Kenan Baran en yakın arkadaşıyla aldattıktan sonra bunu keşfeden karısını suçlayıp “Özür dilersen seni affederim” demesi sizi şaşırttı mı?
Bu tipik bir narsist davranışı. Kenan Baran değerini kendi içinde üretemeyen, başkalarının övgüsüne ve hayranlığına muhtaç bir adam. Çoğu narsist gibi hem çekici hem itici. Benmerkezciliği, kendini öven konuşmaları, insanları “yokmuş” gibi hissettiren küçük görmeleri; onun ayakta kalma tarzı.
Şu sıra narsizm herkesin dilinde. Sosyal medyada toksik ilişki, duygusal istismar, psikolojik manipülasyon gibi konuların yayılması bu kişilik yapısına merakı arttırdı. Kenan Baran, Halit Paşazade gibi dizi karakterlerinde vücut bulan narsizm popüler oldu. “Benim eşim narsist”, “bende narsist özellikler var” diyerek “teşhis” koyanlarla sık karşılaşır olduk.
Hepimizde biraz narsizm var
Başkalarından övgü ve takdir almayı hepimiz bekleriz. Değerimizin başkalarınca onaylanması hayatta ilerlememize güç verir.
Dışarıdan gelmediğinde, değerimizi kendi içimizde
Herkesin sürekli çevrimiçi olduğu bir dünyada ilişkiler de değişiyor. Milyonlarca insan; ünlüleri, influencer, YouTuber, podcaster, TikTok fenomeni gibi kişileri hayranlıkla takip ederek onlarla duygusal bir bağ kuruyor. Bugün bu bağ yapay zekaya hızla yöneliyor.
Gerçek dünyada karşılığı olmayan bu “parasosyal ilişkiler” çoğu zaman aile ya da yakın arkadaş ilişkileri kadar önemseniyor. Bunlar çağın ruhunu o kadar iyi yakalıyor ki Cambridge Sözlüğü “parasosyal” sıfatını 2025’in kelimesi seçti.
Parasosyal ilişkiler duygusal konfor sağlıyor
İnsanlarla kurduğumuz karşılıklı ilişkiler duygularımızı düzenlememize yardımcı olur. Oysa parasosyal ilişkiler tek taraflı ve karşılıksızdır. Ünlü bize cevap vermez, sarılıp destek olmaz. Yine de ilginç bir şekilde varlığı sıkıntımızı hafifletir, neşemizi arttırır.
Ağırlaşan yaşam koşulları karşısında zorlanan ve yalnızlaşan insan, parasosyal ilişkilere sığındığında anlık bir rahatlama yaşar. Risksiz ve emek gerektirmeyen bu ilişkiler aidiyet hissi yaratır, yalnızlığı azaltır ve duyguları dengeler.
“
Yakın ilişkiler en güvende olmamız gereken alan. Oysa en fazla zararı burada görüyoruz. Yaklaşık her dört kadından biri birlikte olduğu erkekten fiziksel ve/veya cinsel şiddet görüyor. Diğer yandan beş erkekten biri fiziksel şiddet, yüz erkekten yedisi cinsel şiddet yaşıyor.
Şiddet kağıt üzerinde cinsiyet tanımıyor gibi görünse de güç dengesizliği nedeniyle kadınlar şiddete uğradıklarında erkeklere kıyasla çok daha fazla tehdit ve korku hissediyorlar. Bu şaşırtıcı değil: Yakın partneri veya ailesi tarafından öldürülen her 10 kişinin 6’sı kadın. Bu yüzden kadınlar yaşadıkları şiddetten daha ağır etkileniyorlar. Öyle ki; aile içi şiddet gören kadınlar, politik nedenlerle işkence gören kadınlar kadar travmatize oluyorlar.
Fiziksel şiddetin ayak sesleri psikolojik şiddet
Bir ilişki başladığında şiddet hemen bedene yönelmez, önce sessizce zihne girer. Kıskaçlıkla başlayan özgürlüğü kısıtlama, tehditlerle baskıcı kontrole dönüşür, aşağılama ve ihmalle ilk hasarı verir. Bu psikolojik şiddet zamanla fiziksele evrilir.
Deprem, sadece zemini değil, güvenlik algımızı da sarsıyor. Bir süre zihnimizin arka planına çekilen deprem korkusu, Balıkesir’deki sarsıntılarla yeniden kendini gösterdi. Geçmiş depremlerde tanık olduğumuz yıkım, enkaz, kurtarma, ölüm görüntüleriyle, yaşayabileceğimiz olası senaryoları zihnimizde yeniden canlandırmaya başladık. Kaygıyla, kontrol edilemez bir doğa olayını öngörerek çaresizliğimizi azaltmaya çalışıyoruz. Cep telefonlarına yüklediğimiz AFAD ve benzeri uygulamalarla “son depremler”i sıkı takibe aldık. Bu çaba deprem kaygısını yönetmek için makul bir yol gibi görünse de birçok insanda korku ve paniği alevlendirmekten başka bir işe yaramıyor. Üstelik korku, başka travmatik stres belirtilerinin gelişmesine de zemin hazırlıyor.
Deprem kaygısının iki yüzü
Deprem doğası gereği korkutucu bir olay. En ufak bir sarsıntı ya da bunun haberi bile zihnimizi alarma geçirir ve kaygıyı tetikler. İnsanlar genelde iki durumda korku yaşar.
İlki, kişi depremde yaşadığı olayları hatırlatan durumlar karşısında korku duyar. Depremle
Bugün dünya üzerinde yaklaşık yedi kişiden biri, bir tür psikolojik sorunla yaşıyor. Üç yıl önce bu oran sekizde birdi. Önemli bir artış ve bu en fazla 20’li yaşlardaki genç yetişkinlerde görülüyor. Üstelik yetişkinlerde görülen psikolojik sorunların yarısı ergenlikte başlıyor.
Bu rakamlar modern dünyada yaşamanın ne kadar zorlaştığının göstergesi. Ekonomik belirsizlik ve finansal riskler, teknolojik stres, küresel çatışmalar ve çevre sorunları psikolojik dayanıklılığı aşındıran güncel aktörler.
Mükemmeliyetçilik tuzağı
Son elli yılda dünyada kök salan neoliberalizm; rekabeti ve bireysel sorumluluğu yücelterek başarılı olma baskısını arttırdı. Artık insan; dayanışma sergileyen birey değil, kendi refahından sorumlu rekabetçi bir ticari kuruma dönüştü. Benlik markalaşan ve pazarlanan bir ürün oldu. Sosyal medya da bu benliğin sergilendiği ve acımasızca yarıştırıldığı sahne. Başaramama kaygısı kimilerini aşırılaşmış bir çabaya, kimilerini ise eylemsizliğe sürüklüyor.
Başarı beklentisi