Geçen hafta, İstanbul’un o ruhu daraltan, gri, puslu trafiğinde sıkışıp kalmışken, camı biraz indirip etrafımdaki devasa metal yığınına baktım.
Bir gümüş SUV, bir siyah sedan, üç kar beyazı pikap... Sonra yine gri, yine koyu tonlar. Sanki biri şehrin üstüne dev bir “Photoshop filtresi” atmış, bütün renkleri emip götürmüş gibiydi. Derken, o devasa renksizliğin tam ortasında, sanki “ben buradayım” diye bağıran, kıpkırmızı bir spor araba gördüm.
O an içimden şu geçti: Bugün bu şehirde kırmızı bir araba kullanmak, sadece bir tercih değil, radikal sayılacak bir meydan okumadır!
Renkleri kovduk
Biliyorum, “Aman Barış, alt tarafı bir araba rengi, taktığın konuya bak” diyeceksiniz. Ama durum hiç de öyle değil.
Renkleri hayatımızdan usul usul kovduk.
Bakın, veriler yalan söylemez. Bugün dünyada üretilen otomobillerin yüzde 80’inden fazlası artık ‘gri ölçek’ dediğimiz o renksiz dünyadan çıkıyor; beyaz, siyah, gri ve gümüş… Bu dört renk, adeta koca pazarda hakimiyet
Geçen hafta Berlin Havalimanı’nda uçağımı beklerken, yeni yılın ilk yazısına yakışır bir sahne çıktı karşıma. Koca salonda, anonsların arasında çoluk çocuk bir dolu insan aynı pozisyonda: başlar öne eğik, gözler ekranda, parmaklar kaydırıyor. Tüm dünyayı burunlarının dibine sığdırmış, oyalanıyorlar.
Bu yakına kilitlenmenin bedenimizde somut bir biyolojik faturası var: Miyopluk. Yani gözlerimizin uzağı net görememesi. Miyop olanlar gözlük ya da lens takmadığında, dünya gerçekten bulanıklaşıyor. Ama benim asıl dikkatimi çeken, bunun ötesindeki gündelik alışkanlıklar: telefonu, tableti saatlerce burnumuzun dibinde tutan bir hayat. Bana kalırsa göz ve zihin sürekli yakın mesafeye odaklandıkça uzakla kurduğumuz bağ zayıflıyor. Üstelik bu yakınlık nitelikli okumalarla değil de durmadan akıp giden içerikle doldukça yakına bakmak bir süre sonra sadece gözün alışkanlığı olmuyor; zihnin ufkunu da daraltıyor.
Miyopluğu eskiden sadece genetik bir talihsizlik sanırdık. Oysa bugün genetik yatkınlık yerinde dursa bile, yaşam tarzı bu
Yeni yıla sayılı günler kalırken çevrenizdekilere alacağınız hediyelerde, aman diyeyim, çok dikkatli olun. İnsanların gönlünü kazanacağım derken düşmanı olmayın. Nasıl mı?
Aslında hediyeleşmek insanlığın en kadim, en güzel geleneklerinden biri.
İlişkileri sıcak tutuyor, güveni ve dostluğu tazeliyor. Bizim kültürümüzde misafirliğe, hastaya, düğüne eli boş gidilmemesi boşuna değil. Hediye “seni düşünüyorum” demenin en kısa yolu.
Ama malum, bu işin bir de yazılı olmayan bazı kuralları var. Hediye verdiğimiz anda arada bir bağ kurulur. Hediye aldığımız anda ise o bağın bir tarafına sorumluluk eklenir. Hepimiz bunu hissederiz ama çoğu zaman dile getiremeyiz.
Her şeyin bir karşılığı vardır
İşin gerçeği şu: Hayatta neredeyse her şeyin bir karşılığı vardır. Hediye de bunun dışında değil. Hediye “karşılıksız” gibi durur, çünkü öyle durması gerekir. Fakat, alan da veren de bilir ki, bu jestin karşılığı er ya da geç bir gün verilecek. Terazi, bir gün bir şekilde dengeye gelecek.
Eğer siz de aynı ölçüde karşılık
Ölüm hak, miras helal, demiş atalarımız.
Allah geçinden versin, bir yakınınız vefat eder de büyük ikramiye gibi bir mirasa konarsanız, ne kadarının vergilendirilmesine gönlünüz el verir? Yüzde 10 mu, 20 mi, 50 mi, yoksa “devlet elini mirasımdan çeksin” mi dersiniz?
Bu soru bugün, servetin giderek miras ve aile desteğiyle şekillendiği Batı dünyasında hararetle tartışılıyor. Mevcut trendlere baktığımızda, benzer tartışmanın er ya da geç bizim kapımızı çalmasının da pek uzak olmadığını görüyorum.
Üstelik, mirasın ne kadarının hak sahibine ne kadarının topluma ait olması gerektiği sorusunu gündeme getirenler sanıldığı gibi yalnızca “servet düşmanı” diye etiketlenen sol çevreler değil. Kendini liberal, hatta muhafazakâr sayan pek çok ekonomist, devasa mirasların kapitalizmin temel değerlerine zarar verdiğini söylüyor.
Çok büyük miras, onlara göre hem rekabeti hem de girişimciliği baltalıyor ve ‘çalışan kazanır’ ilkesini içi boş bir slogana dönüştürüyor.
