Prof. Dr. Mahmut Özer

Prof. Dr. Mahmut Özer

mahmutozer2002@yahoo.com

Tüm Yazıları

İdris Küçükömer’in ‘Düzenin Yabancılaşması-Batılaşma’ kitabı Osmanlı’nın son dönemi ve Cumhuriyet’in birinci yüzyılının ekonomik dinamiklerini, aydın-bürokratın bu dinamiklerdeki yerini ve aydın-bürokratın halktan kopmasının tarihi kaynaklarını iktisadi zemin üzerinden kapsamlı bir şekilde ele alan önemli bir eser (Kapı Yayınları, 2021). Kitabın önsözünde Küçükömer aslında düzenin yabancılaşmasından muradının ne olduğunu açıklamakta, yabancılaşmanın Batıcılık üzerinden taşındığına ve büyük halk kitlelerinin ise dışarıda, yabancı olarak kaldığına dikkat çekmektedir (sh.13): ‘…Bana göre, düzenin yabancılaştırılması ile bugüne kadar gözlemlediğimiz batılaşmak özdeş görünmektedir. Bu ters düşen hareket karşısında, büyük halk yığınlarının kendilerini savunma cephesi giderek kurulmuştur. Ve bu cephe İslamcı olarak içe dönük ve kapalı olmaya itilmiştir…’

Haberin Devamı
Haberin Devamı

Küçükömer Batılaşmayı bu topraklarda gerçek bir tezin ortaya çıkmasını önleyen bir akım olarak tanımlamaktadır (sh.15). Bu akımın karşısında pasifleştirilmiş Doğucu-İslamcı akımı ise daha tutarlıdır: ‘…Bununla beraber, Sait Halim Paşa, Mehmet Akif gibi İslamcılar kendilerine ilerici denen Batılaşma yolunu seçenlere (Tanzimatçılara, Yeni Osmanlılara ve Jöntürklere, CHP’ye vs.) göre daha tutarlı görünüyorlar. Ve bu bakımdan saygıdeğerdirler…’ Bu iki damarda Cumhuriyet’i Osmanlı’ya bağlayan süreklilik vurgusu önemlidir. Aslında temel sorun, Osmanlı’nın son döneminde giderek daha görünür olan Avrupa’nın dinamiklerini göz ardı etmekten, bu dinamikler bizde olmamasına rağmen varmış gibi davranarak ortaya çıkan sahte bir konumlanışla ilgilidir. Bu sahte konumlanış Batıcılar grubunda ortaya çıkmaktadır. Hem bu topraklarda sahici bir karşılığı olmadığı için hem de Batı’daki gelişmeleri de derin bir kavrayıştan yoksun olduğu için sahih bir teze sahip değildir ve bu nedenle de bir yabancılaşmayı (kendisine ve halka) beraberinde getirmektedir. Küçükömer’e göre Batıcıların paradoksu buradadır (sh.17).

Türkiye’de batıcı grubun neden ‘Batı’daki kategorik tarihi gelişme modeline ters düşen bir yönde yürümek’ durumunda kaldığını açıklamak için Küçükömer önce Batı’da kapitalizmin gelişim sürecini ve dinamiklerini değerlendirir. Batı’da kapitalizme geçiş Küçükömer’in kitabın tamamında vurguladığı gibi bizdekinden oldukça farklı bir süreç ve aktörlerle gerçekleşmiştir. On altıncı ve on yedinci yüzyıllar Avrupa’da biriken sermayenin sahibi olan burjuvaziyi ana aktör olarak öne çıkartmış, ortaçağ feodalitesi ile mücadele eden bu aktörler kapitalizmin ön açıcıları olmuştur (sh.20). Feodaliteye sürekli mevzi kaybettiren burjuvazi ekonomik süreçlerin ana belirleyicisidir (sh.23). Burjuvazinin taşıyıcısı olduğu bu ekonomik süreç devam ederken şehirler güçlenmeye ve şehirleri yöneten belediye üstyapıları kurulmaya başlar. Askere de sahip olan belediyeler giderek otonomilerini artırarak güçlerini pekiştirmiş, bazıları zamanla bağımsız cumhuriyetlere dönüşmüştür (sh.24). Burjuva, belediyelerin tüm organlarında mevzilerini pekiştirmektedir. Şehrin belediye meclisleri gücü toplarken yine burjuvanın yer aldığı genel meclisler, parlamentolar ortaya çıkmaktadır. Böylece, içine kapalı feodal yapılardan krallarla güç mücadelesine girebilen belediye meclisleri ve genel meclislere doğru yönetim üstyapılarında da büyük bir dönüşüm yaşanmaktadır. Ekonomiyi yöneten güçlü aktör burjuvazi, artık iktidar odağı olan bu yeni üstyapılarda da belirleyici bir konumdadır.

