EMDR terapisi

30 Kasım 2020

Emdr yani Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme tekniği psikoterapide güçlü bir yöntemdir. Tamamen bilimsel olan bu yöntem, birçok psikolojik probleme ve rahatsızlığa karşı günümüzde etkin bir şekilde kullanılmakta ve başarılı sonuçlar alınmaktadır. EMDR ilk kez 1987’de Dr. Francine Shapiro’nun göz hareketlerinin rahatsız edici düşüncelerin şiddetini azaltabildiğini tesadüfen keşfetmesiyle bulunmuştur. Dr. Shapiro bu etkiyi travmaya maruz kalmış kişiler üzerinde bilimsel olarak kanıtlamış ve tedavide sağlanan başarıyı gösteren çalışmalarını yayınlamıştır (Journal of Traumatic Stress, 1989). O yıllardan bu günlere Emdr iyice gelişerek oldukça güçlü bir terapi yöntemi haline gelmiş ve sıklıkla kullanılmıştır.

EMDR’ye göre, psikolojik sorunların ardında geçmişten bugüne depolanmış anılar yatar. Bu depolama beyinde hazmedilmeyen anılar olarak kilitli kalır. Olumsuz ve işlenmemiş anılar şimdiki zamanda ki olaylar tarafından tetiklenmektedir. Bu yüzden geçmişten bugüne getirdiğimiz olumsuz etki farklı olaylarda karşımıza benzer duygu, düşünce ve davranışlarla çıkmaktadır. Çocukluktan bu yana ihmale uğradığımız, sevilmediğimiz değersizliği yaşadığımız ya da onay görmediğimiz, başarısız, kontrolsüz, güçsüz, hatalı, önemsiz, yetersiz gibi hissettiğimiz her an ve anı şuan ki yaşınıza kadar sizinle gelir. Kişi için travmatik olay, doğal afetler, büyük kazalar, kayıplar, taciz, tecavüz; başta çocukluk çağı olmak üzere her yaşta yaşanan ve etkisi travmatik olan her tür yaşantı; aile, okul, iş çevresinde yaşanan olumsuz olaylar, şiddete maruz kalmalar, aşağılanma ve reddedilme gibi travmatik olay işlenememiş anılar arasında yer alabilirler. Yani kişinin yaşadığı olayların travmatik değerlendirmesi kendi dünyasında başa çıkıp çıkamamasıyla ilgidir. Bazen basit görünen bir olay bir başkası için travmatik etkili bir olay olabilir ve beyin onu işlemlemez. Bu yüzden her nedenle yaşanan, kişinin kendisi için olumsuz deneyim ve yaşantılar onu travmatize etmeye adaydır. Emdr ile amaç beynimizin hazmedemediği olayları çalışmak ve bu olayların etkisini kaldırmaktır. Yani emdr anıları silmez ve geçmişi yok etmez ancak geçmişin artık canınızı acıtmamasını, olumsuz etkisinin geçmesini sağlar. Emdr ile beynin işlemleme yapmadığı kilitli kalmış anı çalışılır ve artık rahatsız etmediği gibi mantıklı ve sağlıklı bir perspektifte yer alır. Böylece hem bir öğrenme hem de ders çıkarma ve mantıklı açıklama kısmımızı zihnimizde çalıştırır. Emdr ile acınızın artık acıtmaması bu yüzden mümkündür.

Yazının devamı...

