"Hit şarkıya gerek yok"

6 Ağustos 2020

Emre Şakar’ın adını bugüne kadar ünlü isimlere verdiği hit parçalarla duyduk. Reynmen’in seslendirdiği ‘Derdim Olsun’, Enes Batur’un ‘Dolunay’ ve ‘Biliyom’, Burak King’in ‘Bi Sonu Var Mı’, Mustafa Sandal’ın ‘Masum Gibi’, Fulin’in ‘Dizimde Yara’ şarkıları Şakar imzası taşıyor. Şarkıları bugüne kadar bir milyardan fazla dinlenen Şakar, sonunda kendi seslendirdiği ‘Sarıl Bana’ adlı teklisini de yayınladı.

Şimdiye kadar bir şarkıcı (yorumcu) olarak görülmediğini ve kendisi için doğru zamanı beklediğini anlatan Şakar, bundan sonrası için de önemli olanın hit şarkı yayınlamak değil sevdiği şarkıları seslendirerek ilerlemek olduğunu söyledi.

- YouTube gibi dijital platformlar yeni şarkılar, şarkıcılarla dolu. Hepsi çok tıklanmanın peşinde ancak sizin şarkılarınız aradan hemen sıyrılıyor. Sadece ‘Derdim Olsun’ 300 milyona yakın izlenmeye sahip. ‘Tutan şarkı yazmanın sırrı nedir?’ demeyeyim ama bir püf noktası var mıdır bunun?

‘Derdim Olsun’ herkesin kendi derdini yüklediği bir şarkı oldu. Bugün kime dokunsanız dert anlatır halde. O yüzden bazı kilit cümleler iyi melodiyle insanları içine çekiyor. Ben yazarken bu matematiği çok düşünmüyorum ama ilham dediğimiz şeyin ne zaman nerede neyi yazdıracağını ben de bilemiyorum. Ama zamanla öğrendiğim başka bir şey var. Şarkılarımı bitirdikten sonra onları nadasa bırakıp sonra dinleyerek, ekleme ve çıkarmalar yapıyorum artık. Önceden yapıp veriyordum. Şimdi daha sakin ve daha emin hamlelerim oluyor. Ve hissettiğim gibi yazıyorum.

- Uzun zamandır sektörde olan biri olarak ilk single’ınızı neden şimdi çıkardınız?

Aslında beni şarkıcı gibi görmediler önceleri. Sonra birkaç feat çalışmam oldu. Kendim için doğru zamanı beklemiştim. Şimdiye kısmet oldu. Zamanla daha da farklı projelerle sık sık piyasada olacağım. 2020 ve 2021 için yaklaşık 7 proje düşünüyorum. Bir de en önemli nokta hit şarkı olması değil, kendi sevdiğim tarz şarkılar yapmak istedim ve öyle devam edeceğim.

Neşet Ertaş’tan, Zeki Müren’den böyle öğrendim

Yazının devamı...

Sütlaç için adalet!

16 Temmuz 2020

Sakarya’da evinin bahçesinde sabaha karşı silahla öldürülen kedi #sütlaçiçinadaletistiyoruz !

Hayvanlara yapılan işkenceleri gördükçe insanlığa dair azıcık kalan duygularımın da yok olduğunu hissederken geçtiğimiz günlerde yüreğimi parçalayan bir olay daha oldu.

Bu olayı direkt Meltem Çağlayan’ın anlattığı şekilde aktarmak istiyorum:

Evimizin bahçesinde vurdular

“Sütlaç’ı 2014 yılının Mayıs ayında yaklaşık üç aylık bir bebekken bulduk. Ön sol bacağı felçliydi. Defalarca veteriner kliniklerine götürdük, yapılacak bir şey olmadığı söylendi. Evimize aldık ve sevgiyle hayata bağladık. Artık bir bacağının felçli olduğunu bile fark etmiyor, hoplayıp zıplıyordu. Ne de olsa sevgi her şeyin ilacıydı. Ailemizin bir parçası oldu.

