk asıllı Makedonya vatandaşı olan Hatice’nin hikayesini anlatan Bal Ülkesi (Honeyland) filmi de geceden ödülsüz ayrıldı. ‘En iyi uluslararası film’ ve ‘en iyi belgesel’ dallarında ödüle aday olarak bir ilki gerçekleştiren ‘Bal Ülkesi’, farklı çekim özellikleriyle ilk belgesel film, Kuzeyli Nanook’u hatırlatsa da ‘en iyi belgesel’ dalında ödülü American Factory’ye kaptırdı.

Bir ‘Akademi Ödülleri’ gecesi de böylelikle sona erdi. Sinemanın en iyileri Oscar 2020 ile zihnimize kazındı. Bazı kategorilerin sonuçları şaşırtsa da, bize artık bu dünyaca ünlü yapımları ‘Oscar ödüllü’ olarak anmak kalıyor.

Yazının devamı...

Bal Ülkesi

8 Şubat 2020

Oscar ödülleri geldi çattı! Hepimiz heyecanla gecenin sonucunu beklerken aday listelerinde bir yapıt, bir ilk olması nedeniyle sonucu daha çok merak etmemize neden oluyor. Oscar’da akıbetini merak ettiğim ve bence farklı bir yapım olan bu filme biraz değinmek istiyorum.

Bal Ülkesi (Honeyland)…

Tamara Kotevska ve .ljubomir Stefanov’un yönettiği, Türk asıllı Makedonya vatandaşı olan Hatice’nin hikayesini anlatan film, en iyi uluslararası film ve en iyi belgesel dallarında ödüle aday. Bu anlamda bir ilk…

Film, Kuzey Makedonya’da bulunan Bekirlija köyünde geçiyor. Yıllar önce köyde yaşayanların tümü göç etmiş, çoğu da Türkiye’ye gelmiş ancak Hatice Muratova ve yaşlı annesi Bekirlija’da kalarak yaşantılarını sürdürmeye devam etmişler. Köyde yaşamı sürdürmek için elektrik, su vb. yok. Zaten yaşadıkları ev de bakımsız, harabe bir ev. Hatice daha önceki kuşaklardan gördüğü üzere balcılık yapıyor. Hatice, balları başka kasabalara gidip satarak annesi ve kendisinin ihtiyaçlarını karşılıyor. Bir gün köye hayvancılıkla uğraşan kalabalık göçebe bir aile geliyor. Baba Hüseyin, geçim zorluğu nedeniyle arıcılığa da girmeye karar veriyor ve Hatice bütün bilgilerini Hüseyin ile paylaşarak ona yardımcı olmaya başlıyor. İşte buradan sonra filmin vermek istediği mesajı almaya başlıyoruz.

Filmin açılış sahnesinde bir uçurumun kenarında dar bir yolda yürüyen Hatice’yi görüyoruz. Kamera burada, uçurumun kenarında o daracık yolda takipte. Hatice kovanlara ulaştığında taşı kaldırıyor ve petek petek ballar çıkıyor karşımıza… Ballar o kadar doğal ve güzel görünüyor ki o noktada elimizi uzatıp almak istiyoruz. Hatice orada beklenmedik bir davranış sergiliyor; aslında bu davranışı olması gereken bir davranış ancak günümüzde maalesef ki böyle değil. Hatice o güzel balların yarısını alıyor, yarısını da arılara bırakıyor. Hatice’nin bu hareketi ise bize filmin mesajını daha ilk baştan veriyor. Hatice arılara saygılı, adeta ekolojik dengenin koruyucusu. Günümüz çağında doğayı bu kadar tahrip etmişken, insanoğlunun açgözlülüğü sınır tanımayarak yıkıp geçerken, Hatice’nin balların yarısını arılara bırakması içimizi ısıtıyor, aynı zamanda da bize geldiğimiz noktayı sorgulatıyor.