Merolar

20 Mayıs 2020

Sevgili anneler ve babalar çocuklarımızı özgür ve mutlu bir çocuk olarak yetiştirmek isterken, bu yolda verilen emeğin değeri çok kıymetli. Özellikle toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin kalıntılarıyla hala bu emeği körükleyen yanlış tutum ve inanışlar; çocukların cinsiyeti üzerinden ayırt edilmesine ve cinsiyeti üzerinden avantajlı ya da avantajsızlık sağlanmasına dur demenin ve sessiz kalmamanın zamanı. Çocukları pembe ve maviyle ikiye bölmenin, bebeklerle ya da arabalarla oynatmanın yahut onların yapabilecekleri işlerin önüne geçmen cinsiyet ile açıklanması yoktur. Tam da bu doğrultuda farkında olduğumuz ya da süregelen alışkanlıkların olumsuz sonuçlarını ortadan kaldırmaya ve cinsiyet ayrımcılığı olmayan, her çocuğun eşit haklara sahip; duygularının farkında olarak onları özgürce ifade edebileceği, toplumsal cinsiyet eşitsizliğine maruz kalmadan yetişebileceği mümkün olan bir ütopya tasarlayarak bunu çocuklarımıza eğlenceli bir hikaye olarak sundum. ‘’Merolar’’ tam da bu ayrımcılık karşıtı eşik altı mesajlarıyla harmanlanmış, mutluluğa hem çocukları hem de anneleri ve babaları ulaştırmanın peşinde bir dünyanın var olduğunu sizlere anlatacak.

Macera dolu ‘’Merolar’’ artık sizinle ve çocuklarınızla !

Keyifli okumalar, sevgiler...

Merolar Hakuna Matata Adası’nda; Mutluluğun sırrının peşinde!

Merolar’ın eşsiz maceralarında kaybolmaya hazır mısın?

O zaman üretim atölyelerini gezerek maceraya başlayabilirsin! Üstelik tüm serüven boyunca sana eşlik edecek olan duygu kolyelerinin değişen renkleriyle ipuçlarını yakalayabilirsin. Göreceğin oyuncaklar daha önce keşfedilmemiş…

Unutma ki Merolar’ın gezegeni seninkinden Çok farklı bir yer. Merolar’a katılmak için Tek yapman gereken hayal gücünü yanına Almak, çünkü buna çok ihtiyacın olacak! Sen de Mero’nu özgürce renklendirebilir Ve onların bu macerasına katılabilirsin.Çünkü Hakuna Matata Adası’nda ‘Mutluluğun Sırrı’ seni bekliyor…

Yazının devamı...

İlişkide doğru kişiyi seçmek

14 Mayıs 2020

Yakın İlişki içindeyken en fazla sorgulanan konulardan birisi; doğru kişiyle mi birlikteyim ve kendim için doğru olan bir ilişkide miyim? Oluyor. İlişkilerin başlangıç evresi yani hoşlanmanın başladığı ve aşk ile yoğun duygulara karıştığı ilk evrelerde kişiler aşık oldukları için karşı tarafı ya da kendini sorgulamak yerine yükselen duygularının etkisine kapılmışlardır. Aşk dönemi kişiler için en tatmin edici ancak göze inen perdelerin en sık olduğu dönemdir. Çiftler birbirlerine aşık olduklarında adeta bir görme problemi yaşarlar. Bu problem aslında kişinin karşısındakini tamamen tanıyıp ona hayran kaldığı anlar değil; zihninde ki ideal ölçütlerine can buldurmaya çalıştığı bir dönemdir. Yani kişiler aşıkken karşısında ki kişiyi mükkemmelleştirme ve beklentilerine uydurma eğiliminde olurlar. Ne zaman ki aşk mutasyona uğramaya başladığında, yani yerini gerçek hayata ve gerçek kişiliklere bıraktığında o zaman karşısında ki kişiyi tanımaya ve sorgulamaya başlanır. Bu süreç başladığında idealler ile gerçekte ki kişi birbirine yakınsa ilişki süresi ve kalitesi daha uzun ömürlü yaşanır. Ancak kişiler kendilerini ve ilişkilerini fazla sorgulayan bir halde ise o zaman aşkın perdesi kalkmaya ve görme kusurunun bitmesi başlamış demektir.