Anne olmak dürtüsüyle dışarı kaçtı bir gün ve beş tane yavrusu oldu. Muhteşem bir anne oldu. Zamanı geldiğinde dört yavrusunu sahiplendirdik, bir kızını biz büyüttük. Emekli olunca İstanbul’dan uzaklaşmak istedik. İstanbul’a çok da uzak olmayan bir yerde, özellikle kedilerim için bahçeli ev arayışına girdik. Sakarya ilinin Akyazı ilçesine taşındık. Aynı ilçe içinde ev değiştirip Alaağaç Mahallesi’nde kapalı bahçe içerisinde müstakil bir eve taşındık. Komşularımızla ilişkilerimiz çok iyiydi. Farklı kültürlerde yetişmiş olmamıza rağmen onlar bizi sevip benimsedi, biz de onları. Çok mutluydu yavrularım. Etrafı duvarlarla çevrili güvenli bahçemizde oynuyor, ne zaman canları isterse eve giriyorlardı. Düzenli olarak klinik muayenelerini, aşılarını yaptırıyorduk. Çok sağlıklı, keyifli yaşıyorlardı.

Bir gün bahçemize bir haftalık iki kedi yavrusu attılar. Eve alıp karınlarını doyurduk, aşılarını yaptırdık, sahiplendirdik. Ertesi gün, kardeşleri olması muhtemel bir yavru daha attılar. Onu da biz büyütmeye karar verdik. Konu komşudan, yavruların annesinin silahla vurulduğu söylentisi olduğunda inanmak istemedik. Dediğim gibi benim kuzularım bahçede özgürdü, sadece miniği tek başına çıkartmıyorduk. Kızlar balkonda, bahçede canları isterse evde yatıyorlardı. 10 Temmuz sabaha karşı saat 04.00 civarı silah sesi duyduk. Akyazı’da ne yazık ki bu sesler çok olağandı. Sabah Sütlaç’ı balkonda göremeyince aramaya başladım. Kuzum silahla vurulmuş, ölmüştü. Hem de evimizin bahçesinde. Boynundan tasması alınmıştı. Kim bilir hangi cani duyguyla! O bizim evladımız gibiydi, canımız çok yandı. Sütlaç ve diğer masum canlar için bir şeyler yapmam gerekiyordu. Jandarma ‘Şüphelendiğiniz kimse var mı?’ diye sordu, nasıl olsun ki… Köy ortamı olduğu için etrafta kamera falan da yok.”

Yazının devamı...

Klasiklere sığındık

28 Haziran 2020

Hem telif ihlali hem de sesli kitap coştu

Türkiye Yayıncılar Birliği tarafından 2 yılda bir düzenlenen ‘Türkiye Yayıncılık Kurultayı’ tamamlandı. Koruma yasasından dağıtıma, okuma kültüründen e-ticarete kadar tüm boyutlarıyla ele alınan yayıncılık sektöründe pandemiyle beraber telif ihlalinin zirveye çıktığı açıklandı. İnternetten ücretsiz bir şekilde kitapların pdf’leri paylaşılırken diğer yandan sesli kitaplara büyük ilgi olduğu belirtildi. Ayrıca, pandemi boyunca en çok klasiklerin okunduğu da ifade edildi.

“Dünya bir kaza geçirdi ve her kazada olduğu gibi hayat bir daha bu kazadan önceki gibi olmayacak.” Bu sözler, önceki gün tamamlanan Türkiye Yayıncılık Kurultayı’nın açılışında konuşan dünyaca ünlü Lübnanlı yazar Amin Maalouf’a ait.

Türkiye Yayıncılar Birliği tarafından 2 yılda bir düzenlenen ve bu yıl 9.’su yapılan Kurultay’ın ana konusu tabii ki pandemiydi. ‘Yayın Dünyasında Yeni Dönem’, ‘Yayıncılıkta Dijital Seçenekler’, ‘Telif Haklarında Olası Gelişmeler’, ‘Kitap Tedarik Zincirinde Yeni Dönem’, ‘Yazılı Kültürü Koruma Yasası İçin Yeni Bir Yol’ ve ‘Okuma Kültürümüz ve Geleceğe Bakış’ başlıklı 6 oturum düzenlendi. Yurt dışından 12, Türkiye’den de 46 olmak üzere 58 konuşmacı şimdiki durumu ve yapılması gerekenleri anlattılar. Yayıncılık sektörüyle alakası olmayan kişilerin de önemli bilgiler edinebileceği bu konuşmaları dinlerken oldukça duygusal ama gerçekçi bir hava vardı.

