Bugün bayram olmasaydı Cumhurbaşkanı başdanışmanı Mehmet Uçum’un sosyal medya açıklamaları üzerine yazmak istiyordum. Bayram sonrasına kaldı. Zira Uçum’un paylaşımlarında haber değerinden fazlası, felsefi derinlik var.
Felsefi tartışmalar, toplum sağlığı için su gibi gereklidir. Farklı görüşler birbirleriyle karşılaşınca birbirlerini de beslerler. Karşılaşmalar güzeldir.
Bayramlar insanlar arasındaki karşılaşmalara fırsatlar verir. Son yıllarda bayramların tadının kalmadığını konuşmak bu fırsatların yokluğuyla ilişkili. Bayramlar tatil fırsatı anlamına gelmeye başladı. Hafta sonunu bayram tatiliyle birleştirme kararları da tatile teşvik gibi oluyor.
İnsanlar kentlerden kaçınca kentlere dair sorunlardan da kaçtığını sanıyor. Bayramların kaçmak üzerine değil, bir araya gelmek üzerine olduğu unutuluyor.
20. Yüzyılda toplum birbirine benzerler üzerinden örülürken, 21. Yüzyılda birbirine benzemezlerin bir araya gelmesiyle oluşuyor. Neoliberalizmin “Kendini düşün, başkasının başına ne gelirse gelsin” vurgusu, ortak bir gelecek tasarımını
Önceki gün Milliyet’in 75. Yıl ekini elime aldığımda, Türkiye odaklı bir dünya tarihi ansiklopedisini tutuyor gibiydim. Müthiş bir emek. Alkışı hak eden bir iş. Arşivlenecek bir olaylar tarihi.
Hızlı akan dünya ve daha da hızlı akan Türkiye gündeminde bir yandan günlük gazete çıkarıyorsunuz diğer yandan ek için derinlemesine araştırıyor, inceliyor, eliyor, seçiyorsunuz. Hem de bunu dünyanın yeniden biçimlendiği, ülkemizin zorluklardan geçip geldiği 75 yıl için yapıyorsunuz… Emeği geçen herkesi kutlamak gerek.
Milliyet karakteri gereği, sadece bir gazete olmadığını, yakın Türkiye tarihinin en önemli tanığı olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Genel Yayın Yönetmeni Özay Şendir’in “Kazandığımız her tecrübe bize daha insani, evrensel ve demokratik bir Atatürk Türkiye’si mücadelesinde güç veriyor” vurgusu, gazetenin karakterini özetliyor.
Karakter, kişiliğin eyleme geçtiği andaki görünürlüğüdür. Olaylar, durumlar, süreçler
Yine kameralar önünde bir devlet başkanını küçük düşürmekte sakınca görmedi. Nezaketle ilgilenmiyor. Gerçek olmayan fotoğrafları gösteriyor, yalanlanmayı umursamıyor. Saldırganlaşabiliyor.
Gazetecilere küfrediyor, hakaret ediyor. Kovuyor. Kadınları aşağılıyor. Göçmenleri suçluyor. Ciddi ortamlarda ev partisindeymiş gibi dans ediyor. Denge gözetmiyor. Hayal satıyor. Her yeri sahneye çevirebiliyor. Kural tanımıyor, ilke umursamıyor.
“Normal” olan ne varsa dışına çıkıyor. Yerleşik olanı yıkıyor. “Buz kırıcı” liderlerin aksine, “norm kırıcı” gibi davranıyor. Freud’un narsizm tanımının somut karşılığı gibi “kendisini dünyanın merkezine koyuyor.” Onun için imkânsız yok, istekleri var.
Böyle rahatsız edici biri, neden bu kadar ilgi görüyor, popülerleşiyor? Neden gittiği her yerde alkışlanıyor? Neden insanlar hem nefret edip hem de hoşlanabiliyor? Bu sıra dışı adamın, sıra dışı iletişim yönteminin sırrını soranlar o kadar çok ki, yazayım.
Son yıllarda sinemadan edebiyata
Günümüz küresel siyasetinin birçok ortak niteliğini son haftaya bakarak görebilirsiniz;
Bir, siyasi süreçlerin dünü ve yarını yok, “şimdi”si vardır. Diplomaside önce muhataplar belirlenir, konular netleşir, durum olgunlaşır, sonra taraflar buluşup görüntü verir, imzalar atılır. Teamül budur. İstanbul’da, Rusya-Ukrayna-ABD buluşmasında tersi oldu. Son dakikaya kadar kimin kiminle, ne konuşacağı net değildi. Bakan Fidan ustalıkla durumu yönetti.
İki, “eylem” siyasetin kendisidir. Taraflar durmadan hareket halindedir. Yapılan seyahatler, görüşmeler içeriğin önüne geçer, “yoğun çalışılıyor” algısı üretilir.
Üç, stratejiler çöktü, taktikler önemli oldu. Son 10 yıldır neredeyse her konuşmamda altını çizdiğim bu gerçeği anlamakta zorlananlar, bugün tam da onu yaşıyorlar. Her türlü bilgiye sahip aktörler, bir sonraki hamleyi tahmin etmekte zorlanıyorlar.
