Hatalarla yüzleşememek

25 Şubat 2020

Yönetimde şeffaflık; aldığınız kararların gerekçelerini, sonuçlarıyla birlikte masaya yatırabilmek, özeleştiri yapabilmektir. Neyi neden yaptığınızı açıklayabilmek, eyleminizin hedefinden bir sapma olmuşsa bunun sorumluluğunu taşıyabilmektir. Gerekçelerinizi de “ama”, “fakat” demeden, başka etkenlerin sonuç üzerindeki etkilerini öne çıkarmaya çalışmadan yani bahanelerinizin arkasına saklanmadan açıklamak zorundasınız.
İstediğiniz ve fazlasıyla bulduğunuz desteği sağlayan kitlelere, taraftarlara, üyelere bu açıklamayı yapmak da yetmez. Bu açıklamaları/özeleştiriyi yapmadığınız gibi bir de o insanları başka gerekçelerle bambaşka hedeflere yöneltiyorsanız, kendi hatalarınızla yüzleşmek yerine insanları olan bitenden başkalarının sorumlu olduğuna ikna etmeye çalışıyorsanız, hep bir komplo hep bir kumpas olduğunu savunuyorsanız ortada ne şeffaflık kalır ne doğru hedeflere yönelmiş kitleler.
Ortada manipüle edilmiş insanlar, gizlenen gerçekler, ulaşılması bir başka bahara kalmış masalsı hedefler kalır.
Ve bunlarla gerçek bir başarı öyküsü yazamazsınız.
Sadece başta itiraz ettiğiniz tiyatronun bir başka versiyonunu bu kez de siz sahneye koymuş olursunuz. O en başta dile getirdiğiniz eleştirileri / itirazları haklı bulan insanlar bir süre sonra bu tiyatrodan da bıkarlar ve yeni eleştirilerin / itirazların peşine düşerler. Bir kez daha yarı yolda bırakılmış olmanın yarattığı kırgınlıkla, hayal kırıklığıyla… Siyasetten ekonomiye, spordan sanata her alanda geçerlidir bu durum.
Anlattıklarımın son örneği futbol dünyamızda yaşanıyor.
Büyük umutlarla, vizyon değişikliği gibi herkesi heyecanlandıran söylemlerle, tarihi oy farkıyla başkanlığa seçildiği gün, Ali Koç şöyle demişti: “Kendimizden çok emindik, kazanan fark atacaktı, bu yolda kimseye biat etmedik… Bu sizin sayenizde oldu. Herkes yolcu taraftar hancı...“

Yazının devamı...

ACIYA VE KORKUYA YENİLMEMEYİ ÖĞRENECEĞİZ!

3 Şubat 2020

Deprem bölgesine yardıma koşan “isimsiz kahramanları” sayfalarımıza taşırken, manşetimizi hiç tereddütsüz “Türkiye size minnettar” diyerek attık. Aynı minnettarlığı, deprem bölgesinde canla başla çalışan sadece Milliyet muhabirleri adına değil, bölgede görevlendirilen bütün meslektaşlarımız adına da hissettik

Türkiye insanı güzeldir; doğal bir felaketin yaralarını ülke olarak, hep birlikte sarmaya çalışmanın önemine vakıf olmuş, ortak bir ruh ve bilinçle hareket ederek tarihin sayfalarını bu milletin kahramanlıklarıyla doldurmuş, kültürel bir mirasa sahiptir.  

Olası bir depreme karşı afet politikalarımızın olup olmaması, eksiklerimiz, hatalarımız ayrı bir konu.  Ama Elazığ’da yaşanan deprem, bize hâlâ insanın insana umudunun bitmediği bir yerde olduğumuzu hatırlattı.  Jandarması, itfaiyesi, sağlıkçısı, vatandaşı, mültecisiyle deprem bölgesine koşanlar, sadece enkaz altındaki insanlara umut olmadı. Bize ekip ruhuyla çalışmanın önemini bir kez daha kanıtlamış oldular.