Çünkü, Maalouf’un dediği gibi, büyük bir kaza geçirdik. Üstelik tüm dünya aynı araçtaydı ve hâlâ da süren bir kaza... Yaralarımızı nasıl iyileştirebileceğimizi bile henüz bilmiyoruz. Ancak, bu süreçte çok büyük iki yol arkadaşımız var. Biri müzik, diğeri de kitaplar.

Çocuk kitaplarında %200 artış

Evlere kapandığımız bu günlerde kitaplara sımsıkı sarıldık. Türkiye Yayıncılar Birliği Yönetim Kurulu Başkanı Kenan Kocatürk, bu günlerde özellikle online kitap satışlarının yüzde 100, çocuk kitap satışlarının ise yüzde 200 arttığını söyledi. Kargocular, gerçekten çok zor şartlarda çalışarak yeri geldiğinde bisikletleriyle yeri geldiğinde kaykaylarla siparişleri ulaştırmaya çalıştı.

Peki, bu süreç başka neleri değiştirdi?

Yazının devamı...

Hakaretler yıldırmadı, cesaretlendirdi

6 Haziran 2020

21 yaşındaki Naz Ölçal’ın 5 yıl önce YouTube’a yüklediği, söz ve bestesi kendisine ait ‘Yoksun’ adlı şarkısı 113 milyondan fazla dinlendi. Şarkıyı, hayranı olduğu Şebnem Ferah’a ulaşmak için yazmıştı ama o bu şarkıyla tüm dünyaya sesini duyurmayı başardı.

İstanbul Bilgi Üniversitesi Psikoloji Bölümü 3. sınıf öğrencisi olan Naz, ‘Yoksun’, ‘Tek Nefes’, ‘Şairin Sesi’, ‘Fısıltı’, ‘Bir Emir’ ve ‘Sarıl Bana’ şarkılarıyla müzik dünyasındaki yerini de şimdiden sağlamlaştırdı. İnternette yapılan hakaret ve bedduaların onu yıldırmak yerine cesaretlendirdiğini belirten Naz, karantina sürecinde de yeni şarkılarına yoğunlaştığını söyledi.     

- Seni dinleyip de ‘Yoksun’un hikâyesini neredeyse bilmeyen yoktur. Bir Fizik dersinde Şebnem Ferah’a olan sevginle kalemi eline alıyorsun ve 5-10 dakika içinde yazdığın sözleri besteleyip sonra da ilk defa bir stüdyoya girerek okuyorsun. Vee poff… Hayatın değişiyor. 

Aynen öyle oldu :) Şarkı yayınlandıktan sonra okulda herkes şok içindeydi. Ben nasıl olur da şarkı söylerdim. Kimse benden o güne kadar bir şey duymamış. İlk gün 2 bin kişi izledi. ‘Üzüleceksin, 1 milyon bile izlenmeyecek’ diyenler oldu. Hevesimin kırıldığı anlar oldu aldığım yorumlardan dolayı. Ben biraz utangaç ve her duyguyu derin yaşayan biriyim. Şarkıyı silmek istedim ancak ailem engel oldu. İyi ki de olmuşlar. Bugün burada olmamın bir nedeni de o hakaret ve beddualar… Beni cesaretlendirdiler.

- Ne kadar tanınsan, sosyal medyada binlerce kişiyle iletişim kursan, yüzlerce kişiye konser versen de kendi dünyasına sıkı sıkı sarılmış birisin. Sınırların güçlü. Nasıl bir çocukluktu seninki?

Gaziantep’te büyüdüm. Çocukluğumda özellikle annem başta olmak üzere, ebeveynlerimin mesai saatlerinin çok uzun olmasından dolayı yalnız büyüdüm diyebilirim. Evde ağabeyim vardı ama o yaşlarda bir ebeveynin sağlayabileceği imkânları sağlayamıyordu doğal olarak. Buna rağmen aile eksikliği hissetmedim. Fiziksel olarak çok görüşemesek de her anlamda yanımda olduklarını biliyordum. Annem ve babam ne kadar yorgun olurlarsa olsunlar, beni mutlu etmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Gaziantep’in gelenek göreneklerine, insanların bakış açısına rağmen ailem beni ‘Nasıl istiyorsan öyle yapmalısın’ diyerek büyüttü. Bir ebeveynden çok arkadaş oldular bana, hâlâ da öyleler.

