“Terörsüz Türkiye”de gelinen noktadan geriye dönülmemesi için, ülkemizi seven herkesin elinden geleni en iyi şekilde yapma zorunluluğu var. Sürecin başarısız olmasından medet ummak, en büyük kötülük olur.
Süreç zorlu. Ortam stresli. Parametreler sayısız. İçeride, dışarıda suyu bulandırmak isteyenler çok. Yedi düvele karşı bağımsızlık savaşı kazanılmış bu topraklarda, huzursuzluk hüküm sürsün isteyenler sürüyle.
Süreç zorlu, bir o kadar da hassas. TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un, “Konunun hassasiyeti nedeniyle az konuştuğunu” söylemesi doğru bir yaklaşım.
Başlangıcından bu yana en korktuğum şey, sürecin, kameralara şov yapma heveslileri tarafından sekteye uğratılmasıydı. Zira, çoğu zaman sahada kazanılan başarı, çene ishalinden kaybediliyor. Sahaya gösterilen hassasiyet, iletişime gösterilmiyor. Önceki çözüm sürecinde yaşanan tam da buydu.
Siyasetle devlet arasındaki temel tezatlardan biri iletişim alanında kendini gösterir. Siyaset özünde
(Bu bir spor yazısı değildir.)
Fenerbahçe Teknik Direktörü Mourinho, neden daha lig başlamadan, takımının “Şampiyonlar Ligi takımı olmadığını” söyleyerek ekibinin ve taraftarın moralini bozmak ister ki? Soru, iletişim sorusudur. Sadece “yönetimi transfere zorlamak için” olamaz. Bunun için moral bozucu olmayan türlü yollar bulabilirdi. Sinirli, narsist ama akıllı adam. Transferler konusunda tatmin olmamış taraftarı hedef alıyor. Taraftarın şöhretli futbolcu beklentisinin farkında. Daha önemlisi, başarının gelmemesi durumuna taraftarı baştan hazırlıyor, dikkati kulüp yönetimine çeviriyor.
“Florya’daki arazinin avansıyla borç kapatan” Galatasaray yönetimi, Osimhen için o kadar yüksek transfer ücretini ödemek ister miydi? Taraftar baskısı mecbur bıraktı. Tribünün sevgisini arkasına almak da elbette Osimhen’in başarısı.
Uzun zamandır kulüpleri değil, oyuncuları konuşuyoruz. Her alanda böyle. Siyasette politikalar değil politikacılar konuşuluyor, ticarette şirketler değil CEO’lar öne çıkıyor.
Macr
Yine bir kadın bulundu bavulun içinde. Bedeni kesildi, katlandı, bavula yerleştirildi. Yol kenarına atıldı. Bavulun içinde bir kadının bedeni, bedenin içinde o kadının kalbi vardı… Kadınların kalbi bin bavula sığmaz halbuki.
Biri katil, tam yedi erkek, Ayşe Tokyaz’ı yok etmek için iş birliği yaptılar! Para paylaştılar. Meyhanede buluştular. Ayşe’yi değil, bavulu ne yapacaklarını konuştular. Sanki Ayşe çöp poşetiydi, öylesine rahattılar.
Kamera görüntülerindeki o bavula bakarken, aklımda sancılı cümleler.
“Birini sevmek”, kadınların içine çekildiği bir tuzak. İletişim yönetimi anlatırken “seni seviyorum” cümlesini, “tuzak cümleler” kısmına koyarım.
Çünkü;
Bir, “seni seviyorum” dediğinizde, sanırsınız ki sonsuza dek seveceksiniz, oysa cümlenin böyle bir iddiası yoktur. Şimdiki zamanı içerir. Sonsuzluk hissi taşımaz ama o hissi verir.
İki, içerisinde güçlü bir talep taşır: “Sen de beni sev!” Birine “seni seviyorum”
Antalya’dayız. Hava sıcak. Dışarıda deniz, kum, eğlence var. İçeride 800 kişilik salon dolu. “Denize atlamak varken… Çabuk bitse” dilekli gözler bana bakıyor.
“Merak etmeyin” diyorum, “konuşmam bittiğinde sizi kovmak zorunda kalacağım”, gülüyorlar. “Aslında dünyayı değiştirebilirsiniz” diyorum, inanmıyorlar. Devam ediyorum, “Ama siz hep başkalarının değişmesini bekliyorsunuz.” Doğrudan kendilerini anlattığımı fark etmeye başlıyorlar. “Başkalarının değişmesini bekledikçe aynı kısır döngüye devam edeceksiniz, çünkü onlar değişmeyecekler.” Konferans 2 saat sürüyor, dikkati dağılan yok.
“Bitti” demek zorunda kalıyorum. Kalabalık etrafımı sarıyor. Çünkü insanlar kuru laflardan sıkıldılar. Birileri onlara kendi potansiyellerini nasıl açığa çıkaracaklarını, sert gerçeklerle de olsa anlatsın istiyorlar. Kaynak güvenilirse, insan bilgiye açık.
