Derste imajları tartışırken, Bion’un cümlesi üzerinde duruyoruz: “Düşünmek, pek istenen bir şey değildir.” Çünkü düşünmek değişimi getirir, değişim de zorumuza gider, zahmetli iştir.
G. Sartori’nin “Görmenin İktidarı”nı yazdığı 1997’de ekranlar tarafından bu kadar ele geçirilmemiştik bile. Foucault, görme ile düşünme arasındaki ilişkiyi ele alırken, “görünmeden gören”in belirleyici olduğunu söyler. Bu görüş bir yanıyla kurumsal devleti ifade ederken diğer yanıyla bugün, parmaklarıyla ekran kaydıran “gören insan”ı (homo videns) işaret eder.
İlk çağlardan bu yana göz, bakışlarını yönelttiği her nesneyi tutsak alan, “iyi/ kötü”, “koruyucu/ yıkıcı” gibi ikili anlamları olan bir güç kaynağıdır. Arkeolojik kalıntılardaki semboller, dönem fark etmeksizin gözü öne çıkarır. Zeugma’daki “Çingene kızı” mozaiğinde, tarih öncesi duvar resimlerindeki insan figürlerinde göz belirgindir.
Merkezin
Ortamda masa var ve ortada silah yoksa, diyalog var demektir. “Diyalog” yanlış anlam yüklediğimiz, karşılıklı konuşma zannettiğimiz bir kavram. Oysa diyalog, “karşı tarafın ne düşündüğünü öğrenme hali”dir. Zira karşı tarafın ne düşündüğünü öğrenmek, anlaşabilmenin ilk adımıdır.
18 toplantıdan sonra raporlama sürecine geçen “TBMM Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nu, ürettiği tüm sonuç ve çıktılardan öte önemli kılan da bu diyalog ortamı niteliğidir. Her kesimden 134 konuşmacının dinlendiği, geniş temsil gücüne sahip komisyonun diyalog zemini beş önemli nedene dayanıyor;
Bir, konunun devlet projesi olarak ortaya konması,
İki, devletimizin içeride ve sınırlarının hemen ötesinde terörle mücadelede önemli başarılar elde etmesi,
Üç, milliyetçi camiaya yön veren MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin cesur adımları,
Dört, Türkiye’nin dış politika maharetiyle bölgedeki güç dengelerinin lehimize dönmesi,
Ve beş, FETÖ benzeri
Kemirgenler ön dişleriyle kemirerek beslendikleri için, birçok farklı türde yiyecek tüketebilirler. Çok hızlı çoğalırlar. Vücut yapıları esnektir. İnsan yaşamına zararları saymakla bitmez; Hastalık yayarlar. Bulundukları ortamı fiziksel olarak tahrip ederler. İnsan psikolojisini bozarlar.
Merak etmeyin, zooloji dünyasına merak sarmadım. Bu bilgileri, yaşadığımız dünyanın geniş bir kesitinde olup bitenleri açıklamak için bir tür modelleme olarak sıraladım.
“Aşk Yüzyılı Bitti”de (2013), sosyal medyayı “(a)sosyal” medya olarak değerlendirerek nedenlerini açıklamıştım. “Sosyal” kavramı dijital ortamı ilgi çekici, olumlu kılma ifadesidir. Gücünü, tam tersine, insanın asosyalliğinden alır. “Sosyal medya”nın, “sosyal”i sadece illüzyondur.
“Sosyal”in iki bildik anlamı var: “Topluma uygun, toplumu gözeten” ve “Dostluk ve yoldaşlık eden, cana yakın.” Sosyal medya ikinci tanımı vaat eder görünerek ilk, asıl tanımı reddeder. İnsana odaklanır, onu gösteri malzemesi
Yarın 10 Kasım. Kafamda sayısız cümleler. Atamızın aramızdan ayrılışıyla annemin gidişi arasında sadece üç gün var, Kasım ayını hiç sevmem o yüzden.
2018’in 10 Kasım’ında, annem hastanede son günlerini yaşarken şöyle yazmışım:
“Annem uyuyor. Biz biliyoruz ki artık uyanmayacak. Gidecek. Son aylarında zihnindeki resimler de tek tek silinmişti zaten. Bildiği tüm yüzler silindi gitti. Giderek azaldı sevdiklerine dair aklındaki tüm resimler.
Bir tek Atatürk’ü hiç unutmadı.
Fotoğraflar gösteriyorduk hatırlasın diye. İşe yaramıyordu. Ama. Ata’nın fotoğrafını gösterince hemen adını söylüyordu:
‘Atatürk.’
Annem herkesi unuttu. Bizi unuttu. O’nu unutmadı.”
(Bu yazıyı yazdığım 10 Kasım’dan üç gün sonra annemi kaybetmiştik.)
21. Yüzyılın en büyük ve elbette en önemli sorusunu başlığa yazdım. Bazen görünen, çoğunlukla da görünmeyen biçimde dünyadan yükselen soru bu: Kime güveneceğiz?
