Çevirmen aranıyor

2 Ekim 2020

Kalem Ajans’ın kurucusu Nermin Mollaoğlu bir Edebiyat Ajanı. En kısa haliyle yazarları yayınevleriyle, yayınevlerini de yazarlarla buluşturuyor. Türkçe kitapların yabancı dillere çevrilmesinde ve tanınmasında rolü büyük. Bugüne kadar yurt dışına satış için telif anlaşması yapılan 2 bin 700 Türkçe kitaptan Amharca’ya da çevrilen var Malayalam diline de…

Mollaoğlu, 2009 yılından beri de İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali’ni organize ediyor ekibiyle. Bir ülkenin edebiyatına ilginin ancak aşk ve savaş ile olduğunu anlatan Mollaoğlu, bu aralar en çok Rusça ve Japonca çevirmenlere ihtiyaçları olduğunu söylüyor.

Siz bir ‘Edebiyat Ajanı’sınız. Nedir Edebiyat Ajanı? Nasıl olunur?

Edebiyat ajanının işinin iki yönü var. Temsil ettiği yazarın kitabının en uygun şartlarla yayımlanmasına yardımcı olmak ve tanıtım planlamasını yönetmek. İşimizin diğer yönü ise o kitapların yayımlandığı ilk dilden diğer dillere çevirilerinin yapılması için gerekli tanıtım ve telif satışını gerçekleştirmek.

Edebiyat ajanı olmak için mezun olunabilecek bir okul yok. Ben üniversitede İngilizce öğretmeni olmak üzere eğitim aldım. Siyaset bilimi okuyan da var, halkla ilişkiler bölümlerinden mezun olanlar da. Sanırım ortak noktamız kitapla ilgili bir işte çalışıyor olmaktan mutlu olmamız.

Öncesinde oldukça yoğun bir eğitim ve hemşirelik dönemi var. Ne kadar farklı alanlara dağılsa da insan sonunda asıl istediği, onu mutlu eden noktaya bir şekilde geliyor değil mi?

Kalem Ajans'ta staj yapmak isteyenlerle uzun uzun toplantılar yapıyorum. Çoğunda üniversite tercihlerini yaparken çok bilinçli olmadıklarını anlıyorum. Mezun olunca ne tür iş alanlarında çalışacaklarını bilmeden yılarca eğitim alıyorlar. Elbette istisnalar var ama genel durumu görünce onlar adına, aileleri, ülke ve geleceğimiz adına üzülüyorum. Ortaokul sonunda girdiğim sınavlar bana ebe-hemşire olma kapısını açtı. Şişli Etfal'de 4 yıl yatılı okudum. Hemşireliği ve ebeliği özellikle annemin yoğun yönlendirmesiyle seçmiştim. Fakat ben hep öğretmen olmak istemiştim. Küçük yaşlarda “Çalıkuşu” okuyan veletlerdik biz. Ebe-hemşire diplomasını aldıktan sonra üniversitede İngilizce öğretmenliği okudum, aynı zamanda hastanede tam zamanlı çalıştım. Öğretmen diplomasını aldıktan sonra Amerika'da yüksek lisans yapmak istedim.

Yazının devamı...

Sınırlara öfkelenecek, kaybolan insanlığı arayacaksınız

15 Eylül 2020

‘Arafta Aşk’ta çocuklar özellikle önemli bir yere sahip. 1956 yılında Karabük’te doğan biri olarak siz nasıl bir çocukluk dönemi yaşadınız? O günlere dair özlem duyduğunuz neler var?Benim çocukluğumda Karabük hızlı gelişen bir işçi kentiydi. Demir Çelik Fabrikası nedeniyle Karadeniz’in çeşitli illerinden sürekli göç alır, nüfusu hızla artardı. Biz Sinop’tan gelenler arasındaydık. Etrafımızda Kastamonu, Çankırı, Sinop, Trabzon, Giresun, Ordu gibi hem Batı hem de Doğu Karadeniz illerinden göç etmiş birçok işçi ailesi bulunurdu. Bu sayede çocukluğumuzda çok renkli arkadaşlık ilişkilerimiz oldu. Şimdi o günleri çok arıyorum. Oldukça dinamik bir kent olmuştu Karabük. Vardiya değişim saatlerinde İstasyon Meydanı hınca hınç dolar, yüksek sesle bağrışmalar, kahkahalar birbirine karışırdı. Karabük Demir Çelik Fabrikası’nın özelleştirilmesi ve birçok haddehanenin başka şehirlere taşınması yüzünden eski Karabük kalmadı artık. Son gidişimde İstasyon meydanındaki derin sessizlik beni çok etkiledi. Bir hayli hüzünlendim.

