Hollywood'dan sıkılanlar için dünya sinemasından son 5 yılda yapılmış 5 film

7 Aralık 2020

Ahh 2020! Hepimizin zorunlu evlere tıkıldığı ve boş zamanımızın çoğunu bin bir çeşit ev aktiviteleriyle geçirdiğimiz yıl. Evde kaldığımız sürece en çok yaptığımız aktivitelerin başında doğal olarak film ve dizi izlemek geliyor. Hem içinde bulunduğumuz Kovid gerçekliğinden uzaklaşıp farklı dünyalara dalmamıza hem de evimizin rahatında keyifli vakit geçirmemize olanak veren bu keyifli yapımlar genellikle ya yerli yapımlar, ya da - ve hatta çoğunlukla- Hollywood film ve dizileri. Özellikle dünya çapında Netflix, Amazon gibi online platformların yaygınlaşmasıyla, artık her an dünyanın herhangi bir yerinden yeni bir film elimizin altında olabiliyor. Her ne kadar farklı ülkelerden filmler olsa da izlediğimiz filmlerin çoğu, film ve eğlence sektörünün başında gelen Amerika, nam-ı diğer Hollywood yapımları. Ee adamlar güzel film yapıyor abi! Evet, katılıyorum. Hepimiz en çok bunları seviyoruz ve izliyoruz. Hem Hollywood’un yıllardır tadını yitirmeyen, efsaneleşmiş filmleri, hem de akıllara zarar yaratıcılıkta sinir tanımayan bilim kurgu, fantastik ve bilumum heyecan verici dizileri benim de çoğumuz gibi izleme listemin başında geliyor. Fakat, her ne kadar eğlenceli ve heyecan verici olsalar da, bir süre sonra bu filmleri izlerken belli şeylerin birbirinin aynı olduğu hissediyorsunuzdur ya da belki filmin nasıl biteceğini ilk beşinci dakikadan sonra tahmin edebiliyorsunuzdur. Görsel efektler ve filmlerde kullanılan teknoloji ağzımızı açık bırakacak seviyede, ama karakter gelişimi ve diyaloglardaki klasik Hollywood formülleri pek değişmiyor. Bu da bir zaman sonra sıkıcı olabiliyor. Bu yüzden ben de bu yazıda, Manhattan sokaklarından sıkılan, Los Angeles ışıklarından bunalan, kulaklarını İngilizce'den biraz uzaklaştırmak isteyen, süper kahramanlardan gına gelenler ve Amerikan filmlerine biraz ara vermek isteyen daha birçoğunuz için dünya sinemasından birbirinden farklı birkaç film önerisi seçtim. İster klasik, ister çerezlik, işte son yıllarda çıkmış farklı ülkelerden 5 film.

Parasite (2019) / Parazit

Listenin başında 2019’un Oscar şampiyonu Parazit (Parasite) yer alıyor. Oscar şampiyonu diyorum, çünkü Güney Kore yapımı olan Parazit, 2020 Oscar ödül töreninde “En iyi film” de dahil olmak üzere 4 dalda ödül alarak bir ilki gerçekleştirdi. Böylece, tarihte ilk kez ingilizce dilinde olmayan bir film, en iyi film Oscar'ına layık görüldü. Orijinal ismi Gisaengchung olan film, farklı sosyal sınıflara ait iki ailenin etrafında gelişiyor. Gerilim ve kara komedi tadında olan film, toplumsal sınıflar arasındaki uçurumları ve kapitalizmin yarattığı yıkımları trajikomik bir şekilde gözler önüne seriyor. Geçtiğimiz seneyi kasıp kavuran bu harika filmi hâlâ izlemeyenler varsa, hemen izleyin derim.

Toc Toc (2017) - Takıntılar, Takıntılar

Yönetmenliğini Vicente Villanueva’nin yaptığı, 2017 yapımı İspanyol filmi Toc Toc, bir psikiyatr kliniğinin bekleme salonunda tesadüfen bir araya gelen altı obsesif kompulsif bozukluğundan muzdarip hastayı anlatıyor. Toc Toc da zaten OKB’nin İspanyolca karşılığı. Düşük bütçeli bir komedi tadında olan Toc Toc, öyle yerleri yerinden oynatacak bir yapım olma derdinde değil. Tiyatro havasında, gayet sade ve bana göre çok eğlenceli bir film. Ben doksan dakikayı yüzümde tatlı bir gülümsemeyle geçirdim. Siz de eğer çerezlik keyifli bir film izlemek isterseniz, Toc Toc’u Netflix üzerinden izleyebilirsiniz.