Doğu ve Güneydoğu’nun tamamı ile Ortadoğu ülkelerinde şiddetli bir şekilde hissedilen 6.8’lik depremle birlikte başta AFAD, Kızılay, AKUT, UMKE ve Jandarma olmak üzere çok sayıda ekip arama-kurtarma çalışmalarına katıldı. Türkiye’nin çeşitli yerlerinden itfaiyeciler de yardıma koştu. Bütün kurumlar seferber oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve bakanlar Elazığ’da arama-kurtarma çalışmalarını yerinde inceledi.  Daha depremin ilk saatlerinde bölgeye 5 bin 93 personel, 635 araç ve 22 arama köpeği sevk edildi. Toplam 800 STK personeli çalışmalara katıldı. 311 TIR dolusu ihtiyaç malzemesi, bölgeye ulaştırıldı.  Depremde sokakta kalan binlerce insana camiler, oteller, tesisler kapılarını açtı. 

Buna rağmen; her toplumda felaketlerden beslenenler de mutlaka olacaktır, oluyor da. Ancak bir felaketten ‘yardım’ adı altında nemalananlar ya da ırkçılık, mezhepçilik, ayrımcılık yaparak felaketi insanına göre ayrıştıranlar bu dayanışma ruhunu bozabilir mi?   

45 insanımız toprak altından bu dayanışma ruhuyla, milletin seferberliği ile kurtarıldı.

Milliyet, Elâzığ depreminde dondurucu soğukta kendi canlarını hiçe sayarak beton bloklarının altına girip depremzedeleri enkazdan kurtarmaya çalışan, bölgeye yardıma koşan “isimsiz kahramanları” sayfalarına taşırken, tam da bu nedenle manşetini hiç tereddütsüz attı: “Türkiye size minnettar” diyerek.

***

Yazının devamı...

Bir yıl biterken...

1 Ocak 2020

2019 sadece Türkiye’de değil, dünya medyasında da son dönemin “en hareketli yılı” olarak kayıtlara geçecek. 12 ay boyunca, medya her zamanki gibi zamanla yarıştı. Ardı arkası kesilmeyen haberlerin peşinde koşturdu. Küresel hareketlenmelerin, dünyayı sarsan ekonomik ve siyasi krizlerin, mülteci sorununun, terörün, doğal afetlerin, alınan kararların, yapılan anlaşmaların yakın takipçisi oldu.

Ortadoğu, Batı’nın her zamanki gibi en önemli gündem maddesiydi. Türkiye’nin 9 Ekim’de başlattığı Barış Pınarı Harekâtı’nın ardından biz de Milliyet olarak, harekâtın siyasi ve askeri paradigmalarını doğru okumanın dünya tarihine not düşmek açısından son derece önemli olduğunun bilincinde gelişmeleri adım adım izledik.

Doğru haber ve analitik gazeteciliğimizi unutmadık. Bölgeye muhabirlerimizi gönderdik, yazarlarımızla süreci analiz ettik. Manipüle ve dezenformasyon amaçlı haberciliğin önüne geçmek amacıyla haberleri editöryal titizlikle okurlarımızla paylaştık. Dokuz gün süren harekâtta bölgedeki güç dengelerini ve siyasi gidişatı tamamen değiştirebilecek hususlara değindik. 9 gün sonra hem Amerikan hem de Avrupa basını, ABD ile Türkiye arasında varılan anlaşmada, “istediğini alan tarafın Türkiye olduğunu” yazdığı gün, Türkiye için ikinci kazanımın Soçi mutabakatı olduğunun altını çizdik.

Sami Kohen, Güneri Cıvaoğlu, Tunca Bengin, Didem Özel Tümer, Nihat Ali Özcan, Verda Özer, Hakkı Öcal ile muhabirlerimiz; Namık Durukan, Yavuz Özden, Ünal Çam, Oğuz Yeter, Seyfettin Ersöz, Cihat Aslan, Ecem Toplar imzalarıyla...

2019’da Türkiye’nin bir “karar” ve bir “anlaşma” ile Ortadoğu’nun bütün dengelerini değiştirdiğini elbette tarih yazacak. Milliyet olarak biz yazılacak bu tarihin en yakın takipçisi olduk.

Fakat başarıyı gölgeleyen toplumsal sorunlarımızı da daima hatırlattık. Kadın cinayetleri, çocuk tacizleri, doğanın ve tarihin katledilişine ve çevre, sağlık, eğitim sorunlarına çözüm üreten bütün kurumlara sayfalarımızı açtık, engelli hakları, hayvan hakları, kadın hakları, insan haklarını hatırlattık.   

Yazının devamı...