Doğru ilişki ve doğru kişi kavramının tanımı kişiden kişiye değişirken, dikkat edilmesi gerekenler mutlaka vardır. Özellikle ilişkinin kişiyi neye dönüştürdüğü en önemli konulardandır. İlişki sizi geliştiriyor mu? Yoksa sizi istemediğiniz bambaşka birisine mi dönüştürüyor? Yani kendinizden uzaklaştırıyor mu? Bir diğer nokta ise çiftlerin birbirine benzerlik oranlarıdır. Zıt kutuplar kısa vade de çekici gelse de uzun vade de birbirlerini çeker ve patlatır. Ortak noktalar ise kişiler için adeta ilişkinin temel besin kaynaklarıdır. Ancak çok uç olmamakla beraber farklılıklar mutlaka olacaktır. Burada bu farklılıkların ilişkiyi zenginleştirdiğini ya da fakirleştirdiğini iyi gözlemlemek gerekir. Bir başka doğru ilişki noktalarından biri ise, gerçekten karşımızda ki kişiden mi etkileniyoruz yoksa onun bize yansıma yaptığı ancak fark edemediğimiz, tanıdığımız başka kişileri mi anımsatıyor? Yani seçiminiz ve tanımadığınızı sandığınız kişi geçmişinizde ki veya aileniz de ki bir kişinin yansıması mı olup olmadığını fark etmek gerekir. Çünkü insanoğlunun acısı neredeyse kalbi de orada atar. Acıyla dolaylı yoldan yüzleşmek ve kendince onu tamir etmek için bilinçdışınızın oyunlarına dikkat etmek gerekir. Örneğin; babası alkolik ve şiddet uygulayan birisinin eş seçimi olarak aynı bu özelliklerde ki kişiyi seçmesi tesadüf değildir. Tamamen bilinç dışının seçimidir. Kişi burada ya alıştığı ve kendini güvende hissettiği olumsuz düzeneği tekrarlatmaya çalışıyordur ya da annesinin düzeltemediği babasının özelliklerine benzer kişiyi seçerek kendi düzeltmeye çalışıyordur. Bunları iyi incelemek ve çalışmak gerekir.

Son olarak doğru ilişkiyi sorgulamak her koşulda yanlış bir ilişki de olduğunuz anlamına gelmez. İlişkinizi geliştirmek ve onu daha sağlıklı hale getirmek için bir miktar herkesin ilişkisini sorgulaması oldukça yararlıdır. Bunun için çift terapilerinde ilişkiler çalışılmaktadır ve olumlu sonuçlar elde edilmektedir.

Yazının devamı...

Son şans değil

21 Mart 2020

Hatasız kul olmaz sözüne dayanarak bir çok hatayı ört pas edebilirken, bazen son şansların sonsuzluğunu yaşayabiliyoruz. Eğer mevcut bir ilişkimiz varsa flört ya da evlilik gibi ‘’ilişkime bir şans daha verdim’’ ya da ‘’bu son şansın’’ gibi anlaşmaları sıklıkla duyuyoruz. Birçok kez bağışlanan çeşitli hatalar, hem ilişkiye hem de kişinin kendine güvensizlik ve suçluluk duygularını getirirken; doğru ilişki kurabilmeyi uzaklaştırıyor.

Son şanslar bir de, mevcut bir ilişkiye başlamadan ve karşısındakini son kurtuluşu gibi gören kişilerde söz konusu olabiliyor. Bu benim son şansım, son kurabileceğim ilişki diye düşünerek insanlar nikah masasına oturabiliyor. Son şansı sanarak bir aile kurmaya çalışıyor. Bu oyunun içerisinde ise beklentilerden uzak mutlu görünmeye çalışan ancak mutsuz evlilikler yer alıyor.

Çiftlerin birlikteyken ya da bir birlikteliğe başlarken bilmeleri gereken ilk şey, kimsenin kimse için son şans olmadığıdır. Bir ilişkiye son şans vermek yerine ise ilişkiyi şansa bırakmamak daha doğru bir hamle olacaktır. Çünkü şans dediğimiz şey kişinin şanslı olduğuna inancı ve şanslı olabilmek için yaptıklarının çarpımından ibarettir. Sizin çabanız yoksa şans okları sizi göstermez. İlişkileri ya da kişileri şansınız görmek, kendinizi görmezden gelmekle aynıdır. Karşıda ki kişiyi ya da ilişkiyi aşırı sahiplenmek en başta kendimize zarar verir. Çünkü kendimizi yok eder. Kendini yok eden kişiler sağlıklı ilişkiler değil ancak bağımlı ilişkiler kurabilir. Ve bu ilişkilerde sürekli söylenen şikayet eden isyankar bir hal içerisinde yer alırlar.