Köye sonradan gelen göçebe aile ise Hatice ve annesinin tam tersi davranışlar sergiliyorlar; filmde adeta kapitalist toplumun temsilcileri. Ailenin babası Hüseyin, 7 çocuğunu geçindirmeye çalışırken daha çok bal satma isteğiyle Hatice’den öğrendiklerini bir noktadan sonra yapmamaya başlıyor. Bunun sonucunda Hatice ile ailenin arası açılıyor ve bu da köydeki ekolojik dengenin sarsılmasına neden oluyor.

Film, çevreci temasının yanı sıra hikâyesi ile de etkili bir film. İnsan hikâyesi ile gerçek bir öyküden yola çıkarak insanoğlunun açgözlülüğünün, daha çok kar etme çabasının doğaya nasıl zarar verdiğini en başarılı şekilde gözler önüne seriyor; film boyunca günümüz sorunsalıyla yüzleşiyoruz.

Çekimler Sırasında Filmin Konusu Değişiyor…

Yazının devamı...

Artısıyla eksisiyle Atiye

25 Ocak 2020

Atiye, ‘Hakan: Muhafız’ dan sonra Netflix’te yayınlanan 2. Türk yapımı dizi. Şengül Boybaş’ın ‘Dünyanın Uyanışı’ adlı kitabından uyarlanan dizi, Türkiye standartlarında diğer dizilere baktığımızda gerek çekimleri gerekse senaryosu ile farklı bir iş…

Gizemli macera türünde fantastik unsurlar barındıran dizide, ailesi ve sevdikleriyle İstanbul’da sade bir yaşantı süren Ressam Atiye’nin (Beren Saat), kendini bildi bileli çizdiği sembolü, Göbeklitepe’de yapılan arkeolojik çalışmalarda görüp peşine düştüğü mistik yolculuğu anlatıyor. Atiye, hayatını değiştiren bu gizemli olayın peşinden giderek antik tapınakta Arkeolog Erhan (Mehmet Günsür) ile geçmişini aramaya karar veriyor.

Dizinin sahnelerine göz attığımızda, arkeolojik alanlar, İstanbul, karakterlerin yaşadıkları yerler vb. görsellik gayet yerinde. Dekorlar, kıyafetler, aksesuarlar da karakterlerin iç dünyasını yansıtan şekilde senaryoyla bütünleşmiş. Kısacası akışa ters düşen bir durum yok. Göbeklitepe ve Nemrut dağı gibi önemli tarihi mekânlarımızın böyle bir senaryoyla ele alınması ve dünyaya açılması da çok iyi olmuş.

Senaryo açısından ise alıştığımız televizyon dizilerinin dışında bir yerde, kendinizi mistik bir hikayenin içinde buluyorsunuz. Her bölüm ayrı konu ayrı heyecan formatında bir dizi değil, bölümlerde birbirleriyle bağlantılı olay örgüsü mevcut. Dikkat çekiyor, merak ettiriyor, bir sonraki bölümü heyecanla bekliyorsunuz. Hızla gelişen olaylar sıkılmaya imkân vermiyor evet, ancak gereğinden hızlı geliştiği söylenebilir. Karakterler olayların akışında öyle bir savruluyorlar ki, oturup düşünme, kendilerini sorgulama imkanları bile olmuyor. Adeta bir oyunda sanal karakterler misali karşılarına çıkan engelleri aşmak zorundalar. Tabii ki böyle bir durumda seyirciye de düşünme payı verilmiyor. Biz de karakterlerle birlikte bölümden bölüme savrulup gidiyoruz.

