Bu yazıda siyasal anlamda sağ ve soldan, partilerden, kutuplaşmadan söz etmeyeceğim. Meselemiz çok daha basit görünen ama epey derin bir ayrım.
Hangi elimizi kullanıyoruz?
Ben sağlakım. Hayatım hep sağ elimle kuruldu. Kalemi sağ elimle tuttum, kapıları sağ elimle açtım, sağ elimle yemek hazırlayıp, bilgisayarın faresini sağ elimle kullandım. Bunun biyolojisini, psikolojisini hiç düşünmedim.
Taa ki geçtiğimiz hafta Fransız Le Monde gazetesinin bilim ekinde solaklığın biyolojik kökenleri üzerine bir yazıyı okuyana kadar. Meğer benim için sıradan olan bu hareketler, dünya nüfusunun küçük bir kısmı için her gün tekrar eden bir mücadeleymiş.
Bilim insanları ilginç bir noktaya daha dikkat çekmiş. İnsanlık tarihinde hangi topluma bakarsanız bakın, solakların oranı neredeyse değişmiyormuş. Dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 10’u solakmış. Yüzyıllar geçse, coğrafyalar, milletler değişse de bu pay yerinde duruyormuş. Sanki doğa, insan türünün içine bozulmayan küçük bir çeşitlilik kotası
Geçen cumartesi günü kendime büyük bir jest yaptım. Gazeteye yazımı gönderdikten sonra “Barış, bugün dijital detoks yapıyorsun” dedim. Evden çıkarken telefonu masanın üzerine bıraktım. Kendimi çağın akışına meydan okuyan bilge biri gibi hissettim. Ancak bu his yalnızca beş dakika sürdü. Altıncı dakikada zihnim huzura değil, felakete odaklandı.
Ya gazeteye gönderdiğim yazıyla ilgili bir sorun çıkar da editör ararsa? Ya akşam üzeri çıkacağım televizyon programında bir değişiklik olduysa? Ya YÖK denetimi öncesi idari işlerden biri “hocam acil bir rapor gerekiyor” diye yazdıysa?
Kafamı boşaltmak için çıktığım yürüyüş, bir anda telefonuma geri dönme koşusuna dönüştü. Kapının anahtarını çevirirken, kendimi onsuz yaşayamayacağını fark eden ergen gibi buldum.
O an şunu düşündüm: Ben, işi nispeten düzenli bir akademisyen olarak birkaç saatlik dijital detoksta bu kadar bocalıyorsam, bu “arındırıcı kaçış” kimler için gerçekten mümkün?
Cevabı
Etrafınıza şöyle bir bakın. Çocuklu ailelerin yorgunluğu, ebeveynlerin tükenmişliği artık saklanamaz bir gerçek.
Şehir hayatının içinde çocuk yetiştirmek, iki kişinin taşıyabileceğinden çok daha ağır bir yük haline geldi. Buna rağmen, tüm sorumluluğu hâlâ yalnızca çekirdek ailenin üstlenmesini bekliyoruz. Oysa bu durum, özellikle yakın çevresinin desteğinden mahrum çalışan çiftler için ne gerçekçi ne de sürdürülebilir.
Geçen hafta bir arkadaşımın anlattıkları bu sorunu özetliyordu: Beş yaşındaki kızı hastalanıp anaokuluna gidemeyince evde yine küçük bir kriz çıkmış. “Çocuğa göz kulak olabilecek ne yakın bir akraba ne de güvenilebilecek bir komşu var” diyor. Sonuçta küçük bir tartışmadan sonra fedakârlık yapan yine eşi olmuş. İş yerinden utana sıkıla izin istemiş.
İki omuz bir çocuğa yetmiyor
İşte modern çekirdek ailenin yaşadığı çıkmaz bu. Eşlerin ikisi de çalışıyorsa küçük bir kriz anında bile, “evde
Gecenin bir yarısı yine uyandınız ve tekrar uyumakta zorlanıyorsunuz. Telaşlanmayın. Sizin gibi milyonlarca insan içinden aynı soruyu geçiriyor: “Bende bir terslik mi var?” Cevabım net: Hayır, yok.
Terslik sizde değil, “sekiz saat kesintisiz uyku”yu tek ve değişmez doğru sanan modern yaşam tarzımızda.
İki vardiyalı uyku
Aslında, bu ‘gece yarısı uyanışı’, bedenimizin unutamadığı kadim bir ritmi. Birçok toplumda insanlar binlerce yıl boyunca geceyi iki parçaya bölerek uyudu. Hava kararınca yatağa girilir bir süre uyulurdu. Gece yarısı civarında bir ara verilirdi. İnsanlar o arada ateş karıştırır, dua eder, fısıltıyla konuşurlardı. Ardından huzur içinde ikinci uykuya dalarlar ve gün ışığıyla uyanırdı.
Her ne kadar bu alışkanlık evrensel bir durum olmasa da siz de gece yarısı gözlerinizi açanlardan iseniz, muhtemelen bedeniniz atalarınızdan kalan eski bir alışkanlığı size hatırlatıyordur.
Uyku değil, düzen bozuk
Peki bu iki fazlı uyku ritmini nasıl oldu da kaybettik?
