Üç paralık savaş

Kanlı, ateşli çığlıklar yükseliyor Ortadoğu’dan. Bakamıyorum, ruhum almıyor. İçim kırılıyor.
BM’nin her zamanki çaresizliğine tahammül edemiyorum,
Mısır üzerinden kopan kavgalara da.
Hepsi çok ama çok ayıp geliyor.
İnsanlık adına utanıyorum.
Hiçbir ülkede taraf tutamıyorum
Darbecisi olsun, Müslüman biraderi olsun
Esat sevdalısı olsun, azılı düşmanı olsun fark etmiyor.
Al birini vur ötekine, şu anda bana hepsi birbirinden kötü görünüyor.
Kısacası bu bahtsız halklar için “kaybet/kaybet” durumunun ötesi yok.
Her hafta Irak’ta bombalar patlıyor. On yıllardır savaşla içli dışlı olan Bağdatlılar çaresiz; en azından eskiden nereye gidilip gidilmeyeceğini bilir ona göre belli yerleri teğet geçerlermiş.
Bugün her an, her yerde ölebiliyorsunuz. Futbol maçlarına dadanan bombacılar yüzünden lig ilelebet iptal edilmiş mesela.
Suriye sınırında mültecilerle çalışan bir arkadaşımla buluşuyorum. Bana anlattığı şeyler herhangi bir korku filminden daha korkunç. Son günlerde Suriye’den Irak Kürdistan’ına 20,000 kişi göç etti. UNHCR yetkilerinin kafası karışık; bu dalga dalga gelen insanlara nasıl yardım edileceği belli değil.
Bize de göç her geçen gün artıyor.
Hükümet sağ olsun, altyapısı mükemmel mülteci kamplarını inşa etmiş, bunu orada çalışanlardan öğreniyorum.
Ama herkesin korkusu bunun sürdürülebilir olup olmaması.
O kadar çok insan kaçıp “mülteci” bile olamadan araf statüde beklemek zorunda kalıyor ki, bir hükümet bunu ne kadar ve aynı yüksek standartta sübvanse edebilir diye düşünmeden edemiyorum.
Mısır’da ise korkunç bir darbe gerçekleşiyor. Başladığımız yere döndük.
Tahrir Meydanı’nda milyonların akın ettiği akşamı hatırlıyorum. Emekli bir general Amanpour’a, ordu asla kan dökmeyecek, hükümet yetkililerini tutuklamayacak, yeni bir seçim için altyapı hazırlayıp görünmez olacak demişti. Söylediği her şeyin ama her şeyin aksi oldu. Yakında Mübarek’i kürsülerde nutuk atarken görürsek hiç şaşırmayacağız.
Bütün bu zulümler gerçekleşirken futbol muhabbeti kıvamında yapılan yorumlar, Southpark’a yakışır şekilde yükselen ellere baktıkça daha da öfkeleniyorum. Kimileri kelimelere takılıp işi poligon oyununa dönüştürüyor, kimileri Mısır üzerinden ucuz yalakalık yapıyor, kimileri tuhaf bir şekilde dörde karşı beş diye karşılık veriyor. Bir video oyunundan mı bahsediyoruz? Dış politikanın iç için kullanıldığını görmüştük ama artık iş zıvanadan, pardon, insanlıktan çıktı. Nobelli iktisatçı Stiglitz’in dediği gibi savaş pahalı bir zanaat. Maliyeti sadece kan, ter ve gözyaşı değil on yıllarca sürecek belirsizlik, travma ve tohumlu kin. Bu vahşet gerçekleşirken seyirci olmak diye bir şey de yok. Konuşsak da konuşmasak da yok. Bunu kullanmak ise ayıp değil günah.
Yeri gelmişken, dış politika uzmanımız Hilal Kaplan’ın Cengiz Çandar üzerinden eski beyaz diplomatlara çaktığı makalesine dair bir iki kelam. Şık Bunuel referansı bir tarafa Kaplan’ın hınç kokan sözleri eski Türk filmlerinde haksızlığa uğramış karakterin “artık sıra bizde” demesinin ötesine geçemiyor. Bir elinde martini kadehi, bir elinde puro diye genellediği eski hariciyeci modeli de Türk filmlerinden tanıdık geliyor. (James Bond’la karıştırmış olmasın?) Keşke biraz tarih okusaydı, keşke “siz”, “biz” saçmalığına saplanmadan beyaz olsun, zenci olsun bu ülke için birlikte uğraşalım deseydi, ama nerde? Bu tarafgirlikle, bu intikamcı zihniyetle zor. Buna içilmez, yanılır.