Yazının devamı...

Klasik Austen modern zamanda

15 Kasım 2020

İngiliz edebiyatının kült romancılarından Jane Austen’ı duymayanınız yoktur herhalde. Eserlerini okumamış dahi olsanız, filmlerinden birini kesin izlemişsinizdir. Hollywood da bu durumun farkında ki, Austen’ın her bir eseri bugüne kadar defalarca TV ve beyaz perdeye uyarlandı. Öyle ki, dönem filmleri denildiğinde akla gelen ilk isimlerden biri, şüphesiz ki, Pride and Prejudice (Gurur ve Önyargı - veya daha yaygın çevirisiyle Aşk ve Gurur). Austen’in en popüler eseri sayılan Pride and Prejudice’in sadece tek başına yirmiden fazla film ve TV adaptasyonu var. Kadın haklarının ve feminizmin güçlendiği şu sıralar, eserlerinde güçlü kadın karakterlere başkahramanlar olarak yer veren Jane Austen’ın eserlerinin yeni bir uyarlamasının ekranlara gelmeye hazırlanması beklenmedik bir durum değil, ama bence heyecan verici bir haber. Hem de bu sefer, Jane Austen antolojik bir seri ile ekranlara gelmeye hazırlanıyor.

“Modern Austen” adıyla yayınlanacak seri, 1 saat uzunluğundaki altı modern hikaye olarak karşımıza çıkacak ve her sezon Austen’in farklı bir romanını ele alacak. Günümüz San Fransisco’sunda geçecek olan hikayelerin ilkinin, tabi ki herkesin favori Jane Austen romanı olan Pride and Prejudice olması planlanmış (Oh, Bay Darcy!) Diğer sezonlar ise Sense And Sensibility (Aşk ve Yaşam), Mansfield Park, Emma, Persuasion (İkna), ve Northanger Abbey (Northanger Manastırı) romanlarını baz alacak.

Her ne kadar Austen romanlarını defalarca ekranda görmüş olsak da, The CW’nin getireceği modern yaklaşımı merak etmiyor değilim. Benzer modern Austen uyarlamaları daha önce de yapılmıştı. Hatırlarsanız 1995 yılında çekilen Clueless (Fırlama Kızlar adıyla çevrilmiş), Austen’in Emma’sını, İngiltere’nin güneyindeki bir taşra kasabasından, Beverly Hills’teki özel bir liseye getirmişti. Clueless her ne kadar popülerliğini hala koruyan, hatta kült denilebilecek başarılı bir proje olsa da, filmin bir Jane Austen uyarlaması olarak başarısı tartışılır.

“Modern Austen”da da benzer bir durum söz konusu olduğundan, doğal olarak bazı şüphelerim var. Filmin yapımcıları Jane Austen romanlarını yalnızca romantik, sonu evlilikle biten klasik aşk hikayeleri olarak ele alırsalar, bunu günümüze uyarlamak pek de zor olmayacaktır, hatta izleyici sıkıntısı da çekmezler. Klasik bir aşk filmi her zaman izlenir, ee yapımcılarına da iyi para getirir. Hal böyleyse, başarılı, daha doğrusu kar getiren bir proje olacaktır. Ancak Jane Austen hikayelerini sadece romantik olarak nitelendirmek biraz haksızlık olur. Sonuçta, bu romanları klasik edebiyatın en ünlü eserlerinden yapan sadece içlerinde barındırdığı romantizm değil, dönemin İngiltere’sinde toplumsal sınıflara ve kadının toplumdaki yerine bir eleştiri niteliği taşıması. İşte bu değerleri 18.yy İngiltere kırsalından, 21.yy San Fransisco’suna taşımak nasıl olacak,...merakla bekliyorum.

The CW tarafından geliştirilen antolojik serinin yazar ve baş yapımcı rolünü Eleanor Burgess yükleniyor.

Yazının devamı...