Ülkeler de insanlar gibidir, kendi potansiyellerini açığa çıkardıklarında koşulları değiştirebilir, engelleri
-Önce insan ormandan korkardı, şimdi orman, insandan korkuyor.-
İsteyip de yazma fırsatı bulamadığım yazılar zehirleyecek beni. Sıcak Temmuz’un ilk yazısında ağaç gölgesine oturup serin bir yaz yazısı yazmak isterdim. Hafif yaz rüzgârında yaprakların birbirleriyle dansını izleyerek yazmak vardı. Olmadı. O ağaçlar alev almış, gölgeleri yok. Yaprak titreten rüzgârlar yangını savuran kabusa dönmüş.
Her yıl bu zaman “yeşil vatan” yanıyor. Ağaçlar, hayvanlar, doğa ölüyor. Alevden kılıçlarla büyük yaralar açılıyor. Gelecek yıl bu zamanlar yine yanacak, biliyoruz. Dünyanın başka yerleri de yanıyor, Brezilya ormanları tam 200 gün yandı. Bizde fark, “nedenler” ve “çözümler” üzerinde oluşuyor.
Bizim ormanlarımız yandığında nedenlerin başında “insan” unsuru olduğu açıklanıyor. İzmarit, cam atmak, anız, ateş yakmak gibi davranışları, bilinçsizlik olarak tanımlıyoruz. Uyarılar yoğunlaşıyor. “Yapma” dediğinizde yapmayan kaç insan tanıyorsunuz? Bilinçsizlik
İlk seçilmesinden sonraydı. Yemin töreninin ardından yapılan basın toplantısında gazeteci sormuştu: “Sizin yemin töreniniz mi daha kalabalıktı, Obama’nınki mi?”
Trump “Elbette benimki” demişti. Gazeteci ısrar etmeyince fırça da yememişti. Daha sonra Basın Sözcüsü Sean Spicer, “Başkan doğruyu söylüyor” dedi, “Törenin kalabalık görünmemesinin nedeni, meydanın çevre düzenlemesinin değişmesi.”
Gerçekte ise Obama’nın kalabalığı kat kat fazlaydı. Yalancılıkla suçlanan gazeteciler, tören alanına giden metroyu kullananların oranını açıkladı: Saat 11.00’de Trump’ın törenine gelenler 193 bin, Obama’da ise aynı saatte 513 bin kişiydi!
Trump’ın doğruyu söylediğini kanıtlamak için paylaşılan fotoğraf ise, törenden bir yıl önceki Cleveland Cavaliers’in NBA şampiyonluk kutlamalarına aitti!
Konu uzun süre ABD kamuoyunu meşgul etti. Tıpkı şimdilerde İran’ın nükleer gücü imha edildi mi, edilmedi mi tartışmasının dünya kamuoyunu meşgul ettiği gibi. Bu kez
Bazı derslerimin ilk haftasında tahtaya geçmişten geleceğe yönelen uzun bir ok çizerim. Üzerine iletişim açısından önemli birkaç tarihin çentiklerini atarım.
Ana gelişim hatlarını ortaya koymadan insanları anlayamaz, imajları yönetemez, değişimin yansımalarını sağlıklı analiz edemeyiz.
İletişim dendiğinde akla hep “söz”ün, “ses”e dökülüşü, ağızdan çıkan hali gelir. Oysa iletişimde “öz”, “yazı”dır. Yazıyı çıkarırsanız geriye anlamlı bir gerçeklik neredeyse kalmaz. Yazılı bir metni, sözlü bir metinden daha değerli bulmamız, gazetelerin itibarda diğer iletişim araçlarından önde olması bundandır.
İnsanın zaman çizelgesinde yazı, bulunması, icat edilmesi, dönüştürülmesi en zor tekniktir. O kadar ki, mağara duvarına çizilen ilk resimlerle bugünkü haline benzer çizimler arasında geçen süre 37 bin yıl. Yanlış okumadınız, gelişimi en çok zaman alan tekniktir yazı. Ne kadar saygı hak eden bir birikim.
Zaman çizelgesine geri dönelim.
Yazıy
Bir, uluslararası ortamda “gerçek”, “etik”, “hukuk”, “kural” gibi kavramların geçerli olmadığı bir alacakaranlık kuşağına hapsolduk.
İki, uluslararası ilişkilerde satranç metaforu artık kullanılamaz. Kullanılabilseydi, satrancın anavatanı İran, bu sorunları yaşamazdı. “At”ın at, “şah”ın şah, “kale”nin kale gibi hareket etmediği, kuralların alt üst olduğu bir dünyadayız.
Üç, “algı yönetimi” alanı Yahudi kökenlidir. İran’a saldırmadan bir gün önce, Netanyahu’nun “ağlama duvarı”na bıraktığı kâğıtta, Tevrat’a gönderme yaparak “halk büyük bir aslan gibi ayağa kalkacak” ifadesinin, “yükselen aslan operasyonu”na işaret ettiği ifade edilse de, bölge ülkelerinin mesajdaki “büyük” sözcüğünü dikkatlerden kaçırmamaları gerekir. Bu saldırının yönü ve derinliği her an farklılaşabilir.
Dört, gerçeğin yerini algı ve “miş gibi”liğin aldığı, “yalan”ın