Hem matematik öğretmenliği hem de avukatlık yaptınız. Genelde ilk üniversite tercihleri biraz daha aile ve çevre yönlendirmeleri ile ya da dönemin iş ihtiyaçlarına göre yapılır. 30’lu yaşlarınızda neden hukuk okudunuz? Aslında sormak istediğim sizi neler rahatsız etti de adalet arayışında bir şeyler yapmak istediniz?

Adalet anlayışlarını ve uygulamaları değiştirmek gibi yüksek bir amacım yoktu aslında. Daha çok kendimi savunmak güdüsüyle hareket ettiğim söylenebilir. Meslek olarak öğretmenliği seçmiş olmamla herhangi bir sorunum yoktu. Aksine öğretmenliği seviyordum. İdealist bir öğretmendim. Çalışmalarımı görev tanımıyla sınırlamıyor, günün her saatinde öğrencilerim için yeni şeyler yapabilmek amacıyla uğraşıyordum. Bu yüzden çok iyi bir öğretmen olduğumu iddia edebilirim. Ne var ki, o zamanlar siyasi kamplaşmalar zirvedeydi. Kimsenin sizin değerli çalışmalarınız veya fedakârlıklarınızla ilgilendiği yoktu. İktidar tarafında değilseniz ve onların istediği gibi davranmıyorsanız cezalandırılıyordunuz. Öğretmenlerin sürgün dönemiydi o zamanlar. Daha çok cezalandırabilmek için eşleri birbirinden ayırıp her birini başka şehirlere sürüyorlardı. Ben de biraz dik başlıydım sanırım. Çok soruşturma geçiriyordum. Bu da bende bir gün mesleğimi kaybetme ve ailemi geçindirememe korkusu yarattı. Aynı zamanda hukuken kendimi savunabilecek durumda olmam gerektiğini düşünüyordum. Böylece 30 yaşında yeniden üniversite sınavına hazırlanmaya başladım. Sonuçta bir mesleğim daha oldu. Aynı zamanda kendi kendimin avukatı olmuştum.

DOĞU’NUN ÇARESİZLİĞİ, BATI’NIN SESSİZLİĞİ

Kitabınızın adı “Arafta Aşk” ancak bir aşk romanından çok ötesi… İçeriği ve konusu hakkında sizden bilgi alsak…

Romanda bütün güzellikleriyle birlikte Bodrum’u yaşayacak ve bu güzelliklerin aşkın saflığı ve temizliğiyle nasıl buluştuğuna tanıklık edeceksiniz. Göçleri, sıla hasretini ve vatansızlığın ne demek olduğunu içinizde hissedeceksiniz. Doğu’nun çaresizliğine, Batı’nın bu çaresizlik karşısında sessiz kalışına, kapanan sınırlara öfkelenecek ve kaybolan insanlığı arayacaksınız. Aynı zamanda, iki ülke arasında sıkışan hayatların, alabildiğine yaşanan bir aşkın ve aşkı için kendinden vazgeçmeyi seçen gururlu bir genç kızın hüzünlü hikâyesini bulacaksınız.

Bu kitabı yazmaya nasıl karar verdiniz ve yazma, yayınlama süreci ne kadar sürdü?

Yazının devamı...

CHİ gücü adına

4 Eylül 2020

1998 Disney yapımı animasyonun uyarlaması olan Mulan, hasta babası yerine erkek kılığına girerek Çin İmparatorluk Ordusu’nda savaşan Hua Mulan’ın kahramanlığını anlatıyor. Film, asıl hikâyeden kırptıkları ve biraz zorlayıcı şekilde Chi enerjisiyle kahramanlık anlatma çabalarıyla sevenlerini biraz mutsuz etse de özellikle görsel şöleni ile izlemesi oldukça keyifli.

Sinemanın en güzel tarafı elbette devasa bir ekranda müzik eşliğinde etkileyici sahnelerin sizi bir hikâye ile ele geçirmesi. Birkaç saatliğine bambaşka bir dünyaya yolculuğa çıkarması. Bugün vizyona giren ‘Mulan’ filmi işte bu vaadi inanılmaz bir şekilde yerine getiriyor. Mulan, Çin İmparatorluğu ile Kuzey istilacılarının arasında yaşanan savaştaki bir kadın kahramanın hikâyesi.

