Başı serin tutma zamanı

Başı serin tutma zamanı




Fransızlar ancak dün, Le Monde'un 13 Ekim tarihli sayısının 4. sayfasındaki küçük bir haberden ABD'nin çağırısı üzerine NATO'nun bazı üyeleri gibi Tampa'daki karargaha gönderdikleri askeri heyetin başındaki generalin adını öğrendiler: Jean - Paul Raffenne adında bir korgeneralmiş. Halbuki biz Türkler, cingöz basınımızın sayesinde daha iki gün önceden ve 1. sayfadaki resimli manşetlerden sadece komutanın değil, bütün üyelerin kimlikleri yanında onlardan bekleneni de ayrıntılarıyla biliyorduk: Sanki karargaha onlar akıl vereceklerdi. Halbuki Amerikan komutanlığı nezdinde sadece kendi Genelkurmay Başkanlarını temsil edeceklermiş.
Haftanın ortasında Louvre Müzesi, Zafer Anıtı, Notre - Dame Kilisesi gibi Paris'in ünlü turistik merkezlerine giderken oraları kapalı görünce, eğer bizim basınımızın okuyucuları iseler her halde "işte, oralarda da terör korkusu ve savaşa hazırlık!" diye düşünmüş olabilirler. Halbuki "35 saatlik çalışma haftası"nı boykot eden işçiler grevdeydiler de, ondan...
Bizim, - diyelim ki - "bir kısım basın" da Körfez Savaşı'nın Özal'da başlattığı tarzda bir Afganistan Savaşı'dan pay kapma hevesinin başladığı görülüyor. O günlerin meşhur "1 koyup 3 alma" formülü söylenmiyor da "eğer bütün varlığımızla" savaş cephesine katılırsak Özal devrinde patlatılıp sonra barutsuzluktan sönen "Adriyatik'ten Çin Seddi'ne büyüklük hülyası" bu sefer gerçekleşecektir. Hele bir de "Asker bizden!" diye ortaya fırlarsak kimse bizimle yarışamayacaktır, en aşağı bölgemizde her şey bizden sorulacaktır.
Dikkat çeken bir husus, bunun şampiyonlarının gene Özal'ın o zamanki havarilerinden oluştuğudur.

Herkes çapına göre...
Afganistan harekatının sadece bizim kanımızı kaynatmadığı, Avrupa'ya bakılınca görünüyor. International Herald Tribune'un meşhur yorumcusu John Vinocur de bunu belirtmekte. "Dünya kuvvet sıralaması"ndaki statülerini Körfez harekatında yükseltmeye çaba göstermiş "Avrupalı büyükler" o zaman düş kırıklığına uğramışlardır: ABD hegemonyası oradan daha güçlenmiş çıkmıştı. Vinocur'ün gözlemi şudur ki İngiltere, Almanya, Rusya ve Fransa bu sefer de şanslarını denemektedirler. Bunlardan ilk üçü "daha çok katkı"yı seçerken Fransa "ihtiyat" kartını oynamaktadır. Blair neredeyse "Amerika'dan daha önde" bir rol kapmanın peşindedir; Schroeder ondan geride kalmamaya çalışmaktadır; Putin Rusya'yı NATO'ya sokma lafları etmektedir. Bunlar hep "terörle topyekün savaş"tan yeni bir dünya nizamı çıkabileceği hesabına dayanmaktadır. Körfezden böyle bir nizam çıkmamıştır. Üstelik "Avrupalı büyükler"in kendi içlerindeki zorlukları, özellikle terör konusunda küçümsenecek gibi değildir.
Durum böyleyken çapı ve gücü belli Türkiye'yi "tuzu bizden!" tarzı bir nevi Tuzlu Bekirliğe teşvik akıllı bir dış politika tavsiyesi olamaz. Buna karşılık Ecevit'te varsayılan "Saddam sendromu" Türkiye'nin akıllı dış politikasına duygusal boyutlar katmamalıdır.
* * *
Burada "yeni Özalcılar"daki Ecevit'i eleştirirken işe İsmet Paşa'yı karıştırmak, hele onun 2. Dünya Harbi'ndeki tutumunu "pısırıklık", "Şark kurnazlığı" veya "tilki siyaseti" diye küçümsemek pek "dirayet belirtisi" sayılmaz. İsmet Paşa'da eleştirecek çok şey bulunabilir. Ama onun 2. Dünya Harbi'ndeki politikasına laf söyleyen insan çarpılır.
Diğer taraftan Ecevit'i, hele dış politikada "İnönü ekolünden" diye yaftalamak gerçeklerle taban taban zıttır ve "İnönü'nün ona yaptığı "maceracılık" eleştirisini unutmaktır.
Kaldı ki eğer "İsmet Paşa'dan Ecevit mi, yoksa Süleymanbey mi daha çok şey kapmıştır?" sorusuna "Ecevit" cevabını vermek o kadar, hatta hiç kolay değildir.