MİLLİYET VE DEPREME KARŞI SORUMLU GAZETECİLİK

7 Ekim 2019

Biliyoruz ki; Türkiye, dünyanın en aktif deprem kuşaklarından birinde yer almakta. En şiddetlisini Erzincan’da 7,9 olarak yaşadık. 1900’lardan bu yana, 100’ün üzerinde depreme şahit oldu Türkiye. Gölcük depremi başta olmak üzere, binlerce insanımızı kaybettik. Buna karşılık felaketin travmatik sonuçlarını, yaralarını daima sarma gayreti içerisinde olduk, gönüllü olduk, seferber olduk. Daha da önemlisi; Tokat’ı Erzincan’ı, Muş’u, Diyarbakır’ı, Kars’ı, Van’ı, İzmit’i vuran hiçbir depremi unutmadık, unutturmadık.

HALKI UYARDIK

24 Eylül’de Silivri  açıklarında meydana gelen 4,6 büyüklüğündeki deprem, foto muhabirimiz Ünal Çam’ın objektifine “İstanbulluları korkutan deprem” olarak yansıyınca, muhabirlerimiz Mert İnan, Gökhan Kam öncelikle depremin “Öncü mü münferit mi” olduğu sorusunun yanıtını aradı. Bazı deprem bilimciler, beklenen büyük depremi hatırlatarak bu depremin, ‘uyarı’ mahiyetinde olduğunu söyleyince, vatandaşlarımıza dikkatli olmaları çağrısında bulunan Milliyet, “İstanbul’a 4.6’lık uyarı” başlığıyla haberi okurlarıyla paylaştı.

İstanbul, bir gün sonra, bu kez 5,8 büyüklüğünde bir depremle yeniden sarsıldı. Kentte GSM şebekesi çöktü, trafik felç oldu. En büyük korkuyu okullarda panikleyen çocuklar yaşadı. Evler, okullar, hastaneler ve iş yerleri boşaltıldı. Bazı İstanbullular parklarda sabahladı. Elbette muhabirlerimiz de, onlar da sabahladı. Ozan Güzelce deklanşöre bastı. Gökhan Karakaş, Mert İnan, Çiğdem Yılmaz, Gökhan Kam yazdı. Çünkü sokağa taşan panik havası düşündürücü olduğu kadar araştırılması gereken bir duruma işaret etmekteydi.

OLASI TEHLİKELER

Bir sonraki gün gazetemizde yer alan iki açıklama dikkat çekiciydi; İstanbul’daki depremin ardından Kandilli Rasathanesi Müdürü Prof. Haluk Özener “Büyük depremin ne zaman olacağını maalesef bilmiyoruz ama olacağını ve gitgide yaklaştığını biliyoruz” derken, Marmara’nın tabanını karış karış inceleyen isimlerden Bilim Akademisi üyesi Prof. Dr. Naci Görür de son depremle Marmara’daki riskin daha da arttığını açıklıyordu.

Dolayısıyla Milliyet, biri 4.6, diğeri 5.8 olan iki depreme ilişkin konusunda en uzman deprem bilimcilerin görüşlerine yer vermekle kalmadı, büyük bir deprem olasılığı karşısında İstanbul’un neler yaşayabileceğini de ayrıca masaya yatırdı.

Örneğin muhabirlerimiz, İstanbullulara büyük panik yaşatan 5,8 büyüklüğündeki depremin ardından bir saat içinde kent trafiğinin içinden çıkılamaz hale gelmesini, olası bir durumda, ambulans ve itfaiye araçlarının bile geçişine engel olacak bu kaosun nedenlerini araştırdı. En büyük nedenlerden biri, 24 saat park yasağı bulunan acil ulaşım yollarına sürücülerin araçlarını bırakması olunca bu kez yetkilileri uyardık.

Yazının devamı...

DÜNYA MEDYASINDA MÜLTECİ DÜŞMANLIĞI VE IRKÇILIK

2 Eylül 2019

Önce bir durum tespiti yapalım:

Türkiye’de son verilere göre; 4 milyon 900 bin göçmen bulunmakta. Bunların 3 milyon 634 bini geçici koruma kapsamında. İçişleri Bakanlığı’nın açıklamalarına göre; sadece İstanbul’da günde ortalama 600 kayıt dışı göçmen yakalandı. Bu yılın ortalarına kadar Türkiye sınırları içerisinde                         yakalanan toplam kaçak göçmen sayısı ise 163 bin.  Suriyeliler hariç, Afganistan, Pakistan, Bangladeş, Özbekistan,  Sri Lanka, Fas, Cezayir gibi ülkelerden Türkiye’ye kaçak yollardan giren göçmenlerin çoğu sınır dışı edildi. 