Tek tek karakterlere baktığımızda ise Atiye, İstanbul’da ailesinden ayrı yaşayan sergilerde tabloları daha ilk günden satılan bir sanatçı, ancak bu kadar güçlü bir karakterin bu zamana kadar çizdiği o sembolü araştırmaması ya da neden çizdiğini kendine sormaması bir boşluk. Mesela biz dizinin hiçbir bölümünde Atiye’nin o sembolü ne düşünerek çizdiğini, onun için ne anlama geldiğini bilemiyoruz. Çiziyor işte Atiye… Sevgilisi Ozan (Metin Akdülger) ile ilişkisi de donanımlı bir ressam için biraz sığ. Tüm gücünü iş adamı olan babası Serdar Bey’den (Tim Seyfi) alan Ozan, Atiye gibi bir karakter için pasif. Atiye ve Ozan ilişkisinde daha çok kadının egemen olduğu bir ilişki tipini görüyoruz, kadının gücünü görüyoruz. Atiye, Ozan’ı nikah günü bırakıp Erhan’la geçmişini araştırmak için kaçsa bile Ozan hala Atiye’yi severek bekliyor ve yeniden bir araya gelmek için yalvarıyor.

Ozan karakterine baktığımızda ise babasının gölgesinde hayatını şekillendiren, çocukluğunda yaşadığı buhranları hala yanında sürükleyen bir genç. Babasına karşı gelemiyor, şiddet görüyor. Öyle ki şiddet görürken bile ceza olarak o acıyı tatması gerektiği babası tarafından Ozan’a aşılanmış. İşte burada Atiye gibi sanatla iç içe, kültürlü, donanımlı bir karakterin nasıl Ozan gibi sığ bir karaktere aşık olup evlilik aşamasına geldiğini sorguluyoruz. Bir flash-back ile verilen Atiye ve Ozan’ın ilişkilerinden bir kesit ise Atiye’nin böyle bir şiddeti nasıl kabul ettiğini ve ilişkisine nasıl devam ettiğini bir kere daha sorgulatıyor bize…

Erhan karakteri ise sade yaşayan, mesleğine tutkuyla bağlı genç bir arkeolog. Babası Göbeklitepe kazısında daha önce çalışmış ve bulduklarından dolayı bir cinayete kurban gitmiş. Babasını öldürenler halen bulduklarının peşinde ancak Erhan bunu Atiye’nin hayatına girmesiyle çözüyor. Erhan karakteri iç dünyasındaki çıkmazlara rağmen iyi olmaya kodlanmış ve bazı gizemleri çözmek için çabalıyor. Bu anlamda da Atiye’nin her zaman yanında. Karakterin canlandırılmasında tabii ki Mehmet Günsür’ün mükemmel oyunculuğunun etkisini söylemeden geçemeyeceğim.

Dizide iki karakter, mücadeleleri ve iç dünyasında kendileriyle savaşmalarıyla dikkat çekiyor. Atiye’nin annesi Serap (Başak Köklükaya) ve üvey kardeşi Cansu (Melisa Şenolsun). Bu iki karakteri izlerken bir nebze de olsa derinlik bulabiliyoruz. Çünkü verecekleri bir takım kararlar, başkalarının hayatlarını etkileyecek ve o konuda iyi düşünmeleri gerekiyor. Bu iki karakteri izlerken duygusal yoğunluğu hissediyoruz; çaresizliği, çıkmazlığı…

Yazının devamı...

Oscar 2020 Yaklaşırken…

16 Ocak 2020

Sinema dünyasının en prestijli ödülleri olan Akademi Ödülleri, bilinen adıyla Oscar Ödülleri bu yıl 92. kez sahiplerini bulacak.

Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi tarafından ilk kez 1929 yılında Los Angeles’ta düzenlenen Oscar Ödülleri, bu sene 9 Şubat’ta düzenlenecek.

Bu yıl da geçen yıl olduğu gibi sunucusuz gerçekleştirileceği duyurulan ödül töreni, yine ilgi odağı olacağa benziyor. Geçen sene 30 yıllık geleneği bozarak Oscar Ödül Töreni’ni sunucusuz gerçekleştiren Akademi, bu yıl da aynı kararı verdi.