Bir kıyafet her şeyi değiştiriyor

Çin imparatoru -bu rolü Jet Li üstleniyor- Kuzey istilacılarının imparatorluğa saldırmasıyla her aileden bir erkeği İmparatorluk Ordusu’nda göreve çağırıyor. Ailenin iki kızından büyüğü, babası savaş gazisi olan genç ve güzel Hua Mulan, babasının gitmesine gönlü razı olmayınca sabaha karşı aile kılıcını alarak savaşa katılmak için yollara düşüyor. Tahmin edebileceğiniz gibi kadınların savaşa katılması yasak. Yalan söylemenin cezası ise ölüm. Ancak Mulan her şeyi göze alıyor. Babasının savaş kıyafetlerini giyip sesini biraz kalınlaştırınca nedense erkek olarak koca bir orduyu kandırabiliyor.

Bir yandan savaş eğitimi alan bir yandan da büyük sırrını saklamaya çalışan Mulan’ın içi içini yiyor. ‘Chi Enerjisi’ yani ‘Evrensel Hayat Enerjisi’ çok yüksek olan Mulan, bu potansiyelini ancak içindeki bazı meseleleri hallettikçe ortaya çıkarabiliyor.

Git ve yerini al

Yazının devamı...

Tenet, sinemayı kurtaracak mı?

27 Ağustos 2020

‘Tenet’ dünyayı ve sinemayı kurtarabilecek mi?

17 Temmuz’da vizyona girmesi planlanan ancak pandemi nedeniyle iki kez ertelenen yönetmen, senarist ve yapımcı Christopher Nolan’ın ‘Tenet’i izleyici ile buluştu. Hikâyesi ve karakterleriyle olmasa da aksiyonu ile tekniğinin etkisinden uzun süre çıkılamayacak filme, büyük çöküşteki sinema sektörünü kurtaracak yapım gözüyle bakılıyor. Filmde dünyayı kurtarmaya çalışan Nolan acaba gerçekte çok sevdiği sinema sektörünü kurtarabilecek mi? Bunun cevabını tüm korona risklerini göze alıp sinema salonlarına gidecek seyirci verecek.

Pandemi nedeniyle televizyon, bilgisayar ve telefon ekranı önünde geçirilen 5 aydan sonra basın gösterimine gittiğim ilk film, canım ciğerim Christopher Nolan’ın ‘Tenet’i oldu. Nolan adı heyecanlanmak, gün saymak için bile yeterliyken sinemaya olan hasret de üstüne eklenince sinema salonu önünde hiç utanmadan ağzım kulaklarımda selfie’mi bile çektim :)

Tenet’e, uzun süre kapalı kalan ve bazılarının batmasına neden olan sinema salonlarının, dolayısıyla sektörün kurtuluşu olarak bakılıyor. Ancak izleyicilerin aklında tek bir soru var: Gerçekten sinema salonuna gidip uğruna risk alınacak bir film mi Tenet?

Geçtiğimiz günlerde bir oyuncu, yeni projesi için, “Zengin erkek ve fakir kızın aşkı üzerinden oldukça klişe ancak bir o kadar seyretmesi keyifli bir iş yapıyoruz” demişti. Baktığınız zaman bugüne kadar yazılmış, anlatılmış tüm konuların belirli başlıklar altına toplanabildiğini – ki yaratıcı yazarlıkta da bu başlıklar madde madde belirlenmiştir – fark edebilirsiniz. Hikâye sıkıntısı çeken Hollywood’un uzun süredir filmlerde dünyanın sonunu getirmesi ve bir kahraman yaratarak kurtarması da artık bu başlıklardan biri oldu.

Zamanla oynuyor

Tenet, başrol John David Washington’un da dediği gibi, “Özünde dünyayı kurtarmaya çalışan bir adamı konu alıyor”. Hatta öyle ki Washington’un canlandırdığı karakter

Yazının devamı...

"Hit şarkıya gerek yok"

6 Ağustos 2020

Emre Şakar’ın adını bugüne kadar ünlü isimlere verdiği hit parçalarla duyduk. Reynmen’in seslendirdiği ‘Derdim Olsun’, Enes Batur’un ‘Dolunay’ ve ‘Biliyom’, Burak King’in ‘Bi Sonu Var Mı’, Mustafa Sandal’ın ‘Masum Gibi’, Fulin’in ‘Dizimde Yara’ şarkıları Şakar imzası taşıyor. Şarkıları bugüne kadar bir milyardan fazla dinlenen Şakar, sonunda kendi seslendirdiği ‘Sarıl Bana’ adlı teklisini de yayınladı.