Haberin Devamı
Haberin Devamı

Burjuvazi sanayi devrimiyle kapitalizm yolunda çok daha güçlü hale gelmiştir. Üretim araçlarındaki makineleşme üretimde verimliliği artırırken köylerdeki küçük imalathaneler tasfiye olmaya başlamış, köyler şehirlere akmaya, dolayısıyla yeni üretim araçlarının yeni emekçileri bu üretim araçlarının etraflarında kümelenmeye başlamıştır (sh.26). Burjuvaların artan işsiz sayısı nedeniyle düşük ücretlerle çalıştırabileceği devasa bir işçi sınıfı artık hazırdır. Böylece makine ile verimliliklerini artıran burjuvazi, düşük ücretli işçiler nedeniyle maliyetleri de düşürebilmiş ve sermaye birikimlerindeki artışı ivmelendirebilmişlerdir. Diğer taraftan, köylülerin işçi olmak için terk ettikleri topraklar köylülerin ellerinden alınarak ve kamu mülkü araziler de bunlara eklenerek az sayıda insanın mülkiyetine transfer edilmiştir (sh.26). 

Haberin Devamı
Haberin Devamı

Yaşanan büyük bir dönüşümdür. Ortaçağ Avrupası feodalite zamanında merkezilikten uzak parçalı yapılara sahipken ve Papalık böylesi bir ortamda uluslar-üstü merkezi bir otorite olarak bu fırsatı değerlendirmiş ve dini her türlü enstrümanı bu amaç için kullanmışken burjuvazi ile yaşanan dönüşüm sadece feodal yapının gücünü sarsmamış, ayrıca Papalığın gücüne de meydan okumuştur. Gelinen noktada Küçükömer’in işaret ettiği gibi sırada kilise vardır (sh.27): ‘Kilisenin ekonomik hayata müdahalesi azaltılmalıydı. Faiz meselesi önce Protestanlık hareketiyle büyük ölçüde çözülüyordu. Protestanlık feodaliteye, özellikle Katolik Kilisesi’ne karşı burjuva ideolojisi olarak çıkıyordu…’ Rönesans ile bireycilik ve laiklik tahkim edilmiştir (sh.28). Bir sonraki adım burjuvanın sürekli büyüyen mülkiyetini koruyacak mülkiyet hakkındaydı. Bu da sağlandı.

Haberin Devamı
Haberin Devamı

Küçükömer’in vurguladığı gibi tüm bu süreçlerde burjuvazi, krallar, feodal yapılar ve kilise arasındaki çekişmeleri kullanarak sürecin istedikleri doğrultuda evrilmesini sağladılar, çıkarlarına göre desteklerini ortaya koydular. Sonuçta kapitalizm tahkim edilerek ulus devletlerin ortaya çıkması sağlanmış oldu (sh.29). Sıra ulus ötesi coğrafyalarda pazarları genişletmeye ve tıpkı işçi sınıfının oluşumunda olduğu gibi Avrupa için maliyeti düşürücü ve zenginliği artırıcı (insan kaynağı, hammadde, pazar vs) sömürge alanları oluşturmaya gelmişti. Bunun için de gerek zorla gerekse yerli işbirlikçiler bulunarak, tıpkı Osmanlı’da yapılmaya çalışıldığı gibi bu imkânı verecek üstyapıların kurulması sağlandı (sh.31). Nihayetinde sermaye birikimine sahip burjuvazi ile yola çıkan kapitalizm önce Kıta Avrupası’nda ardı ardına büyük dönüşümlere yol açarak ulusal kapitalizm evresine geçerken dış pazar arayışları ve sömürgeler üzerinden yeni bir evreye geçmiş ve uluslararası tekelci kapitalizme dönüşmüştür (sh.32).