Oscar 2020’nin kategori adayları da açıklanmışken, biraz filmlere değinelim. Bu yazımda sizlerle favorim olan 5 filmi paylaşacağım.

Daha önceki yazımda da bahsettiğim üzere benim favori filmim tabii ki ‘Joker’. Batman’in ezeli rakibi Joker’in nasıl ‘Joker’ olduğunu izlediğimiz film, listede birden fazla kategoride Oscar’a aday; En iyi erkek oyuncu, en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi sinematografi, en iyi kurgu, en iyi kostüm tasarımı, en iyi ses miksajı, en iyi ses kurgusu, en iyi film müziği, en iyi, en iyi, en iyi…

Daha önce Joker filmini kaleme aldığım yazımda filme hayranlığımı dile getirmiş ve ödülün hiç beklemeden filmin başrol oyuncusu Joaquin Phoenix’e ve tabii ki filmin yönetmeni Todd Phillips’e gönderilebileceğini yazmıştım. Kusursuz sinematografisi, seyirciyi kendi iç dünyasına döndüren, kendini sorgulamasını sağlayan ve beklenmedik olaylar, merak öğesi gibi unsurların filmin olay örgüsüne doğru bir şekilde yerleştirilerek, seyircinin algısının film boyunca diri tutulduğu senaryosuyla takdire şayan bir film.

Oscar 2020’nin diğer aday filmi, ‘The Irishman’. Yönetmenliğini Martin Scorsese yaptığı, Robert De Niro, Al Pacino ve Joe Pesci’nin başrolleri paylaştığı film, bir başyapıt olarak değerlendirilme niteliğinde… Film Oscar ödüllerinde birden fazla kategoride aday; en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi yardımcı erkek oyuncu, en iyi kurgu, en iyi sinematografi, en iyi kostüm tasarımı ve en iyi görsel efekt… Biyografik suç türünde olan filmde II. Dünya Savaşı’nın emektar askerlerinden Frank Sheeran’ın yıllarca çalıştığı suç örgütü Bufalino ve Sheeran’ın uğruna tetikçilik yaptığı ünlü isimler anlatılıyor. Tabir-i caizse babaların buluştuğu The Irishman, 2019’a damgasını vurduğu gibi Oscar 2020’de de bayağı ses getireceğe benziyor.

Diğer bir aday film ise, Noah Baumbach’ın son filmi Marriage Story. Scarlett Johansson ve Adam Driver’ın kusursuz oyunculuk performansını izlediğimiz film, Oscar 2020’de en iyi erkek oyuncu, en iyi kadın oyuncu, en iyi yardımcı kadın oyuncu, en iyi film ve en iyi film müziği kategorilerinde aday. Evli bir çiftin New York’tan Los Angeles’a kadar uzanan boşanma hikayesini konu alan filmin farklı kategorilerde ödül alması olası ancak Laura Dern’in en iyi yardımcı kadın oyuncu dalında ödül alması şaşırtıcı olmaz.

Yazının devamı...

'Prenses' Margaret

10 Ocak 2020

Sevgili okurlarım,

Bu yazımda hepimizin merakla ve ilgiyle izlediği Netflix’te yayınlanan Crown dizisinin son bölümünü kaleme almak istiyorum. İngiliz kraliyet ailesini konu alan ve neredeyse her ferdinin hayatına değinen ama tabii ki kraliçe merkezli ilerleyen bir senaryoya sahip. Birden fazla yönetmen tarafından çekilen dizinin daha önce yayınlanan 2 sezonunu soluksuz izledik, 3. sezon ne zaman yayınlanacak derken, yayınlandı, izledik, bitti bile…

Dizinin senaristi Peter Morgan, Kraliçe Elizabeth ile görüşmeler yaparak olay örgüsünü şekillendiriyor. Yani dizide bahsedilenlerin tümü gerçek olaylardan alıntılar. Senaryo ise Benjamin Caron, Christian Schwochow, Jessica Hobbs ve Sam Donovan yönetmenliğinde kusursuz bir şekilde ekrana aktarılıyor. Çekimler muhteşem, oranın dibi kadrajlar yok artık dedirtiyor, oyunculuklara zaten diyecek laf yok.