Şimdiye kadar bir şarkıcı (yorumcu) olarak görülmediğini ve kendisi için doğru zamanı beklediğini anlatan Şakar, bundan sonrası için de önemli olanın hit şarkı yayınlamak değil sevdiği şarkıları seslendirerek ilerlemek olduğunu söyledi.

- YouTube gibi dijital platformlar yeni şarkılar, şarkıcılarla dolu. Hepsi çok tıklanmanın peşinde ancak sizin şarkılarınız aradan hemen sıyrılıyor. Sadece ‘Derdim Olsun’ 300 milyona yakın izlenmeye sahip. ‘Tutan şarkı yazmanın sırrı nedir?’ demeyeyim ama bir püf noktası var mıdır bunun?

‘Derdim Olsun’ herkesin kendi derdini yüklediği bir şarkı oldu. Bugün kime dokunsanız dert anlatır halde. O yüzden bazı kilit cümleler iyi melodiyle insanları içine çekiyor. Ben yazarken bu matematiği çok düşünmüyorum ama ilham dediğimiz şeyin ne zaman nerede neyi yazdıracağını ben de bilemiyorum. Ama zamanla öğrendiğim başka bir şey var. Şarkılarımı bitirdikten sonra onları nadasa bırakıp sonra dinleyerek, ekleme ve çıkarmalar yapıyorum artık. Önceden yapıp veriyordum. Şimdi daha sakin ve daha emin hamlelerim oluyor. Ve hissettiğim gibi yazıyorum.

- Uzun zamandır sektörde olan biri olarak ilk single’ınızı neden şimdi çıkardınız?

Aslında beni şarkıcı gibi görmediler önceleri. Sonra birkaç feat çalışmam oldu. Kendim için doğru zamanı beklemiştim. Şimdiye kısmet oldu. Zamanla daha da farklı projelerle sık sık piyasada olacağım. 2020 ve 2021 için yaklaşık 7 proje düşünüyorum. Bir de en önemli nokta hit şarkı olması değil, kendi sevdiğim tarz şarkılar yapmak istedim ve öyle devam edeceğim.

Neşet Ertaş’tan, Zeki Müren’den böyle öğrendim

Yazının devamı...

Sütlaç için adalet!

16 Temmuz 2020

Sakarya’da evinin bahçesinde sabaha karşı silahla öldürülen kedi #sütlaçiçinadaletistiyoruz !

Hayvanlara yapılan işkenceleri gördükçe insanlığa dair azıcık kalan duygularımın da yok olduğunu hissederken geçtiğimiz günlerde yüreğimi parçalayan bir olay daha oldu.

Bu olayı direkt Meltem Çağlayan’ın anlattığı şekilde aktarmak istiyorum:

Evimizin bahçesinde vurdular

“Sütlaç’ı 2014 yılının Mayıs ayında yaklaşık üç aylık bir bebekken bulduk. Ön sol bacağı felçliydi. Defalarca veteriner kliniklerine götürdük, yapılacak bir şey olmadığı söylendi. Evimize aldık ve sevgiyle hayata bağladık. Artık bir bacağının felçli olduğunu bile fark etmiyor, hoplayıp zıplıyordu. Ne de olsa sevgi her şeyin ilacıydı. Ailemizin bir parçası oldu.

Anne olmak dürtüsüyle dışarı kaçtı bir gün ve beş tane yavrusu oldu. Muhteşem bir anne oldu. Zamanı geldiğinde dört yavrusunu sahiplendirdik, bir kızını biz büyüttük. Emekli olunca İstanbul’dan uzaklaşmak istedik. İstanbul’a çok da uzak olmayan bir yerde, özellikle kedilerim için bahçeli ev arayışına girdik. Sakarya ilinin Akyazı ilçesine taşındık. Aynı ilçe içinde ev değiştirip Alaağaç Mahallesi’nde kapalı bahçe içerisinde müstakil bir eve taşındık. Komşularımızla ilişkilerimiz çok iyiydi. Farklı kültürlerde yetişmiş olmamıza rağmen onlar bizi sevip benimsedi, biz de onları. Çok mutluydu yavrularım. Etrafı duvarlarla çevrili güvenli bahçemizde oynuyor, ne zaman canları isterse eve giriyorlardı. Düzenli olarak klinik muayenelerini, aşılarını yaptırıyorduk. Çok sağlıklı, keyifli yaşıyorlardı.