Küresel krizler yeryüzünü alt üst ederken, dünyanın her yerinde insanlar ayaklarının altındaki buz tabakasının sürekli inceldiğini hissedercesine kaygıyla yaşıyor. “Buz kırılacak ve elimi kimse tutmazsa suya gömüleceğim” endişesiyle, elini uzatacağına inandığı insanları arıyor.
Bu ruh hali, kamuoyu araştırmalarında doğrudan karşımıza çıkmaz. İnsan, korktuğunu belli etmenin zayıflık olduğuna inanır. Önemli bilgi şu, insanı yöneten, küresel sistemi sürdüren iki büyük duygu kümesi var: Korkular ve hazlar.
Beynimizde duygular dünyasını düzenleyen “limbik sistem”, en karmaşık ve filogenetik (evrimsel ilişkiler açısından) olarak en eski kısmıdır. Beynin diğer kısımları daha sonra geliştiği için, limbik işlem en derinde kalır. Çekirdek gibi.
Korku ve haz, canlı türü olarak insanın hayatta kalma ve
Öğrencim derste anlatıyor, söylediği şeylerden o kadar emin konuşuyor ki, sormadan edemiyorum, “Bunları hangi kaynaktan okudun?” “Sosyal medyadan” diyor.
Her dersin başında, geçen hafta en dikkatlerini çeken konu neyse onu getirmelerini istiyorum, bir sınırlama yapmıyorum. Algılarını kendileri dışındaki dünyaya açma yöntemlerimden biri bu. Performansları iyi. Çalışkanlar. Söz alıyorlar. Tartışmaya katılıyorlar. Bir hoca, daha ne isteyebilir ki? Ve fakat haber, konu, dikkat referansları sosyal medya. Bu sorunu aşmak, hocalar için hayli zor.
Geçen hafta. Yazımın başındaki öğrencimin sosyal medyadan ders gündemine taşıdığı konunun eksik kalan yanlarını anlatıyorum. “Kızacağınızı tahmin ettim” diyor. Halbuki kızmıyorum, aksine, tartışmaya açtıkları konuların doğru olması gerekmiyor. Sorun, kaynağın sosyal medya olması, daha büyük sorun ise sosyal medya içeriğinin gerçek olduğunun sanılması.
Oysa onlar da biliyor, sosyal medyanın gerçeği, gerçeklikten uzaklaştırmaktan beslenen bir ortam olduğunu. Kurgunun gerçeği yamulttuğunu
Tam yarım asır önce. Televizyon az sayıda evde vardı. Siyah beyaz.
Mezalimin bin bir türlüsünün haberleri doluyordu evlere radyodan. Babam anlatırdı, “Ne zaman Mehmetçik kanatlarını açarak atladı uçaklardan, sanki bizi kurtarmışlar gibi sevindik.” Nasıl sevinilmesin, Kıbrıs’ta evler basılıyor, insanlar kaçırılıyor, çocuklar masum alınlarından vuruluyordu. Ocaklar sönüyor, katliamların sonu gelmiyor, barış görüşmelerinden barış bir türlü çıkmıyordu.
Birkaç ay önce Lefkoşa’da, Atatürk Öğretmen Akademisi’nin kapısından konferans için girdiğimde gördüğüm “Şehit öğretmenlerimiz” köşesindeki onlarca fotoğraf hep aklımda. Orada öylece dururken, Binbaşı Nihat’ı düşündüm. Eşi Mürüvet’le birlikte oğulları Murat, Kutsi ve kundaktaki minik Hakan’ın küvette, kan gölünde birbirine sarılmış bedenlerini gördüğünde zamanın durduğunu… “Barış Harekâtı”nda şehit olan Onbaşı Osman’ın cebinden çıkan
Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: İletişimin en zor ama getirisi en yüksek olan konusu, sessizliği yönetme işidir. “Sessizliği okumak” ise ciltlerce kitaplık alan.
“Siyasal İmajlar” lisans üstü dersinde öğrencilerle, tarihin en ağır insanlık suçlarından olan Gazze soykırımı karşısında, Türkiye’deki solun (bu kavramsal saptama bile tartışmaya açık) ve kültür- sanat camiasının sessizliğini masaya yatırdık. Zira “Avrupa solu”, İspanya’da Sosyalist İşçi Partisi’nin kararlılıkla, İtalya’da en büyük işçi sendikasının greve giderek (CGIL), Paris’ten Londra’ya pek çok kentte üniversiteli gençler sokaklara dökülerek, sanatçılar açıkça tavır alarak İsrail’e karşı güçlü bir “direniş” sergilerken, Türkiye’de birkaç cılız ses dışında solun sessizliğe bürünmesi, düşündürücü.
Aynı biçimde, popülizmin gösterişli gürültüsünde eriyip giden kültür-sanat