Var olan bir ilişkiye son şansı vermek yerine, ilişkide ki hataları tespit etmek ve karşılıklı tekrarlamamak, ilişkiye özen göstermek, sevgi ve saygının yeniden ortaya çıkışına zemin hazırlamak, sınırları bilme, hem ben hem biz olabilmek bir ilişkinin geleceğini değiştirir. Yahut bir ilişkiniz yoksa ve anlaşamadığınız özellikleri olan kişilerin size uymayan yönlerine katlanabileceğinizi düşünerek, ‘’bu benim son şansım, bununla evlenemezsem ve yuva kuramazsam daha ilişkim olmaz’’ düşüncelerin, ise büyük hayal kırıklıkları bekleyebilir. Çünkü hiçbir ilişki şans üzerine kurulmamalıdır ve devam ettirilmemelidir. Şans, ilişkiniz yolunda gittiğinde zaten sizinle beraber olacaktır. Sürekli verilen şanslar ise hataların tekrarlanabilirliliğini artırmaktadır. Şans ile bir ilişki yürütmek ilişkinin yürümemesini doğuracaktır. Bunun yerine hataları azaltıcı, karşılıklı ilişki doyumunu artırıcı yöntemler geliştirmek önemlidir. Çiftler bir ilişkinin kendileri için doğru olup olmadığını sorgularken, neden bu kişiyi/ilişkiyi seçtiğini, karşısında ki ile mutluluk kurabileceğini ve koşulsuz sevgilerini sorgulamalıdır. İlişkilerin gelişmesi için şanstan çok davranışlara ihtiyaç vardır. Gerçekçi düşünebilmek ancak doğru davranışları beraberinde getirir.

Psikolog Merve Savaşkan

İnstagram: @izmirpsikologum

Yazının devamı...

Corona ne diyor?

20 Mart 2020

Belirsizlikle mücadelede insanın anlam arayışı bitmez, haftalardır tüm dünyayı etkileyen ve çaresizliği yanımıza aldığımız, insan hayatına tehditler savuran bir virüsün bizi nasıl uzaklaştığımız insanlığımıza yakınlaştırdığını görüyoruz. Artık çoğumuz vakit ayıramadığı ailesinin yanında, çoğumuz girmek istemediği evinden çıkmamakta ya da bu evin içerisine yaratıcılığıyla adeta evini yeni bir yaşam alanına çevirmekte... Yuvasının, sığınağının ve hayatta ki değerlerinin farkında. Çünkü söz konusu can ve candan öte sevdiklerimiz.

Corona virüs bir tokat gibi bize çarpıyor adeta yaşayamadığımız yaşama tam bir ders niteliğinde, her gün belirtilerini gelişmelerini takip ediyoruz hızla bulaşıyor diyoruz ve vaktinde yapılan aşırı ihmallerimizin aşırı tedbirlerini şuan almak zorunda kalıyoruz. Her olumsuzluğun mutlaka bir kazancı ve iyi yanları vardır öyle ki, coronanın bizlere kattıklarını göz ardı etmemek gerek. En başta ailemize ve kendimize vakit ayırmayı hep ertelediğimiz işleri yapmayı, hem fiziksel hem ruhsal temizlenmeyi sağladığı gerçek. Kendi içimize dönebilmediğimiz ihmallerimizin ve göz ardı ettiklerimizin bize bir ders vermesi, belkide uzun vade de oldukça yararlı olacak. Gözümüzü kapattığımız anlara şuan pür dikkat kesildik ve silkelendik. Ancak şuan geleceğin belirsizliği ve panik duyguları başını alıp gidiyor. Evde oturmaktan sıkılanlarla hastanelerde can çekişenler arasında ince bir çizgideyiz. Hijyenik önlemlerimizi alırken peki psikolojik önlemlerimizi ne kadar alıyoruz?

Corona virüs tüm dünyanın hızlıca gündemi oldu özellikle son birkaç haftada Türkiye'de yaşayan birçok insanın hayat akışı değişiyor. Seanslarımda hep söylediğim gibi, olumsuz olayların bazı iyiliklerinin dokunduğunu görmemiz gereken bir dönem, kendimize ve ailemize yakınlaştığımız, birliğin ve bir diğerine olan bağımızın yoğunlaştığı, birçok eski usullere dönerken temizlik ve dikkatimizin arttığı bir süreçteyiz...