Mirasyediler
Acaba erkek çocuklarını okula daha geç mi başlatsak?
Bu zamana kadar hep, “Çocuklarımız okula kaç aylık başlamalı?” sorusunu tartıştık.
Peki hiç “kız ve erkek çocukların okula aynı yaşta başlaması doğru mu” diye sorduk mu?
Böyle bir soru ilk anda tuhaf gelebilir. Haklısınız. Ama eğitimle ilgili araştırmaları okudukça aklıma hep bu “Acaba?” geliyor.
Dünyanın dört bir yanında, özellikle de okuma yazmayı öğrenmede evrensel olarak kızlar daha başarılı olurken, erkekler aynı hızda ilerleyemiyor.
Kızların okullaşma oranı arttıkça, bu durum ilkokuldan sonra da kızlar lehine artmaya devam ediyor. Örneğin, Türkiye’de geçen yıl üniversite sınavına giren kadın adayların yaklaşık yüzde 55’i, erkeklerin ise yüzde 45’i bir programa yerleşme hakkı elde etti. Bu fark tek başına kültürle, ekonomiyle ya da aile yapısıyla açıklanamıyor.
Özellikle o şekilde dizayn edilmediği halde, dünyadaki mevcut eğitim sistemi kızların güçlü yönlerini öne çıkarırken, erkekleri daha yolun başında
Bu yazıda siyasal anlamda sağ ve soldan, partilerden, kutuplaşmadan söz etmeyeceğim. Meselemiz çok daha basit görünen ama epey derin bir ayrım.
Hangi elimizi kullanıyoruz?
Ben sağlakım. Hayatım hep sağ elimle kuruldu. Kalemi sağ elimle tuttum, kapıları sağ elimle açtım, sağ elimle yemek hazırlayıp, bilgisayarın faresini sağ elimle kullandım. Bunun biyolojisini, psikolojisini hiç düşünmedim.
Taa ki geçtiğimiz hafta Fransız Le Monde gazetesinin bilim ekinde solaklığın biyolojik kökenleri üzerine bir yazıyı okuyana kadar. Meğer benim için sıradan olan bu hareketler, dünya nüfusunun küçük bir kısmı için her gün tekrar eden bir mücadeleymiş.
Bilim insanları ilginç bir noktaya daha dikkat çekmiş. İnsanlık tarihinde hangi topluma bakarsanız bakın, solakların oranı neredeyse değişmiyormuş. Dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 10’u solakmış. Yüzyıllar geçse, coğrafyalar, milletler değişse de bu pay yerinde duruyormuş. Sanki doğa, insan türünün içine bozulmayan küçük bir çeşitlilik kotası
Geçen cumartesi günü kendime büyük bir jest yaptım. Gazeteye yazımı gönderdikten sonra “Barış, bugün dijital detoks yapıyorsun” dedim. Evden çıkarken telefonu masanın üzerine bıraktım. Kendimi çağın akışına meydan okuyan bilge biri gibi hissettim. Ancak bu his yalnızca beş dakika sürdü. Altıncı dakikada zihnim huzura değil, felakete odaklandı.
Ya gazeteye gönderdiğim yazıyla ilgili bir sorun çıkar da editör ararsa? Ya akşam üzeri çıkacağım televizyon programında bir değişiklik olduysa? Ya YÖK denetimi öncesi idari işlerden biri “hocam acil bir rapor gerekiyor” diye yazdıysa?
Kafamı boşaltmak için çıktığım yürüyüş, bir anda telefonuma geri dönme koşusuna dönüştü. Kapının anahtarını çevirirken, kendimi onsuz yaşayamayacağını fark eden ergen gibi buldum.
O an şunu düşündüm: Ben, işi nispeten düzenli bir akademisyen olarak birkaç saatlik dijital detoksta bu kadar bocalıyorsam, bu “arındırıcı kaçış” kimler için gerçekten mümkün?
Cevabı
Etrafınıza şöyle bir bakın. Çocuklu ailelerin yorgunluğu, ebeveynlerin tükenmişliği artık saklanamaz bir gerçek.
Şehir hayatının içinde çocuk yetiştirmek, iki kişinin taşıyabileceğinden çok daha ağır bir yük haline geldi. Buna rağmen, tüm sorumluluğu hâlâ yalnızca çekirdek ailenin üstlenmesini bekliyoruz. Oysa bu durum, özellikle yakın çevresinin desteğinden mahrum çalışan çiftler için ne gerçekçi ne de sürdürülebilir.
Geçen hafta bir arkadaşımın anlattıkları bu sorunu özetliyordu: Beş yaşındaki kızı hastalanıp anaokuluna gidemeyince evde yine küçük bir kriz çıkmış. “Çocuğa göz kulak olabilecek ne yakın bir akraba ne de güvenilebilecek bir komşu var” diyor. Sonuçta küçük bir tartışmadan sonra fedakârlık yapan yine eşi olmuş. İş yerinden utana sıkıla izin istemiş.
İki omuz bir çocuğa yetmiyor
İşte modern çekirdek ailenin yaşadığı çıkmaz bu. Eşlerin ikisi de çalışıyorsa küçük bir kriz anında bile, “evde