Game of Thrones: 7. Sezona Dair 7 Madde

29 Haziran 2017

6 sezondur ekranları kasıp kavuran ve dünya çapında milyonlarca izleyicisi olan Game of Thrones`un (Taht Oyunları) en yeni 7. Sezon fragmanı geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Her sene nisan ayında izlediğimiz dizi bu sene neredeyse 3 ay gecikerek temmuz ayında ekranlara gelecek. Dahası her sezon olduğu gibi 10 değil, yalnızca 7 bölümden oluşacak.

Bekleme süresi bu kadar uzadığından dolayı, ben de Game of Thrones`un 7. sezonuna dair “beklediğimize değdi” dediretecek 7 maddeyi sizler için sıraladım.

1- Ufukta Büyük Bir Savaş Gözüküyor. Ve Bir O Kadar da Büyük Ejderhalar…

Yayınlanan son fragmandandaki sahnelere bakarsak, bu sezon bir noktada Cersei için savaşan birlikler, Daenerys ve ordusuyla karşı karşıya gelecek gibi gözüküyor. Daenerys’in daha da büyüyen ejdarhaları ve beyaz atıyla Jamie Lannister, bu kanlı savaşta aktif olarak yerlerini alıyor.

Game of Thrones’un geçmiş sezonlarda hiç şaşmadan çok iyi yaptığı bir şey varsa, o da epik savaş sahnelerinin yer aldığı, bir nevi aksiyon yüklü kısa bir sinema filmi tadındaki bölümlerdir. Geçtiğimiz sezondaki “Battle of Bastards” ya da ikinci sezondaki “Blackwater” bölümleri buna iyi bir örnek göstermek için yeter de artar bile. Hele ki, 7. sezonun her zamanki gibi 10 yerine, 7 bölümden oluşacak olmasıyla vadedilen daha uzun bölüm süreleriyle, bizi kesinlikle sinematik açıdan daha görkemli bir TV dizisi bekliyor.

2- Niyahet Beklenen Stark Kavuşması Olabilir.

Son fragmanda Duvar’da ve Winterfell topraklarında gördüğümüz Bran Stark (Isaac Hempstead Wright), bu sezon sonunda eve, Kıştepesi’ne ulaşıyor. Bu demek oluyor ki uzun zamandır ayrı düştüğü ablası Sansa Stark (Sophie Turner) ve üvey abisi (aslında geçen sezon finalinde öğrendiklerimiz doğrultusunda teknik olarak kuzeni oluyor) Jon Snow (Kit Harrington) ile nihayet bir araya geliyor. Ayrıca, daha önceleri yayınlanan Arya Stark’ın kışlık kıyafetler giydiği ve arka planda Kıştepesi’ne özgü yapıların görüldüğü fotoğraflardan yola çıkarak, Arya’nın da Kuzeye doğru yola çıktığını kanısına varıyoruz. Çoğunun haksız yere öldürüldüğü, hayatta kalan üyelerinin de 6 sezondur ayrı düştüğü Stark ailesini tekrar bir arada görmek, şüphesiz bu sezon seyirciyi en tatmin eden olaylardan biri olacak.

3- Lannister Biraderler’in Durumu Ne Olacak?

Yazının devamı...

Karayip Korsanları: Tekrar Tekrar

8 Haziran 2017

Geçtiğimiz haftanın en çok beklenen filmi tartışmasız Disney'in Karayip Korsanları serisinin 5. filmi olan "Salazar'ın Intikamı" (Pirates of the Caribbean: Dead Men Tell No Tale) idi. Ancak film beklentlerimizi karşılayabildi mi? İşte o tartışılır!

Öncelikle, serinin sıkı bir takipçisi olarak, uzun bir süre sonra tekrar Karayip Korsanlarını izlemek benim için çok heyecan verici bir durumdu. Hele ki serinin 4. filmi "Karayip Korsanları: Gizemli Denizlerde" fiyaskosundan sonra bu filmin çok daha iyi olmasını bekliyordum. "Sonuçta Johnny Depp var işin içinde, ne kadar kötü olabilir ki?" dedim ama gerçekten hayal kırıklığı olan bir filmle karşılaştım.