Bir gün bahçemize bir haftalık iki kedi yavrusu attılar. Eve alıp karınlarını doyurduk, aşılarını yaptırdık, sahiplendirdik. Ertesi gün, kardeşleri olması muhtemel bir yavru daha attılar. Onu da biz büyütmeye karar verdik. Konu komşudan, yavruların annesinin silahla vurulduğu söylentisi olduğunda inanmak istemedik. Dediğim gibi benim kuzularım bahçede özgürdü, sadece miniği tek başına çıkartmıyorduk. Kızlar balkonda, bahçede canları isterse evde yatıyorlardı. 10 Temmuz sabaha karşı saat 04.00 civarı silah sesi duyduk. Akyazı’da ne yazık ki bu sesler çok olağandı. Sabah Sütlaç’ı balkonda göremeyince aramaya başladım. Kuzum silahla vurulmuş, ölmüştü. Hem de evimizin bahçesinde. Boynundan tasması alınmıştı. Kim bilir hangi cani duyguyla! O bizim evladımız gibiydi, canımız çok yandı. Sütlaç ve diğer masum canlar için bir şeyler yapmam gerekiyordu. Jandarma ‘Şüphelendiğiniz kimse var mı?’ diye sordu, nasıl olsun ki… Köy ortamı olduğu için etrafta kamera falan da yok.”

Yazının devamı...

Klasiklere sığındık

28 Haziran 2020

Hem telif ihlali hem de sesli kitap coştu

Türkiye Yayıncılar Birliği tarafından 2 yılda bir düzenlenen ‘Türkiye Yayıncılık Kurultayı’ tamamlandı. Koruma yasasından dağıtıma, okuma kültüründen e-ticarete kadar tüm boyutlarıyla ele alınan yayıncılık sektöründe pandemiyle beraber telif ihlalinin zirveye çıktığı açıklandı. İnternetten ücretsiz bir şekilde kitapların pdf’leri paylaşılırken diğer yandan sesli kitaplara büyük ilgi olduğu belirtildi. Ayrıca, pandemi boyunca en çok klasiklerin okunduğu da ifade edildi.

“Dünya bir kaza geçirdi ve her kazada olduğu gibi hayat bir daha bu kazadan önceki gibi olmayacak.” Bu sözler, önceki gün tamamlanan Türkiye Yayıncılık Kurultayı’nın açılışında konuşan dünyaca ünlü Lübnanlı yazar Amin Maalouf’a ait.

Türkiye Yayıncılar Birliği tarafından 2 yılda bir düzenlenen ve bu yıl 9.’su yapılan Kurultay’ın ana konusu tabii ki pandemiydi. ‘Yayın Dünyasında Yeni Dönem’, ‘Yayıncılıkta Dijital Seçenekler’, ‘Telif Haklarında Olası Gelişmeler’, ‘Kitap Tedarik Zincirinde Yeni Dönem’, ‘Yazılı Kültürü Koruma Yasası İçin Yeni Bir Yol’ ve ‘Okuma Kültürümüz ve Geleceğe Bakış’ başlıklı 6 oturum düzenlendi. Yurt dışından 12, Türkiye’den de 46 olmak üzere 58 konuşmacı şimdiki durumu ve yapılması gerekenleri anlattılar. Yayıncılık sektörüyle alakası olmayan kişilerin de önemli bilgiler edinebileceği bu konuşmaları dinlerken oldukça duygusal ama gerçekçi bir hava vardı.

Çünkü, Maalouf’un dediği gibi, büyük bir kaza geçirdik. Üstelik tüm dünya aynı araçtaydı ve hâlâ da süren bir kaza... Yaralarımızı nasıl iyileştirebileceğimizi bile henüz bilmiyoruz. Ancak, bu süreçte çok büyük iki yol arkadaşımız var. Biri müzik, diğeri de kitaplar.

Çocuk kitaplarında %200 artış

Evlere kapandığımız bu günlerde kitaplara sımsıkı sarıldık. Türkiye Yayıncılar Birliği Yönetim Kurulu Başkanı Kenan Kocatürk, bu günlerde özellikle online kitap satışlarının yüzde 100, çocuk kitap satışlarının ise yüzde 200 arttığını söyledi. Kargocular, gerçekten çok zor şartlarda çalışarak yeri geldiğinde bisikletleriyle yeri geldiğinde kaykaylarla siparişleri ulaştırmaya çalıştı.

Peki, bu süreç başka neleri değiştirdi?

Yazının devamı...