Batı’daki kapitalizmin gelişimini değerlendiren Küçükömer kitabın ikinci bölümünde Osmanlı’ya döner ve ‘Osmanlılarda kapitalist düzene neden geçilemedi?’ sorusunun cevabını arar. Osmanlı’da yönetim ve toplumsal yapı Kıta Avrupası’ndan tamamen farklıdır. Osmanlı’nın en temel farklılığı, başından beri merkeziyetçi bir yapıya sahip olmasıdır. Ve bu merkeziyetçi yapının başında padişah vardır. Mülkiyet, üretim süreçleri ve ilişkileri de bu yapı nedeniyle padişah merkezlidir (sh.43). Kıta Avrupa’sı ve Osmanlı arasında bu yapısal farklılıklar devam ederken ve Kıta Avrupası’nda yukarda değinilen süreçle üretim ilişkileri dönüşerek kapitalizmin yolu açılır ve sanayi devrimi ile çok farklı bir boyut kazanırken dış pazar arama süreçleriyle Kıta Avrupa’sı ve Osmanlı artık sık sık karşı karşıya gelmektedir. Bu karşı karşıya gelişlerde daha önce de değindiğimiz gibi Osmanlı, Kıta Avrupası karşısında mevzi kaybetmeye başlar.

Burada önemli bir farklılığa değinmekte fayda var. Osmanlı açısından sorun, daha önce değindiğimiz gibi kendi dinamikleri bağlamında başlamıştı. Kadim kanundan sapmalar artmış, yönetimdeki dakiklik ve ciddiyet zayıflamaya başlamıştı. Osmanlı bu iç sorunlarına çözüm üretmek için onarımlar yapmakla meşguldü. Örneğin Koçi Bey Risaleleri bu sapmaların tespiti ve çözümleri açısından oldukça önemli bir kaynaktır. Osmanlı kendi iç dinamiklerinde bu bağlamda sıkıntılarla uğraşırken önemli dönüşümler yaşamış ve çok daha güçlenmiş bir Kıta Avrupası’yla yüzleşmek durumunda kalmıştır. İçerde sıkıntılar yaşayan Osmanlı’nın dışarda karşılaştığı tam bir fırtınadır. Mehmet Genç’in de belirttiği eş zamanlı bu iki yıkıcı faktörden dışsal olana yönelik Küçükömer’in vurgusu oldukça çarpıcıdır (sh.61): ‘…Bu ana kadar gelişen oluşumda asıl etkenler içseldi. Dışsal etkenler tali seviyede kalmıştı. Fakat artık, dışsal etken daha önemli hale geliyordu.’

Artan savaşların ve mevzi kaybetmelerin maliyeti arttıkça Osmanlı artan maliyetleri karşılamak için vergilendirme sisteminde önemli değişiklikler yapmış, nakdi geliri artırıcı tedbirlere başvurmuştur. Her değişiklikte padişahın merkezi gücü zayıflamakta, daha önce oluşumuna asla izin verilmeyen (âyan gibi) yeni güç odakları ortaya çıkmakta, ayrıca büyük kitlelerin yükü artmaktadır. Aynı dönemde bu dış meydan okuyucu saldırıya çözüm arayan Osmanlı’nın kendi iç dinamiklerine yönelik de sorgulama başlamış ve çıkış için farklı çözümler üretilmektedir. Tam da bu noktada Küçükömer yenilikçi çözümlere karşı gelenekçi yeniçeri, esnaf ve ulema işbirliğinden bahsetmektedir (sh.45). Küçükömer’e göre günümüze kadar devam edecek olan ‘ikileşme’nin çekirdeği o dönemden başlar (sh.57).

Gelenekçi kanatta büyük kitlelere yaslanan yeniçeri, esnaf (lonca) ve ulema işbirliği söz konusuyken yenilikçiler kanadında bürokratlar ve âyan vardır. Âyanlar, son dönemde mülkiyet alanında yapılan dönüşümlerde önemli bir sermaye birikimi yapmış, özellikle 18.yüzyıl sonlarında iyice güçlenmiş, hatta zaman zaman merkezi otoriteye karşı durmuştur (sh.60). Bürokratlar ise güçlerini, kurulduğu günden itibaren merkezi bir yönetim yapısına sahip Osmanlı’nın bu yönetim biçiminden almaktadır. Dolayısıyla bürokratlar güçlerini doğrudan üretim araçlarından almamasına rağmen konforlu bir alanda yaşıyordu. Bu ikileşmede tavrını konforunu sürdürme lehine koydu (sh.65). Dolayısıyla, bürokratlar ve âyan Batı’nın lehine sonuç üretecek bir sürecin temel aktörleri oldular (sh.66): ‘…Bürokrat serveti için melce ve devamlı politik güç arıyordu. Âyan ise fiili toprak mülkiyetine hukuken de kavuşmaya çalışıyordu…’