Filmin karakterleri senaryodaki olayların içinde olması gerektiği gibi konumlandırılıyor. Kraliçe Elizabeth (Olivia Colman), Prens Philip (Tobias Menzies), kraliçenin annesi Elizabeth Bowes (Marion Bailey) gibi tüm ana karakterlerin olayların akışına kendilerini kaptırmış sakin ve kontrollü hallerini izlerken, bir karakter düzensiz yaşantısı, başarısız evliliği ve başına buyruk davranışlarıyla dikkat çekiyor; Kraliçe Elizabeth’in kardeşi Prenses Margaret (Helena Bonham Carter)…

Oldu olası Kraliçe Elizabeth’e özenen ancak Elizabeth’in düzenli, naif ve kontrollü karakterinin tam tersi hırçın, başına buyruk davranışları ve başarısız özel hayatıyla Prenses Margaret’ı 3. sezonun son bölümünde buhranlarıyla izliyoruz. Aslında toplumsal sorunumuz olan bir durum da bu bölümde açığa çıkıyor ve ırk, kültür ve ülke fark etmeksizin kadının bu olumsuz durumu her coğrafyada yaşayabildiğiyle yüzleşiyoruz.

Neden Hep Onu Savunuyorsunuz?

Prenses Margaret, eşi Antony Armstrong (Ben Daniels) tarafından sürekli aşağılanıyor, aldatılıyor ve aldatıldığı da gizli saklı değil, bilerek eşi tarafından yüzüne vuruluyor. Yani şiddetin farklı bir yönü. Kocası yani kraliyet damadı, sevgilisiyle rahat rahat farklı bir evde görüşüyor, vakit geçiriyor. Margaret ise sarayda hep yalnız, buhran içinde...

Kendi doğum gününde bir yemek veriyor, ailesi ve tüm yakınlarını sarayında ağırlıyor ve tabii ki kocası bu yemekte de yok. Margaret bu yemekte ailesine kocasının kendisini aldattığını, kendi doğum gününde burada olması gerekirken başka bir kadınla olduğunu söylüyor. Yaşadığı bu hakaretten dolayı da kraliyet ailesi olarak ona bir yaptırım uygulanmasını, cezalandırılmasını ve kraliyet mülklerine girişinin yasaklanmasını istiyor, ‘onun canını yakın’ diyor. İşte burada ailesinin Prenses Margaret’a karşı tavrında toplumsal yaramıza parmak basılıyor. Margaret ailesinden destek göreceği yerde kraliyette boşanma olmayacağı ve hoş karşılanmayacağı için ailesinin kocasını övücü, kendisini suçlayıcı tavrıyla karşı karşıya kalıyor. Ciddiye alınmıyor, hırçın karakteri ve başına buyruk halleri sebep gösteriliyor, yani erkeğin aldatmasının faturası kadına kesiliyor ve ailesi tarafından üstü örtülmeye çalışılıyor. Bu aşılması gereken düşünce maalesef bizim toplumumuzun da kanayan yarası; kadınlarımız halen ailelerine sığınsalar da birtakım normlar ve mahalle baskısı nedeniyle destek göremeyebiliyorlar. Çünkü boşanmak halen bazı kesimler için kabul edilebilir değil. Kişinin karakteri ne olursa olsun ihanet normalleştirilemez. Bu şiddetin farklı bir yönü, illa fiziksel olması gerekmez. Margaret ailesinden destek göremeyeceğini anlıyor ve ‘neden hep onu savunuyorsunuz’ diyerek masayı terk ediyor. Margaret masayı terk ettikten sonra arkasından söylenenler ise içler acısı; ‘yemek soğumadan yiyelim, birazdan kendine gelir.’

Yazının devamı...