- Yazmaya ne zaman başladın? 

Yazının devamı...

Tasarımın şampiyonu: YER

20 Şubat 2020

Son yıllarda yayınlanan yerli - yabancı birçok film, dizi ve tiyatro afişi, kitap ve albüm kapağı Yer Creative’in sihirli dokunuşlarıyla hazırlandı. ‘Yaratıcı fikirlerin tasarıma dönüştüğü yer!’ mottosuyla çalışmalarına devam eden Yer Creative, kazandığı ulusal ve uluslararası alandaki ödüllerin arasına bir yenisini daha ekledi.

Los Angeles’ta düzenlenen dünyanın en prestijli tasarım yarışmalarından Uluslararası Tasarım Ödülleri’nde (IDA – International Design Awards) National Geographic için tasarladıkları ’25 Litre’ afişi ile Grafik Tasarım, Basılı/Afiş kategorisinde altın ödül kazanan şirketin kurucusu Berkcan Okar, “Su krizine karşı aciliyet duygusunu uyandırmamız gerekiyordu. National Geographic’in ikonik sarı çerçevesinden yola çıkarak sanatçımızın eline günümüz ve gelecek arasında portal görevi gören bir resim çerçevesi yerleştirdik. Dışarıdaki yeşil ve sulak günümüz dünyası, çerçeve içindeki geleceği temsil eden kahverengi ve kurak dünya ile tezat oluşturarak hedef kitleyi yaklaşan krize karşı uyarma görevini üstlendi” dedi.

- Kitap, albüm, tiyatro, film afişleri gibi birçok bildiğimiz iş aslında sizin eseriniz. Bunlar size uluslararası alanda da önemli ödüller kazandırdı. Son olarak ‘25 Litre’ afişi ile Los Angeles’ta altın ödülü aldınız. 25 Litre projesini anlatabilir misiniz bize kısaca…

National Geographic Türkiye bu proje için büyük bir heyecan ile bize geldi. Bu heyecana biz de katılarak ilk adımları atmaya başladık. Ülkemizin su kaynakları gün geçtikçe azalıyor ve yakın bir zamanda büyük bir su krizi yaşayabiliriz. National Geographic bu duruma dikkat çekmek istedi ve Finish markası ile güçlerini birleştirerek ünlü sanatçı Gökhan Özoğuz’un da yer aldığı ‘25 Litre’ belgeselini çekti. Ancak hedef kitlemizde aciliyet duygusu uyandıracak bir pazarlama stratejisine ihtiyaçları vardı. Hem belgeselin ünlü yüzünü ön plana çıkaracağımız hem de bu sayede hedef kitlemizi gelecekteki olası bir kriz durumuna karşı harekete geçirecek bir tasarım gerekiyordu. Biz de National Geographic’in ikonik sarı çerçevesinden yola çıkarak sanatçımızın eline günümüz ve gelecek arasında portal görevi gören bir resim çerçevesi yerleştirdik. Dışarıdaki yeşil ve sulak günümüz dünyası, çerçeve içindeki geleceği temsil eden kahverengi ve kurak dünya ile tezat oluşturarak hedef kitleyi yaklaşan krize karşı uyarma görevini üstlendi. Belgeselin çok sayıda insan tarafından fark edilmesini sağlayan posterimiz sayesinde 25 Litre, National Geographic’in en fazla izlenen yerli yapımlarından birisi oldu.

- Yer Creative’in kurucusu ve Kreatif Direktörü olarak sizin hikâyeniz nasıl başladı?

Ben 1989’da İstanbu’da doğdum. Burada doğduğu için kendini şanslı hissedenlerdenim. Yanımdan ayırmadığım defter ve kalemlerimle birlikte büyüdüm. Üniversite yıllarıma kadar boş vakitlerimi hayalden tasarımlar yaparak ve farklı tasarımcıların işlerini inceleyerek geçirdim. Üniversite yıllarında farklı alanlarda, büyük projelerde çalışma fırsatım oldu. Üniversite sonrası 46 Magazine’in Görsel Yönetmenliği’ni yapmaya başladım. 10 yılı aşkın süredir sektörde Görsel Tasarımcı olarak yer alıyorum. 2019 başında kurduğum ve kreatif direktörü olduğum YER ile heyecanlı ve yaratıcı tasarımlar üretiyoruz.