Peki, neden Suriyeliler hariç? Çünkü Uluslararası kurallara göre; dünyadaki hiçbir ülke, geçici koruma kapsamındaki bir göçmeni sınır dışı edemez. Dolayısıyla her ülke kendi göçmen politikalarını oluşturarak bu soruna çözüm üretmeye çalışıyor.

İstanbul Valiliği bakanlığın belirlediği göçmen politikası üzerinden bunun ilk adımını attı.  Valilik geçtiğimiz günlerde, düzensiz göçle mücadele, kaydı olmayan ya da başka illere kayıtlı olan Suriyelileri konu alan bir basın açıklaması yaptı. Valilik açıklamasında düzensiz göçle gelen 16 bin 423 kaçak göçmenin bakanlığın belirlediği “geri gönderme” merkezlerinin bulunduğu illere, kayıtsız 4 bin 500 Suriyelinin ise “geçici barınma” merkezlerine gönderildiğini belirtti. Başka illere kayıtlı “geçici koruma” kapsamındaki Suriyelilerin kayıtlı bulundukları illere dönüşleri devam ederken, İstanbul’da yatırımı bulunan ve istihdam sağlayan Suriyeliler ile öğrenciler durumlarını belgelendirmeleri ve ilgili mevzuatın öngördüğü şartları taşımaları kaydıyla İstanbul’da ikamet edebilecekler.

***

Dünya medyası da bir süredir göçmen politikaları üzerinden ırkçılık, yabancı düşmanlığı, antisemitizmi tartışıyor. Avrupa göçmen sorununu sadece ülkelerin siyaset ve güvenliği açısından değil,  ekonomik, sosyolojik ve kültürel kimliklerin - belirleyicisi durumunda olması nedeniyle de hayli endişe verici buluyor. 

Almanya bu endişeyi dile getiren ülkelerin başında. Örneğin Başbakan Angela Merkel, antisemitizm ve ırkçılığın Almanya’da arttığına işaret ederek Avrupalılara “Milliyetçilik, ırkçılık, popülizm ve antisemitizmle yüzleşin” çağrısında bulundu. Bütün Avrupalıların nasyonalizm ve popülizme karşı seslerini yükseltmesi gerektiğini belirtti.  Avrupa medyasında Merkel’in “Bizler çok taraflı düşünmeliyiz, tek taraflı değil; global düşünmeliyiz ama ulusal değil,             açık olmalıyız izole değil ve beraber olmalıyız, tek başımıza değil... Bunları yapmak bizim görevimiz” sözleri ise hayli geniş yer buldu.

Amerikan medyası ise Donald Trump hükümetinin Antisemitizm ile Mücadele Özel Temsilciliğini yapan Elan Carr’ın “Antisemitizmin tarihine bakacak olursak, içine girdiği tüm toplumları yok ettiğini görüyoruz” sözlerini sayfalarına taşıdı. Carr’a göre antisemitizm ile mücadele sadece Yahudi cemaatlerini korumak için yapılmıyor. Bu mücadele aynı zamanda toplum ve ülkenin geleceği açısından da önem arz ediyor.

Yazının devamı...

‘S-400’ler barışı garantilemek için’

15 Temmuz 2019

“Biz S-400 alarak savaşa hazırlanmıyoruz. Barışı ve milli güvenliğimizi garanti altına almaya çalışıyoruz” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, savunma sanayiini geliştirmeye yönelik diğer tüm atılımların amacının da aynı olduğunu vurguladı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin S-400 hava savunma sistemi tedarikinin keyfi değil, bir zorunluluk olduğunu, tamamen kendi toprakları içinde ve bölgesinde barışı koruma amaçlı olduğunu belirterek, “Biz, S-400’leri alarak savaşa hazırlanmıyoruz. Barışı ve kendi milli güvenliğimizi garanti altına almaya çalışıyoruz” dedi.

Erdoğan, gazete ve televizyon kanallarının genel yayın yönetmenleri, bazı yazar ve akademisyenlerle dün Vahdettin Köşkü’nde bir araya geldi.