Tuhaf olan padişahın yanında yer alanların bürokrat ve âyan olmasıdır (sh.68). Dolayısıyla, padişahın farklı insiyaklarla batılılaşma yanlısı olan bürokrat ve ayanla işbirliği, Osmanlı’nın bürokrat ve âyanın talep ettiklerinin dışında bir onarım imkânı arayan gelenekçi kesimin kaybedeceği bir süreci başlatır. Önce yeniçeri ocağı kaldırılır. Geriye esnaf (lonca) ve ulema kalır. Bürokratların katkılarıyla Batı lehine Osmanlı coğrafyasını açık bir pazar haline getiren ikili anlaşmalar ve imtiyazlarla esnaf ve yerli üretim zayıflatılır (sh.72): ‘…Makineli Batı sanayii, mevcut ve gelişmemiş Osmanlı imalat sanayiini, lonca sistemini ve esnafını kırk-elli sene içinde genel olarak sildi süpürdü…’ Geriye sadece ulema kalır. Eğitim sisteminin dönüşümü ve hukuki düzenlemelerle ulema da saf dışı kalır. Gelenekçi kesimin üç temsilcisi de bu süreçte temsil kabiliyeti ve gücünü kaybedince bürokrat ve âyanın temsil ettiği batılılaşma karşısında geriye sessiz halk kalır.

Ancak, süreç Kıta Avrupası’nda olduğu gibi sermaye birikimi ve zenginliğe yol açmadığı gibi halkın perişanlığını çok daha fazla artmıştır. Küçükömer’in vurguladığı gibi bürokratlar talihsiz bir şekilde Batı lehine, ancak kendi toplumları aleyhine bir sürecin aktif elemanları olmuşlardır (sh.81): ‘…Onlara, yalnız bu yanlarıyla dahi, Batı’yı gerçekte anlama olanağını bulamamış bürokratlar olarak bakabiliriz. Fakat emperyalizm için gerekli ortamları yaratan hareketleriyle ve işbirliği yaptıkları iddia edilen iç ve dış bölücü çevrelerle, imparatorluğun dağılmasında gerçekten talihsiz tarihi bir rol oynamışlardır…’

Düzen halk açısından artık tamamen yabancılaşmıştır. Osmanlı’nın son döneminde yukarda gelişim süreçlerine değindiğimiz bürokratlar veya politik aydınlar tavır ve tutumlarıyla bu yabancılaşmayı artırmıştır.  Çünkü bu kesimin odağında toplum yerine devlet vardır, bir başka deyişle devleti ele geçirmek vardır (sh.89): ‘…Fakat Osmanlı Devleti’ni ele geçirmek, toplumu ele geçirmek değildi. Oysa onlar toplumu, daha doğrusu halkı elde edeceklerine, devleti elde etmek istemekteydiler ve bu yoldan elde edilen ya da kapılan devlet, kurtarılabilir sanılıyordu. Devletin toplumda (hiç değilse bazı sınıflarla) organik bütünlüğü olmaksızın kuvvetli olamayacağını, kurtulamayacağını göremeyen Osmanlı bürokratı, devletin gücünün temelini de anlayamayacaktı. Türkiye’nin politik eliti böyleydi ve hep böyle kaldı…’(sh.89).

Küçükömer bürokrat ve âyan ya da eşraf işbirliğinin Cumhuriyetle birlikte kesintiye uğramadığını, tam tersine sürekliliğin devam ettiğini dönemin girişimlerinden örnekler vererek vurgulamaktadır. Bu dönemin temel karakteristiği devletçilik ve kapitalizm arasındaki gel-gitlerdir. Bir dönem kapitalizm atılımları yapılırken tıkanma yaşanır ve devletçiliğe geri dönülür (sh.165). Devlet adına kamu yatırımları yapıldığı gibi istihdamda da kamu teşekkülleri merkezi bir rol oynar. Ancak, verimlilik göz önüne alınmadığı için devletçilik sürdürülemez hale gelir. Bu defa tekrar özel müteşebbisi ve kapitalizmi güçlendirecek, kapitalist yolla kalkınma politikalarına geri dönülür. Bu dönemler uluslararası bağlantı ve angajmanların da yoğun olduğu dönemler olarak dikkat çekmektedir. Toplum bu sarmala mahkûm edilirken istenen refah düzeyi bir türlü sağlanamamakta, dahası seçkinci kesim konforunu korurken paylaşımdan hak ettiği payı alamayan büyük kitleler bir de Batılı değerlere yönelik endoktrinasyona maruz bırakılmaktadır. Bu yabancılaşmayı daha da artırır (sh.118): ‘…Bürokrat, tarihi Osmanlı geleneği içinde, Batı kurumlarını, Batı kültürünü ve Batı yaşantısını halka zorla kabul ettirmeye çalışıyordu. Hem de kitlelere bir şey vermeden…’

