Dünyadan niçin haberimiz yok?

Dünyadan niçin haberimiz yok?


Başlıktaki soruyu küçümseme amaçlı "Dünyadan haberi yok!" anlamında kullanmıyorum. Gerçekten, dünyada olup bitenlerden Türk kamuoyu olarak - eğer sadece bizim basını okuyor, bizim TV'leri izliyorsak - haberimiz yok. Daha doğrusu, kulağımıza çimento akıtılıyor ve bunlar gerçeklere uymuyor. Bundan dolayı da hep düş kırıklığına uğruyoruz ve hep başkalarına kızıyoruz. Hani, "Afgan toplantısı" Ankara'da yapılacaktı? Almanya'da yapıldı. Hani, Afganistan'a gönderilecek milletlerarası askeri kuvvete bir Türk komuta edecekti? İngiliz edecek. Hani, Afganistan'ın yeniden yapılanması Türkiye'ye havale edilecekti? Amerika bunu üstleniyor ve başkalarının burnunu sokmasına da pek izin vermeyeceğini belli ediyor.
Lanet olsun!
Ama bunlar, hiç bir zaman gerçek değildi ki.. Hiç bir zaman, "Afgan toplantısı"nın Ankara'da yapılması, ciddi olarak düşünülmedi. Hiç bir zaman Afganistan'a gönderilecek milletlerarası kuvvete bir Türkün komuta etmesi gündeme gelmedi. - Bu, Genelkurmayca sahiden isteniliyor mu ki? - Afganistan'ın yeniden yapılanmasının Türkiye'ye havale edileceği, sağlıksız muhayyelelerin sağlıksız serabından başka, asla, hiç bir şey olmadı.
O halde, nedir bu kaşkariko?
Bunu anlamak için Diplomasi Muhabirleri Derneğinin Dışişleri Bakanına sunduğu notayı değerlendirmek lazımdır. Dernek Cem'i, "sürekli Bakanlığı izleyen muhabirlere bilgi vermek yerine, köşe yazarlarına bilgi vermek"le ve "kendilerini tamamen işlevsiz hale getirmek"le suçlamaktadır.
Keşke, güçleri yetseydi de bir başka notayı "gazetecilik kurallarına tamamile aykırı bu uygulama"yı, gazetelerinde uygulayan yöneticilerine sunsalardı ve onları "şunun bunun borazanı köşe yazarı" kullandıklarından dolayı kınasalardı. Üstelik, kim kimin "yetkili borazan"ıdır, o da bizim medyada adeta isim isim bilinmektedir.

O kadar önemli mi ki? Evet!
Bilgiyi, haberi "asıl görevli muhabir"e değil de "köşe yazarı"na vermek sahiden o kadar sakıncalı bir davranış mıdır? Meslek hakkında fazla aydınlanmış olmayan okuyucu "Yani, ne fark var bunda? Bilgi, haber bize geliyor ya.. Ha o kanaldan, ha bu kanaldan" diye düşünebilir.
Pek öyle değil. Bilgi, haber gelir ama kaynağından çarpıtılmış, yanıltma amacı taşıyan bir şekilde gelir. Bunların çok zaman boş çıkması, boş çıkınca da hayal kırıklığı yaratması, bazı kızgınlıklara yol açması bundandır. Bu yüzdendir ki dünyanın bütün "saygıdeğer gazete"lerinde "haberi veren muhabir" ile "haberi yorumlayan yazar" ayrıdır, fakat gazetenin gözünde aynı değeri taşımaktadır. Hatta, becerisi daha makbul sayılan, muhabirdir. Zaten gerçek gazetecilik "ömür boyu muhabirlik" değil midir?
Bizde de uzun zaman bu, böyle olmuştur. Hatta çok önemli dış olaylarda büyük gazeteler - imkanları şimdiki kadar geniş bulunmadığı halde - biri muhabir, diğeri yorumcu iki görevliyi birden gönderirlerdi. Sadece yorumcu gittiği zaman da, o, oradaki devamlı temsilci, varsa büro ile işbirliği yapardı. Böylece okuyucunun "doğru ve çarpıtılmamış bilgi edinme hakkı" sağlanmış olurdu. Elbette ki muhabirin iyisi / kötüsü, yorumcunun iyisi / kötüsü bulunurdu ama o, okuyucunun gazetesini seçme hakkını oluştururdu.
Usul, Özal döneminde dejenere edildi; şimdi, Ecevit döneminde tamamile rahatsız edici - ve zararlı - bir hal aldı. İlk, Diplomasi Muhabirleri Derneğinin yükselttiği feryat bunun ifadesidir.
Başbakanın, Dışişleri Bakanıyla yapmaya hazırlandığı "Amerika gezisi"nin aynı akibete uğrayacağına dair belirtiler görülmeye başlamıştır bile. Sanki Beyaz Saray "kendisinden akıl almak için" Türkiye Başbakanını beklemektedir. O, Beyaz Saraya Afganistanmış, Irakmış, Orta Doğu ve Avrasyaymış bütün "çetrefil konular"da ışık tutacakmış.
Allahım, sen aklımızı koru!