İtiraf etmeliyim, 4. film kadar kötü değildi. En azından 4. filmde büyük eksikliğini hissettiğimiz Will Turner ile Elizabeth Swan, Jack Sparrow'un biricik gemisi Kara İnci, Eski Ingiliz askerleri- yeni korsan tayfaları Mullroy ve Murtogg ikilisi ve haylaz Maymun Jack gibi eski karakterlerin geri dönüşü ile hikayenin karada değil de tekrar açık denizlerde geçiyor olması, filmi bir nebze de olsa kurtarıyor. Fakat, filmde o kadar gereksiz bir şekilde yeni karakterlere yer verilmiş ki bırakın bu saydıklarımı Jack Sparrow bile gölgede kalan bir yan karaktere dönüşüyor. İlk üçlemenin çılgın ama denizlerin en iyisi Kaptan Jack rolüyle tanıdığımız Johnny Depp'i, bu filmde ana karakterlere serüven boyunca eşlik eden yan komedi karakteri Jack olarak izliyoruz.

Filmin hikayesine gelince bizi, ilk 3 filmin ucuz bir tekrarı karşılıyor. Bundan yıllar önce Kaptan El Matador del Mar (Salazar) ve Jack Sparrow'un yolları kesişmiştir. Jack ona bir oyun oynayarak Şeytan üçgenine sürüklemiş ve orada hapis etmiştir. Salazar intikam için dönünce Jack, kendisini kurtarmak adına sahibine denizlerin mutlak kontrolünü veren Poseidon Asası'nı bulmak zorundadır. Bunun için güzel ve zeki gökbilimci Carina Smyth ve Will Turner'ın oğlu rolunde dik başlı, genç bir denizci olan Henry ile anlaşarak zorlu bir yolculuğa çıkar.

Biz bunları zaten izlememiş miydik?

Jack Sparrow yine geçmişinde yaptığı şeylerden dolayı hayalet/ölü bir düşmanla karşı karşıya gelir. Evet aynı ilk filmdeki Kaptan Barbossa ve ölü tayfası gibi, evet evet aynı ikinci filmdeki Davy Jones ve lanetli denizcileri gibi. Bu seferki intikam peşindeki kötü adamımız ise denizlerden korsanları temizlemeye ant içmiş İspanyol Kaptan Salazar. Javier Bardem her ne kadar çok iyi bir seçim olsa da, hikayedeki karakterin hafızalarımızda yer edecek çok da farklı bir yanı yok.

Gelelim marjinal korsanımıza eşlik eden genç çiftimize: Carina ve Henry. Yapımcılar önceki filmlerdeki Elizabeth ve Will Turner romantizmini yeni jenerasyonla tekrar yaratmak istemişler ancak bunun için hiç bir çaba harcamamışlar. Başına buyruk bağımsız bir genç kadın ve korsan babasının lanetini kaldırmak için savaşan bir delikanlı. Hadi ama! Neredeyse 15 yıl sonra ama, yine idamdan kurtarma sahneleri, yine açık denizde gemiden atma blöfü, yine ayrı düşme ve büyük buluşma. Madem öyle, bunu yine aynı kadroyla yapsaymışlar dedim film boyunca. Yanlış anlaşılmasın, genç oyuncularla problemim yok. Hatta Henry Turner rolundeki Brenton Thwaites'in bu rol için biçilmiş kaftan olduğunu düşünüyorum. Ama filmi izleyen kimsenin de film boyunca Carina ve Henry aşkına, 30 saniyelik Will ve Elizabeth sahnesinde olduğu kadar heyecanlandığını sanmıyorum.

Kısacası Salazarın İntikamı Disney'in , gerek filmlerinden gerekse eğlence parklarından çok iyi paralar kazandıran Karayip Korsanları serisini, yeni filmler ve taze yüzlerle canlı tutmaya çalışmasının bir sonucu. Ancak bunu yaparken, yeni jenerasyon oyunculara geçmek için bence biraz erken davranmışlar.

Yazının devamı...

İkiz tepeler, karışık kafalar

30 Mayıs 2017

Ünlü yönetmen David Lynch`in 1990-1991 yılları arasında yayınlanan kült dizisi Twin Peaks (Türkiye`deki adıyla İKİZ TEPELER) tam 27 yıl aradan sonra 3.sezonuyla ekranlara geri döndü.