Toplantıya Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın da katıldı.

S-400 tanıtım filminin gösterilmesinin ardından konuşan Erdoğan, daha sonra soruları yanıtladı. Türkiye’nin milli güvenliği ve egemenlik hakları bakımından önemli bir tartışma olan S-400 tedariki konusunda gösterdikleri onurlu duruş için basına teşekkür etti. Türkiye’nin uzunca bir zamandır, milli bir meselesi üzerinde, her kesimden insanıyla, kurumuyla böylesine güçlü bir birlikteliği ortaya koyamadığını dile getiren Erdoğan, “Ülkemizin, S-400 alımı ve bu çerçevede süren tartışmalar bize, milletimizin sağduyusu ve irfanı ile bunların sesi olduğuna inandığım medya duyarlılığının tüm gücüyle ayakta olduğunu göstermiştir. İnşallah 82 milyon olarak hepimizin ortak geleceğini ilgilendiren diğer hususlarda da benzer bir kenetlenme ortaya koyacağımıza inanıyorum” diye konuştu.

‘Olgulara dayalı’

Türkiye’nin milli güvenlik hassasiyetlerinin, herhangi bir vehme veya örtülü başka bir amaca değil, tamamen olgulara dayalı olduğunu ifade eden Erdoğan, şöyle devam etti: “Coğrafyamız, binlerce yıldır hep bir cazibe merkezi olmuştur. Ecdadımızın bu topraklara girişi de öyle kolay gerçekleşmemiştir. Biz bu coğrafyayı yönetmek üzere geldiğimizden beri kesintisiz bir mücadele içindeyiz. Bu toprakları vatan kılma çabamıza yönelik tehditler daima olmuştur, bundan sonra da olacaktır. Tabii bu tehditlerin niteliği, döneme, şartlara, ittifak ilişkilerine göre farklılık göstermektedir... Türkiye Cumhuriyeti, Yunanistan gibi küçük bir devlete değil, onu üzerimize gönderen geri plandaki dönemin devasa güçlerine karşı kazandığımız zaferle kurulmuştur.”

Yazının devamı...

TOPLUMSAL PROJELERİN EN BÜYÜK DESTEKÇİSİ MİLLİYET VE PROJELERİMİZ

3 Haziran 2019

Türkiye medyası olarak son birkaç aydır kaçınılmaz bir biçimde siyaset ve seçime kilitlenmiş görünüyoruz.

Oysa dünya medyası devletlerin ‘savaş çığırtkanlık-larına’ rağmen güncel haber koşuşturmasını siyasi haberlerin dışında da arıyor. Bilimsel araştırmaları, teknolojik gelişmeleri önemsiyor, sağlık ve çevre gibi konular daha bir öne çıkmış görünüyor. Özellikle küresel sorunlara inanılmaz kafa yoruyorlar. İklim değişikliği sonucu geleceğe yönelik olası felaketlere işaret eden her tartışmayı, insan sağlığını tehdit eden sorunları manşetlerine taşıyor, bu alandaki projelere katkı sunuyor, kampanyaların, toplumsal projelerin bir parçası olmanın bilinciyle hareket ediyorlar.

Peki, biz ne yapıyoruz?

En iyisini yapmaya çalışıyoruz. Milliyet olarak bu sorunun yanıtı elbette gazetemizde, manşetlere taşıdığımız haberciliğimizdedir. Ama bu madalyonun ‘görünen’ yüzü. Milliyet adına son beş ayda yaptıklarımızın gurur verici özeti ise ‘görünmeyen’de.

Örnek çok.

Bu yıl sporun en iyilerini seçtik. Gillette, Milliyet, Gençlik ve Spor Bakanlığı ve Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi olarak… Bunu sosyal bir projeye dönüştürmenin gururunu ise Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki 35.000 çocuğun spor malzemesi ihtiyacına katkı sunarak yaşadık.

***

Çanakkale şehitlerimizden hiçbir dönemde vazgeçmedik. 1960’larda Şehitler Anıtı’nın yapımını, açtığı bağış kampanyasıyla sağlayan ve tüm halkın takdirini kazanan Milliyet olarak bu yıl da Çanakkale Zaferi için bestelenen iki eserin dünya prömiyerine ev sahipliği yaptık.

Yazının devamı...