Karakurt, Tekçe ve Türkçe

Metin Toker

GALATASARAY Lisesi'nin 7. sınıfında türkçe hocamız Esat Mahmut Karakurt idi. Meşhur romancı.
Biz, Ahmet Tarık Tekçe ile yan yana otururduk. Sonraların meşhur sinema oyuncusu. Yıl, 1936.
Bizim 7. sınıf yatısızlardan oluşuyordu. 1930'da birinci sınıfa başlamış bizler 6. sınıfı bitirip 7. sınıfa geldiğimizde "yeni arkadaşlar"la tanıştık. Bunların çoğu, "çift dikiş" olsun diye sınıfları ikişer senede geçmek adetindeydiler. Onun için bazılarıyla aramızda yaş farkı vardı. Ahmet Tarık Tekçe bunlardan biriydi. Sonradan Türk filmlerinin "iyi yürekli kötü adamı" olacak Tarık'ın gerçekten altın gibi bir kalbi vardı. Ben yılın sonunda 8. sınıfa geçtiğimde o, aynı sınıfta üçüncü kez okunamadığından başka okula kaydını yaptırdı. Ama arkadaşlığımız ömür boyu - onun kısa ömrü boyu - sürdü. 1950'lerin ortasında eşim hamileyken hapishaneye atıldığımda devrin Başbakanına - Adnan Menders - "Metin'i eşi doğum yapıncaya kadar bırakın, yerine ben yatayım" diye telgraf çekti. Kendi kızı dünyaya geldiğinde de adını Özden koydu.
Esat Mahmut Karakurt esmer, iri yapılı tam bir yakışıklı erkekti. Günün modası olan romanlarında eserin erkek kahramanı olarak kendini tarif ederdi. Kadınlardan, dolu hayranı vardı. Bazılarıyla aşk maceları dilden dile dolaşırdı. Romanlarından çoğu filme çekildi. 1957 seçimlerinde Urfa'dan CHP milletvekili seçilip Meclise girdiğinde öğretmen - öğrenci ilişkilerimiz dostluğa dönüştü.
* * *
Ahmet Tarık Tekçe'nin babası Adalar yargıçıydı ve Karakurt'un Adadan çok yakın arkadaşıydı. Tarık derslerde çalışkanlığı ve başarısıyla tanınmazdı. Türkçe'de de öyleydi. Böylelerine sınıfta "tatlı tatlı" sövmekten çekinmeyen Karakurt Tarık'ı "Benim eşek oğlum" diye azarlar, gerektiğinde bir de şaplak atardı. Hocamız romanlarında "kendine özel" bir dil kullanırdı. Bunların çoğu "devrik cümleler"di. "Açtı kapıyı adam, girdi içeri" derdi. "Boynuna sarıldı adamın kadın ve `Seviyorum seni' diye inledi gözlerine bakarak" derdi. İşi "Dan, dan, dan! Saat biri vurdu" veya "Elleri arkasında dolaşarak gazete okuyordu"ya kadar götürdüğü latife tarzı söylenirdi.
Tarık muzip de bir çocuktu ve babasıyla arkadaşlığına güvenerek bazen Hocaya öyle laflar atardı ki aralarında başlayan esprili diyalog bütün sınıfı kahkahalara boğardı.
* * *
Türkçe derslerinde "kompozisyon ödevi" verilirdi. O zaman "tahrir" denilirdi. Karakurt bunları okur, bir hafta sonra, not atıp geri verirdi. Düzeltmelerini yaparak.. Biz de hatalarımızı öğrenirdik. Bir gün Tarık o masum tavrıyla "Bak bu hafta ne yapacağım?" diye güldü. "Ne yapacaksın?"
Tahriri "Hocanın üslubuyla yazacağım!"
Yazdı da.

Ertesi hafta Karakurt, adeti gereği, herkesin okul numarasına göre ödev kağıtlarını geri verdi. Tarık'ın numarasını atladı. Dağıtım bittikten sonra onun numarasını okudu, kürsünün yanına çağırdı. Dedi ki:
"Benim eşek oğlum. Biz size burada benim üslubumu öğretmiyoruz. Biz size doğru türkçeyi öğretiyoruz. Doğru türkçeyle nasıl konuşursunuz, nasıl yazarsınız, onu anlatıyoruz. İmla kurallarını veriyoruz, cümle terkibinin doğru türkçede nasıl olması gerektiğini söylüyoruz. Fiil nerede olur, fail nerede olur; onları yerlerine koyuyoruz. Siz de önce bunları bileceksiniz. Kusursuz doğru türkçeyi konuşacaksınız, yazacaksınız. Bunda ustalaştıktan sonra eğer özel bir yeteneğiniz varsa kendi üslubunuzu yaratacaksınız. Artık öyle yazacaksınız. Bunda dilin klasik kuralları aranmayacak ama kabul ettireceğiniz kendi kurallarınızın da dışına çıkmayacaksınız."
Bu sözleri hiç unutmadım. Daha sonra fransız düşünür Buffon'un "Le style c'est l'homme meme = Üslubu beyan aynıyla insandır" vurgulamasını öğrendim. Picasso'nun "acaip resimleri"ne gülenler ve "Ne varmış bunu yapamayacak?" diye küçümseyenler bilmelidirler ki o, Rönesans ressamlarına taş çıkartacak klasik tablolar yapabilme güçüne sahipti. Kendi üslubuna oradan geçmiştir. Salvador Dalli de öyle.. Onun İskoçya'da bir müzede gördüğüm resminin önünden ayrılamamıştım.
Türkçenin üzerine eğilme lüzumunun anlaşılması bugünün karanlık Türkiyesinde insanın içini aydınlatan bir ışıktır. O konuda tartışmaların başlaması çok hayırlıdır. Bir de kanun çıkarılacakmış. Doğru türkçe elbette kanunla egemen kılınmaz ama kötü paranın iyi parayı kovması gibi kötü türkçenin - hele medyada - doğru türkçeyi ezmesini önlemeye belki yarayabilir.
Bu aşamada bir eski dersi hatırlatmakta bunun için yarar gördüm.