Olaylardan tam 25 yıl sonrası. Twin Peaks kasabası sessiz, puslu ve hala gizemli. Şerif Yardımcısı Hawk, Kasabanın eksantrik sakinlerinden sürekli kütüğüyle dolaşan Margaret'tan (The Log Lady) esrarlı bir mesaj alır. FBI Ajanı Cooper hala en son 25 yıl önce bıraktığımız , Lynch’in en ikonik imgelerinden biri olan, fiziksel dünyanın dışında bir boyutu simgelediği Siyah Loca`da (Black Lodge) ya da daha iyi bilinen adıyla Kırmızı Oda'da tutsak durumdayken, yerini alan kötü kopyası katil Bob dış dünyada. Bu sırada, New York`ta bir gökdelen dairesinde genç bir adam, içinde bir ŞEY belirmesi ihtimalinden dolayı gizemli bir cam kutuyu 7/24 izlemekle görevli. South Dakota`da ise polisler korkunç bir cinayetle karşı karşıya gelirler.

“Bu ne yahu?” dediğinizi duyar gibiyim. Kafa karışıklığı çok normal. David Lynch’in tuhaf sürreal dünyasına hoş geldiniz!

Diziyi daha önceden izleyenler ya da Lynch`in filmlerine aşina olanlar çok iyi bilir; Gerek zaman kavramının bulanıklığı gerek olay ve karakterlerin marjinalliğinden dolayı, hikayeyi kısa bir özetle açıklamak, daha doğrusu rasyonel bir hikaye, bir kurgu beklemek neredeyse imkansız. O yüzden buna hiç girmeyelim. Zaten de gerek olduğunu düşünmüyorum.

David Lynch’in son 10 senedir hiç bir film çekmediği gerçeğini düşünürsek, geri dönüşünün beklediğimden de iyi olduğunu çok rahat söyleyebilirim. Her ne kadar çok büyük bir David Lynch hayranı olsam da, Lynch’in, günümüz televizyon seyircisinin ısrarla talep ettiği, popüler kültürün beslediği Çerez(!) dizilerin hüküm sürdüğü bu dönemde hayatta kalmak için, alışılmışın dışındaki vizyonundan ve çokça tarafından anlaşılmayan veya sevilmeyen ama -bence- eşi benzeri olamayan tarzından ödün verebileceğinden korktuğumu itiraf ediyorum. Ancak, geçen hafta yayınlanan 2 saatlik premiyeri izledikten sonra iç rahatlatırcasına söyleyebilirim ki usta yönetmen değerinden ve değerlerinden hiç bir şey kaybetmemiş.

Dizi akışı alışık olduğumuz TV dizilerinden çok daha yavaş başlıyor. Uzun uzun betimlemeler, diyalogsuz sahneler, anlamlandıramadığımız cümleler… Ancak, ilerleyen dakikalarda tedirgin edici müzik eşliğinde tekrar eden döngüler, ince detaylarla bezenmiş tuhaf, ürkütücü görseller, ve ‘Ne?, Kim?, Neden?’ diye sorularının havada uçuştuğu sınırları zorlayan sahnelerle aksiyon ve gerilim çok geçmeden yerini buluyor.

Tıpkı Twin Peaks’in yayınladığı ilk seferde olduğu gibi, yine klasik TV hatta film standartlarını reddeden bir yapımla karşı karşıya buluyoruz kendimizi. Lynch ve Mark Frost`un senaryo ve çekimdeki ustalıklarının üstüne bir de 21.yüzyıl teknolojisi ve dizinin yapımına ayrılan gayet cömert bütçe de eklenince, Twin Peaks’in gerçeküstü dünyası yılın en iyi yapımlarından biri oluyor.

Yeni Twin Peaks’de kimler var?

Yazının devamı...

Modern Çağda, Klasik Agathie: Şark Ekspresinde Cinayet

24 Mayıs 2017

İstanbul'dan kalkan bir tren... 12 kez bıçaklanarak öldürülmüş bir kurban...Karda mahsur kalmış şüpheliler... Peki, Katil Kim?

Agatha Christie’nin belki de en gizemli ve tüyler ürperten kitabı olan Şark Expresinde Cinayet önümüzdeki kasım ayında tekrar beyaz perdeye geliyor.

