
Son zamanlarda sosyal medyada “modern baba” fotoğrafları önüme çokça düşüyor.
Kucağında çocuk, bir elinde kahve, diğer elinde oyuncak.
Bazen Michelin şefi edasıyla çocukla mutfakta yemek de yapıyorlar. Bazen de “kızımla alışverişe çıktık” diye story’ler atıyorlar.
Yorumlara bakıyorum, kalpler, emojiler havada uçuşuyor. “Helâl olsun ne kadar ilgili baba, keşke her erkek böyle olsa...” türü iltifatlardan geçilmiyor.
İtiraf edeyim ilkin ben de seviniyordum. Demek ki artık babalar da ellerini taşın altına koyuyor, diyordum. Ama sonra içime bir soru düştü: Durum gerçekten böyle mi?
Küçük bir günah çıkarma
Bizim kuşak, babalarımız kadar keskin olmasa da, babalığı büyük ölçüde eve ekmek getirmek olarak öğrenmişti. Çocuk büyütmek, evi çekip çevirmek, sanki kadının doğal göreviymiş gibi kodlanmıştık. Biz yardım edersek iyi baba sayılırdık.
Şimdi düşünüyorum da…Kızım küçükken onun altını değiştirmek, yemeğini yedirmek, banyosunu yaptırmak gibi evde böbürlenerek yaptığım, çevreme anlattığım işler aslında büyük resmin içinde ne kadar da küçük ayrıntılarmış. İyi niyetliydi, evet ama yetmiyormuş. Çünkü mesele tek tek işler değilmiş, işin sorumluluğunu gerçekten üstlenmekmiş.
Tüm bunları bana düşündüren, modern babalığı sorgulatan şey ise geçen gün elime geçen bir Fransız çizgi romanla oldu. İki gazeteci tarafından hazırlanmış belgesel tadında bir çalışma. Daha sayfalarını çevirmeden, kapağı tokat gibi yüzüme çarptı. Kitabın adı “Yeni Babalar Aldatmacası.” (L’Arnaque des nouveaux pères).
Kapakta dik bir yokuş var. Ve sırtında taşıdığı ağır yükle, zorlana zorlana yokuşu tırmanmaya çalışan bir kadın. Kadının sırtında yok yok: Devasa bir kamp çantası, onun üstünde omuzlarında oturan bir adam, üstünde de çocuk.
Kadın canı burnunda nefes nefese yokuşu çıkmaya çalışırken, sırtındaki adam parmak arası terlikleriyle pek mesut, pek rahat. Kangurudaki bebekle selfi çekiyor. Görüntüye göre bebeğine bakan sorumlu baba. Dünya o kareye bakıp onu “fedakâr baba” diye alkışlayacak.
Ama “o yokuşu kim tırmanıyor, o ağırlığı asıl kim göğüslüyor?” fotoğrafta yok. Ne ter ne de yük selfi’nin kadrajına giriyor. Kendi kendime dedim ki: Eşitlik geliyor, ama yine kadının sırtında.
Evin üst aklı kim?
Artık gerçeklerle yüzleşelim. Bizim modern babalığımız çoğu zaman vitrinden ibaret. Parka gitmek, çocukla lego oynamak, arada bunun şovunu yapan birkaç story atmak...Sahnede bol alkış aldıran çok güzel hareketler. Kimsenin itirazı yok. Hatta iyi ki varlar. Peki ya sosyal medyaya düşmeyen anlar? Sahnenin gerisinde, kuliste olanlar?
Ev hayatı denilen şey, fotoğrafı çekilen anlardan ibaret değil. Takip, planlama, süreklilik gerektiren yüzlerce küçük iş var. Bu işlerin fotoğrafı olmuyor, çünkü story’lik değil. Daha da önemlisi, bu sahnelerde baba çoğu zaman aktif figür olarak yok. Ya da varsa bile yardımcı oyuncu.
Oysa birçok evde, çocukların ve evin zihinsel yükünün büyük kısmını kadınlar taşıyor. Yani, işlerin sadece yapılması değil, sürekli düşünülmesi, hatırlanması, koordine edilmesi hep kadının zihninde.
Hadi erkekler, şu sorulara samimiyetle cevap verin lütfen;
Çocuğun aşı takvimini kim takip ediyor? Kim okulun bitmeyen taleplerini kaçırmıyor? Kim “akşam ne yemek yiyecekler” diye gün içinde defalarca düşünüyor? Kim çocuğun ruh halini izliyor, “bir terslik var” diye ilk fark eden oluyor?
Biz o kadar düşünmüyoruz ama söyleneni yapıyoruz, diyebilirsiniz. Bu elbette çok kıymetli. Ama yetmez. Zira eşitsizlik tam da o masum görünen kelimede saklı: “Yardım etmek.”
Biz erkekler hâlâ lütfeder gibi “yardım ediyoruz.” Kadını ise otomatik olarak “sorumlu” görüyoruz. Gerçekte, rutine ve detaya tam anlamıyla dahil olmuyoruz.
Story biter, gerçek başlar
Şu gerçeği kabullenelim: Takipçilerimiz güzel anları seviyor, biz de övgü toplamayı. Ama, modern babalık, iyi niyet cümleleriyle değil, rutinle ölçülür. Sahneyle değil, kulisle.
Belki de bu yüzden o çizgi roman bana tokat gibi geldi. Babalık, sosyal medyada görünen karelerden ibaret olsaydı, hepimiz çok iyiydik. Ama gerçek hayat, kameranın kadraja almadığı yerde sürüyor.