Bu iş yalpa kaldırmaz

Bu iş yalpa kaldırmaz


       Türkiye 1960'ların başında o zaman Ortak Pazar adını taşıyan Avrupa Birliği (AB) ile kaderini birleştirme niyetini yazılı bir antlaşmaya bağlama kararı verdiğinde bunun karşıtları bugünkü gibi iki gruptular.
       Başbakan, İsmet İnönü idi.
       Birinciler, batılılaşmanın bu son halkasıyla "Türk örf ve adetleri"ne kesin şekilde veda edileceğini, "gavurlaşma"nın tamamlanacağını iddia ediyorlardı. İsmet Paşa onları iyi tanıyordu; bu kakofoniyi Cumhuriyetin başından beri yükseltiyorlardı. Bu onların devrim ilkelerine karşı kütleleri kışkırtmak için kullandıkları "leit - motive" idi.
       İkinciler böyle bir birleşmeyle iktisadi bağımsızlığımızı kaybedeceğimizi, o alanda iplerin yabancılara bırakılmasının siyasi bağımsızlığımıza da halel getireceğini söylüyorlardı. Lozan antlaşmasını imzalamış adamın bu kaygılardan etkilenmemesi imkansızdı. Üstelik o grubun içinde kendi partisinin de bazı ileri gelenleri ve ekonomik paye sahipleri vardı.
     İsmet Paşa, tabiatı ve yetişme tarzı gereği, konuyu büyük bir ciddiyetle inceledi. Hayır, böyle bir tehlike yoktu. Buna sağduyusu ile karar verdikten sonra hiç bir tereddüt geçirmedi: Türkiye 1963/64 Ankara antlaşmasını imzaladı.
     Eğer o makama ondan sonra oturanlar onun kadar cesaret ve sağduyu sahibi olsalardı şimdi Türkiye, Yunanistan ile birlikte AB'nin tam üyesi bulunacaktı ve ona yeni katılmak isteyenlerin durumunu inceleyecekti.
       Durumu incelenen bir aday olmayacaktı.

İşin aslı

       Bugün Avrupa ile bütünleşmemizin, bunda gerçekten bazı tehlikeler gördükleri için tedirgin ettiği çevrelerin bulunduğu doğrudur. Bunlar ya bilgisizlik ya menfi propaganda malulüdürler. İlaç, onları bilgilendirmek ve demagojiye cesaretle karşı çıkmaktır. AB'nin hiç bir şartı, ırkçılık gibi şeriatçılığı da insan hak ve özgürlükleri arasında görmektedir. AB'nin hiç bir şartı fertlerin azınlık veya başka bir ad altında ülke ve millet bütünlüğünü tehdit için örgütlenmesine cevaz vermektedir. Onun savunduğu, fertlerin kendi farklılıklarını kamu düzeni ve nizamına zarar vermeksizin istedikleri gibi, hürce yaşamaları ve buna devletin kısıtlama koymamasıdır. AB'nin, üyelerindeki MGK tarzı kurumlarına, hangi makamın nereye bağlı tutulacağı gibi usullerine karışma niyeti hiç bir zaman "demokrasinin seçilmişlerin egemenliğindeki bir sistem" olduğu prensibinin belirtilmesi ötesinde itiraz sebebi olmamıştır. Trükiye'de MGK Ankara andlaşması imzalanırken de vardı ve Genelkurmay Başkanı o zaman da Başbakanlığa bağlıydı. Nihayet AB'nin Türkiye'den istediği "özgürlükler yumağı" öteki üyelerinde geçerli olanın ötesinde değildir.
       * * *
       Fakat bunların gerçekleşmesini düzenleme görevini yüklenenlerin bu konuda popülizme ve demagojiye her zaman ve her ahvalde karşı çıkacak medeni ve siyasi cesaretin örneklerini verip kendini ispatlamış kimseler arasından bulunup atanmasında yarar vardı.
     ANAP Genel Başkanının "Şeriat"a karşı yürüyen başkent kadınlarının arasına kendi kadın üyelerinin katılmasına "Aman, din duygularını zedeler görünmeyelim" diye cevaz vermediği düşünülürse.. Bir de, geçirdiği - daha ziyade - geçiremediği imtihanlar hatırlanırsa..
       Gene de beterin beteri vardır: Ecevit o göreve Çiller'i de getirebilirdi.



Yazara E-Posta: m.toker@milliyet.com.tr