Süper kahramanlar ve hayal gücünde sınır tanımayan bilimkurgu filmlerinin hüküm sürdüğü günümüz sinemasında dedektif hikayesi içeren bir dönem filmi fikri pek çekici gözükmese de, film endüstrisinin Poirot`la çok eskilere dayanan bir geçmişi var. İlk kez "Alibi" ile beyazperdede adını duyduğumuz Hercüle Poirot- ki Agatha Christie bu karakteri ilk kitabı "Ölüm Sessiz Geldi" ile dünyaya tanıtmasından sadece 11 yıl sonra- asıl ününe 1974 yılında Yönetmen Sidney Lumett`in çektiği, Başrollerini Albert Finney, Sean Connery ve İngrid Bergman gibi isimlerin paylaştığı "Murder on the Orient Express" ile kavuştu. Son 25 yıldır sinemadan ziyade TV ekranlarında gördüğümüz Hercüle Poirot, 1989- 2013 yılları arası "Agatha Christie's Poirot" dizisiyle 13 sezon İngiliz ekranlarıda yer aldı. Dizinin bitmesinden hemen 1 ay sonra 21st Century Fox Stüdyoları tarafından hakları alınan Murder On the Orient Express, ünlü yapımcılar Simon Kinberg (X-Men Serisi), Mark Gördön (Er Ryan'ı Kurtarmak) ve Ridley Scott (Yaratık, Marslı) tarafından tekrar sinemalara geliyor.

Peki tekrar tekrar çekilen bu hikayenin, 2017 yapımını kendinden öncekilerden ayıran ne olacak?

Yönetmenliği ve başrolü Sir Kenneth Branagh tarafından üstlenen filmi kendinden önceki adaptasyonlardan ayıran belki de en büyük özelliği, filmin adeta bir yıldızlar geçidi olması. Ana rollerden yan karakterlere herkese çok ünlü oyuncular tarafından can verildiği filmin ölümcül kadrosunda Karayıp Korsanları, Edward Makaseller gibi filmlerin yıldızı Johnny Depp`den Oscar Ödüllü Judi Dench`e, son zamanların gözde oyuncularından Daisy Ridley(Star Wars)`den Latin güzel Penelope Cruz`a ve Michelle Pfeiffer, Willem Dafoe, Derek Jacobi gibi usta isimlere uzanan bir liste var.

2017'de çıkacak olan filmin bir diğer farkı ise, karakterlerde yapılan ufak değişiklikler sayesinde Agatha Christie`yi modern çağa ve günümüz değer yargılarına yaklaştırması. Christie'nin romanlarına 40 yaş üstü beyaz Avrupalılar hakimken, filmde bu kalıpların dışına çıkılıyor. Hikayedeki "Misyoner" karakteri kitapta İsveçliyken, filmde Penelope Cruz tarafından bir İspanyol olarak canlandırılıyor. Aynı şekilde İtalyan iş adamı ise, Küba'lı olarak karşımızda. Bu değişiklikler içinde en çok dikkat çekeni ise beyaz bir İngiliz Albay olan Arbuthnot karakterinin filmde Amerikalı siyahi bir doktora dönüştürülmüş olması. Günümüzde bu gayet normal karşılanıyor olabilir ancak 20.yüzyılda siyahi bir doktor fikri, kesinlikle büyükannenin Christie`sine ait olamaz.

Bunların dışında tabii film filmi daha çekici hale getirmek için yapılmış değişikliklerden de söz etmek lazım. Örneğin, kitaptaki tren yoğun kar yığıntısı yüzünden yolda kalırken, filmde aksiyon ve gerilimi arttırmasından dolayı tren çığ sebebiyle tehlikeli bir köprü üzerinde mahsur kalıyor. Ve tabi ki Branagh's Poirot`u. Bir çok hikayesinden ve filmlerinden siyah saçlı veya kel, özenle şekillendirilmiş ilginç bıyığıyla tanıdığımız tıknaz Belçikalı dedektif, bu filmde daha öncekilerden fiziksel olarak çok daha fit biri olarak karşımıza çıkıyor. Bu da dedektifin sorunlar karşısında sadece zekasına değil aynı zamanda kaş gücüne de çok rahat başvurabileceğine işaret ediyor olabilir.

Yazının devamı...