Yazının devamı...

Festivalleri ilişkiler bozuyor

19 Aralık 2019

Türk film festivalleri açısından hem çok yoğun hem de çok tartışmalı bir yılı geride bırakıyoruz. Kim haklı kim haksızdan ziyade festivallerimize ciddi yara aldıran ve güvenilirliğini sorgulatan bu tartışmaları yılın son film festivali Antakya Uluslararası Film Festivali’nin Ana Jüri Başkanlığı’nı üstlenen senarist ve yönetmen Talip Karamahmutoğlu’na sordum.

Festivallerde yaşanan sorunların, sektörde yer alan kişilerin festival yönetimlerinde olmasıyla ‘ahbap çavuş’ ilişkisi doğmasından kaynaklandığını söyleyen Karamahmutoğlu, festivallerin yerel yönetimlerden alınarak işin ehli olan ‘liyakat’ sahibi kurumlar ve gerçek kişilere verilmesi gerektiğini söyledi.

20-26 Aralık tarihleri arasında Antakya’da 7. kez düzenlenecek Antakya Uluslararası Film Festivali’ne geçtiğimiz yılların iki katı olarak 35 farklı ülkeden 830 filmin müracaat ettiğini ve bu durumdan büyük mutluluk duyduklarını da dile getirdi.

Çoğunlukla ‘Arthouse’ olarak adlandırdığımız sanat ağırlıklı film ve belgeseller var.

Antalya Film Festivali için her ne kadar, ‘Zeki Demirkubuz festivali trolledi’ deniliyor olsa da aksini iddia edenler de yok değil. Zaten bir film, ‘En İyi Yönetmen’ ve ‘En İyi Senaryo’ ödülünü hak ediyorsa, aynı filme ‘En İyi Film’ ödülü verilmesine de şaşırmamak lazım. Kayseri Film Festivali'nde ise ‘Senin sözüne karşı benim sözüm’ durumu var. O sebeple bir şey diyemeyeceğim.

Yazının devamı...

"Ahşaba Dokunmak" Kadıköy'de

2 Aralık 2019

Heykeltıraş ve ressam Ayhan Tomak’ın Ahşap Yontu Atölyesi öğrencilerinin eserlerinden oluşan ‘Ahşaba Dokunmak III’ sergisi kapılarını açtı. 8 Aralık’a kadar ziyaret edilebilecek sergide, farklı mesleklere sahip 15 katılımcının eserleri yer alıyor.

1995 yılından bu yana sanat hayatına devam eden Ayhan Tomak’ın Ahşap Yontu Atölyesi çalışmalarına hız kesmeden devam ediyor. Atölye öğrencilerinin eserlerinden oluşan ‘Ahşaba Dokunmak III’ sergisi bugün Kadıköy Belediyesi Barış Manço Kültür Merkezi’nde kapılarını açıyor.

‘Saklı Yaşam’ ve ‘Artemis’ de sergilenecek

Sergi, atölyede çalışmalara katılan, çeşitli meslek dallarında yer alan katılımcılarla gerçekleşen 3’üncü sergi olma özelliğini taşıyor. Sergide çalışmaları yer alan Alper Arman, Ayten Osken, Bircan Yorulmaz, Derya Türkoğlu, Hakan Yücel, İlknur Cebiroğlu, Kenan Atım, Neşe Konca, Safiye Özkan, Serap Apaydın Başkır, Sezin Çelik Karslı, Soner Tatlıdede, Şebnem Günay, Uğur Yılmaz ve Zuhat Efe farklı mesleklere sahip ancak ahşaba gönül vermiş kişiler.

İlki 2017 yılında yine Barış Manço Kültür Merkezi’nde gerçekleşen ‘Ahşaba Dokunmak’ sergisi, yaz aylarında 20. Uluslararası Büyükçekmece Kültür ve Sanat Festivali’nde sanatseverlerle buluşmuştu. ‘Ahşaba Dokunmak III’ adıyla gerçekleşecek bu sergide, yeni öğrenci katılımları ile ahşap heykel ve tasarımlarından oluşan eserler yer alacak. Sergide aynı zamanda Tomak’ın ‘Saklı Yaşam’ ve ‘Artemis’ adlı iki eseri de yer alacak.

Yazının devamı...