Sanayi devrimiyle beraber fabrika vardiyaları ve standart ofis saatleri çalışma saatlerini gün ışığından bağımsız
Geçen gün sosyal medyada içimi burkan kısa bir video izledim. Genç bir kız babasından bahsediyordu. Sesinde şaşkınlık ve hüzün vardı. “Babamın aslında hiç arkadaşı yok. Mahalleden ve işten tanıdıkları var ama onlarla da ne dertleşiyor ne de buluşuyor. Tek sosyalleştiği yer ev” diyordu.
Sonra annesini anlattı: “Annemin bir sürü arkadaşı var. Sürekli dışarıda, piknikte, yemekte, onlarla birlikte. Kahkahalar atıyor, dertleşiyor, rahatlıyor.”
O anda fark ettim ki bu sahne sadece bir evde yaşanmıyor. Modern dünyada kadınlar birbirlerine yaslanmayı, eğlenmeyi öğrenirken, erkekler yavaş yavaş sosyal ve duygusal bir yalnızlığa sürükleniyorlar.
Sessiz bir yalnızlık
Etrafıma, kendi hayatıma baktığımda bu tabloyu net görüyorum. Okuldan, iş çevresinden tanıdığım birçok erkek arkadaşım var ama ilişkilerimiz çoğunlukla hâl hatır sormaktan öteye gitmiyor. Kimse kimseye içini açmıyor. Sohbetler işten, futboldan, gündemden ibaret. Her geçen yıl haberleşmelerimiz seyreliyor, buluşmalarımız azalıyor.
Bu sadece kişisel bir his değil.
Benim tercihim çaydır. İnce belli bardağın buğusunda sadece lezzet görmem, bir Cumhuriyet idealizmini hissederim. 102 yıllık bir bağımsızlık ve kalkınma mücadelesinin içinde ülkemin hikâyesini duyumsarım.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında “kendi yağında kavrulan bir ülke” hayalinin somut adımlarından biriydi çay. Birinci Dünya Savaşı sonrası kahve kıtlığı yaşanınca, genç Cumhuriyet çay tarımını stratejik bir tercih olarak benimsedi. Uygun iklimi sayesinde Doğu Karadeniz, özellikle Rize, 1930’lardan itibaren milli çay üretiminin merkezi oldu.
Atatürk döneminde başlayan tarımsal hamlelerle önce Rize’ye, daha sonra tüm Doğu Karadeniz’in nemli yamaçlarına fidanlar dikildi, fabrikalar kuruldu, üreticiler desteklendi.
Çay saraydan halka indi
Kısa sürede çay, ulusal bir içecek ve kendi kendine yetebilmenin simgesi haline geldi. Gerçi çay, 16. yüzyılda, Portekizli ve Hollandalı tüccarlarla Osmanlı topraklarına girmişti. Ancak pahalı olduğu için saray ve üst sınıfların içeceği
Her gün sabah kalkıyor ve bütün günlerini işkence görüntülerine, cinayet sahnelerine, çocuk istismarı videolarına bakarak geçiriyorlar.
Onlar, dünyanın yoksul köşelerinde, insanlık dışı koşullarda Silikon Vadisi için çalışan milyonlarca veri işçisi.
Günlük yevmiyeleri bir fincan kahve parasına bile denk düşmeyen görünmez insanlar.
İnternette dolaşırken bizim görmememiz gereken her şeyi ayıklıyorlar. Kulağa inanması güç geliyor, ama bu yapay zekâ çağının gözlerden saklanan en acı gerçeği.
Fransız belgeselci Henri Poulain’in “Yapay Zekânın Kurbanları” adlı filmi bu gerçeği bütün çıplaklığıyla anlatıyor.
Belgeseli izlediğim geçen salıdan bu yana, yapay zekâya bakışım değişti. İzlerken sarsıldım. Artık onu her kullandığımda ekranın ardında kimlerin emeği olduğunu düşünmeden edemiyorum.
O “zekâ dolu” ekranın gerisinde çok derin derin travmalar var.
Görünmez işçiler, görünür acılar
Gündelik siyasi tartışmaların gürültüsü arasında çoğu zaman sessiz acıları duymuyoruz. Ekranlarda kimin ne dediğini konuşurken, insanların içinde büyüyen yorgunlukları fark etmiyoruz. Oysa toplumun gerçek kırılmaları manşetlerde değil, zihinlerde başlıyor.
Bugün birçok kadının yaşadığı ‘süper kadın’ baskısı da böyle görülmeyen kırılmalardan biri. Sessiz ama derin, güçlü ama yıpratıcı.
Çevremde konuştuğum kariyer sahibi-evli-çocuklu pek çok kadın yaşadıkları hayatı sorguladıklarını ve bu yükü taşımaktan artık yorulduklarını söylüyor.
Modern zamanlar biraz da kadınların özgürleşme hikayesidir. Kadınlar hayatın her alanında yer almaya başladılar. Bu zor yolculuklarında geleneksel sorumluluklarından da kurtulamadılar. “İyi bir anne, kusursuz bir eş ve ilham veren bir çalışan” oldular. Üstelik tüm bunları da hiç zorlanmadan yapıyorlarmış gibi durdular.
Ancak şunu dürüstçe söyleyelim: Bu her şeye yeten ve yetişen “güçlü kadın”lar artık bu