Özetle, Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’e uzanan çizgide değişmeyen şey, halkın üretim ilişkileriyle, değer dünyasıyla ve tarihsel tecrübesiyle bağ kurmayan bir modernleşme anlayışının ısrarla yeniden üretilmesidir. Bu yeniden üretim Küçükömer’in vurguladığı gibi ne Kıta Avrupası dinamikleriyle ne de kendi dinamiklerimizle örtüşmektedir. Bu sürecin kaldıraç işlevini gören aydın-bürokrat kesim Osmanlı’dan Cumhuriyete merkezi yönetimdeki yerini sürekli tahkim etmiş, ayrıca düzene yabancılaşan halka karşı tek yönlü biçim verme çabasından da vazgeçmemiştir. Dahası bu anlayış kendisini “ilerici”, “çağdaş” ya da “reformcu” olarak sunarken halkı sürekli aşağılamıştır. Halkın paylaşabileceği bir ekonomik refah üretilemediği gibi, ekonomik maliyetleri hep geniş toplum kesimleri ödemiştir. Sorun, Batı’ya açılmak ya da modernleşmek değildir; sorun, toplumsal karşılığı olmayan üstyapıların, halkın üretim ilişkileriyle ve tarihsel tecrübesiyle bağ kurmadan ithal edilmesidir. Devleti ele geçirmenin toplumu dönüştürmeye yetmediği gerçeği, Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’e uzanan süreklilikte tekrarlanmıştır. Düzenin yabancılaşması sona ermeden, yani toplumsal dinamiklerle organik bağ kuran bir siyasal ve iktisadi zemin oluşmadan, modernleşme her defasında yeni bir elit konforu üretmeye devam etmiş, büyük kitleler ise bu düzenin “yabancısı” olmaktan kurtulamamıştır.

Diğer taraftan, İdris Küçükömer’in kitabındaki yaklaşımın Mehmet Genç’in çalışmaları ile kurduğu paralellik dikkat çekmektedir. Her ikisi de Osmanlı’nın Batı’yla karşılaşmasını basit bir “geri kalmışlık” anlatısına indirgememekte, iç dinamikleri ciddiye almakta ve Batı merkezli doğrusal modernleşme şemalarını sorunlu bulmaktadır.  Genç’e göre Osmanlı, kapitalizme geçememiş “eksik” bir yapı değil; aksine, fiyat istikrarını, iaşe güvenliğini ve toplumsal dengeyi önceleyen bilinçli bir iktisadi-siyasal tercihler bütünüdür. Bir başka deyişle, Osmanlı iktisadi düzeninin kendi iç rasyonalitesi ve tutarlılığı vardır. Merkeziyetçilik, miri toprak düzeni ve piyasanın sınırlanması bir geri kalmışlık göstergesi değil, devletin sürekliliğini ve toplumsal adaleti korumaya yönelik bir sistemdir. Bu çerçevede Genç, Osmanlı’da uzun süre bu iç dinamiklerin belirleyici olduğunu, asıl kırılmanın Kıta Avrupası’nda kendi iktisadi paradigmasından oldukça farklı yeni bir yapının güçlenmesiyle başlayan dışsal baskıların giderek ağırlık kazanmasıyla ortaya çıktığını vurgulamaktadır. Osmanlı’nın sorunu, yanlış bir düzen değil; değişen dünya koşullarında bu düzeni sürdürebilecek manevra alanının dışsal baskılarla sürekli daralmasıdır. İdris Küçükömer ise ağırlıklı olarak bu daralmayı Batı lehine destekleyen yerli aktörlere odaklanmaktadır. Küçükömer, özellikle bürokrat ve aydın sınıfın Batılılaşma tercihini, toplumsal karşılığı olmayan ve halk aleyhine işleyen bir yönelim olarak değerlendirmekte, ayrıca bu aktörlerin Cumhuriyet döneminde zaman zaman güç kaybetse de farklı şekillerde sürekliliğini koruduğuna dikkat çekmektedir. Bu nedenle oluşturulan politikalar sağlıklı bir zeminde ilerlememekte, üretilen politikalar devletçilikle kalkınma ve kapitalist yolla kalkınma arasında salınıma mahkûm olmaktadır. Bu nedenle de baskılanmış olsa da kendi tabiriyle Doğucu-İslamcı damarı daha saygıdeğer bulmaktadır. Çünkü bu topraklarla bağlantılı tez üretebilme potansiyeli bu damarda vardır.