Dört, kimin yapacak olduğu, neyin yapılacağından önemli hale geldi.
Güçlüyseniz, kararları siz belirlersiniz. Kuralları da siz koyarsınız. Bu gerçek, dünya bin kere değişse de değişmez.
Uluslararası ilişkilerin yeniden tanzim edildiği içinden geçtiğimiz zamanlarda, Türkiye Cumhuriyeti Devleti uzak ve yakın tarihinden çıkardığı derslerle ve elbette bağımsızlık karakteriyle “terörsüz Türkiye” hedefinde önemli bir aşama geçildi. Bu devlet, her türlü saldırı karşısında tarihin doğru tarafında durdu.
Ukrayna’dan Suriye’ye, ABD’den Rusya’ya pek çok krizin çözüm adresi oldu, tarihi görüşmelere, uzlaşmalara ev sahipliği yaptı, yapacak.
Terörle mücadelede “terörü kaynağında yok etme” operasyonlarından, savunma sanayiine yapılan yatırımlara kadar hayata geçirdiği politikalarla sadece kıtalar arası köprü olmayıp “dünyanın merkezi” de Türkiye oldu.
İlk çağlardan bu yana saldırı karşısında ilk tedbir bir araya gelmek, birlikteliğin gücünü oluşturmaktır. Atatürk Nutuk’ta, bu gerçeğin altını
“Terör örgütünün kongre toplayıp fesih kararı aldığı” haberini sosyal medya hesabımda paylaşınca, gelen soruların çoğu aynıydı. O soruları yazacağım.
45 yılı aşkın zamandır evlerimizin önünden şehit cenazeleri kalkıyor, pencerelerimize al bayraklar asılıyor. Analar, eşler, evlatlar, kardeşler feryat ediyor, içine içine ağlayan babalar acıdan çöküyor, evler soluyor.
Onca yıl devlet, terörle mücadele kararlılığında bir adım geri gitmiyor, analar “Bir evladım şehitse, bin evladım daha var” demekten vazgeçmiyor. Bu ülkenin her sokağında duvarlara “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” sesleri asılı duruyor. Şehitler ölmüyor, kahramanlaşıyor. Ruhları vatan nöbetine devam ediyor.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu günden bugüne tüm güvenlik güçleri, sınırlarımızın içinde ve dışında vatan savunmasını canları pahasına yapıyorlar. Destanlaşıyorlar.
45 yılda, terör baronları 45 kez zenginleştiler. Kültürel hegemonyanın tepelerinde oturdular,
Trump, Beyaz Saray’ın bahçe sahnesine Müslüman, Hristiyan, Yahudi din adamlarını toplamış el sallıyordu. Gösterişli imzalarını hep kameralar önünde atıyor. “Arkanı seyirciye dönme” kuralına uygun, yüzü ve bedeni hep seyirciye dönük yaşıyor.
Descartes “Ben kimim” sorusunun ardına düştüğünde 400 yıl kadar önceydi. Cevabı “Düşünen bir şeyim” olmuştu, “Varım ancak düşündüğüm sürece varım. Düşünmeye son verseydim var olmaya da son verirdim.” Bildiğimiz o ünlü “Düşünüyorum öyleyse varım” cümlesi, o sorgulamanın özetidir. Descartes bugün yaşasaydı, “Ben kimim” sorusunun cevabı kesin “Gören bir şeyim” olurdu.
“Gerçeklik” kanıta dayanmıyor artık, görerek belirleniyor. Beynin gelişmediği evrede duyularla hayatta kalma becerisi bugün tüm ilişki biçimlerinde kararları etkiliyor. Bildiğimiz ifadeyle, algı gerçeğin yerini alıyor. Politik, kamusal, özel yaşam “sahne”leşiyor.
Şimdilerde yer altı fayları öne çıksa da yer üstü de psikolojik, sosyolojik, politik faylarla dolu. Yeni teknolojilerin zemini kayganlaştırması, fayların kırılganlığının artması belirsizlik üretiyor. Belirsizlik de kırılganlığı artırıyor. Bilginin, ekranların arttığı bir zamanın belirsizlikle karakterize olması büyük çelişki, ama öyle.
Çelişkiyi anlamak yerine ortadan kaldırmaya odaklandığımız sürece, onca uğraşa rağmen yerinde saymaya devam ederiz. Görünen de o. İlerlemek istiyorsak önce durumu olduğu gibi kabul etmeliyiz. Koşulların değişmesini ve bu değişimi de hep bir başka taraftan beklemek büyük açmaz.
Durumu kabullen“miş gibi” yapmaz da kabullenirsek “manzara-i umumiye” şudur;
■ Fay kırılması da toplumdaki duygusal kırılma da epeyce derinde. Deprem öncesi odak Sırrı Süreyya Önder’in yoğun bakımda oluşuydu. DEM, seçim ortağı olduğu halde İmamoğlu’nu ziyarete gitmezken, CHP yönetiminin hastaneye akın etmesi, tanıyan tanımayan herkesin sosyal medya paylaşımları… “Aman Sırrı iyileşsin de”