Maalesef ki hastalık çok hızlı yayılıyor ve korunma ihtiyacımız bir o kadar yükseliyor. İnsanın kendi içine döndüğü bu dönemde evinizde kalarak depresif olmak yerine ailenizle ve çocuklarınızla birçok aktivite yapmanızın tam vakti. Hani zamanımız yok diyorduk ya, şimdi çok zamanımız var... Çocuklarınızla ev içinde ilgilenerek hem kendi hem de onların psikolojisi içinde tedbirler almalıyız. Bu durumun bir süreç olduğunu ve en önemlisi geçici bir süreç olduğunu kendimize hatırlatalım ve vaktimizi en değerli şekilde geçirelim.

Evde kalma zorunluluğunu uygulayanlar evlerini bir depresyon alanı değil rutinlerinde ne yapıyorlarsa onları uyarlayarak kullanmaları ve daha rahat huzurlu bir ortama dönüştürmeleri daha ilk adımlardan. Birde evlerinde çalıştıkları için isteseler de kalamayanların yaşadığı korku var. Elden gelen herkes için tek şey dikkat etmek ve ne gerekiyorsa onu yapmak, bu durumun bir süreç ve özellikle geçici bir süreç olduğunu sık sık hatırlamamız gerek. Bu süreç tüm insanlığın hoyrat yaşamına, doğayı katletmesine, kendine merhametle yaklaşmamasına, tüm canlılara yaptığı zulümlere büyük bir ders. Ve unutulmamalı ki bugünün corona dersinin anlamını öğrenemezsek ders biz anlayana kadar devam edecek...

Tebdirlerimizi alalım, kendimize dönelim neye ihtiyacımız olduğunu bilelim. Şu anki koşulları evinizde nasıl en iyi hale getirebileceğimizi düşünelim. Zamanım yok dediğiniz her şey için hayat bize bir fırsat veriyor hem de evinizde ve sevdiklerinizle bu firsatı pes etmek yerine görelim ve kullanalım. Hayatta anı yaşayamadığımız her ana tam da şu an öfkelenirken, anı yaşamamanın değil anda yaşamamanın geleceğimizi zedelediğini bilelim. Şartlar her ne olursa olsun bu anda yaşıyoruz ve bu anı elimizden gelen en iyi şekilde yaşamaya gözümüzü dikelim.

Tüm insanlığın bu virüsten kurtulması ama virüsün bırakacağı anlamlı yaşam izlerini kaybetmemesi dileğiyle...

Yazının devamı...

Aşırı annelik

28 Şubat 2020

Toplumumuzda özellikle anne olma ve anne sıfatına kavuşma ile birlikte kendini unutan, eskisi gibi kendine bakım veremeyen ya da önceliği her durumda çocuğu olan birçok annelik anlayışı var. Bu kavrama bağlılık artıkça artık çocuğum için yaşıyorumdan, çocuğum olmasaydı boşanırdım ya da şunu şunu yapardıma/yapmazdıma kadar yaşam sınırlarını çerçeveleyebiliyor. Her şeyden önce anne olmakla beraber bakım verme zorunluluğunuz olan ve tamamen size muhtaç olan bir canı yetiştirmek yükümlülüğü, bazen çok yanlış yerlere uzanabiliyor. Öyle ki çocukların değeri tartışılmaz iken, bir annenin kendinden çocuğu için vazgeçmesi ise en büyük tehtidi oluşturabilir. Bu tehtit ilk olarak kişinin eskiden yaptıklarını yapamaması, kendine zaman ayıramaması, fiziksel görüntüsünün değişmesi, psikolojik halinin gerginleşmesi gibi hem içsel hem dışsal birçok açıdan doğrudan hayat kalitesini düşürmeye başlıyor.

Kendine bakım veremeyen kişi aşırı sorumluluğun altında ezilebilir ve yoğun bir baskı hissederek anksiyete ya da depresyon yaşayabilir. Özellikle depresyonda görülen kişinin kendine bakım verememesi, çaresizlik hissi, çökkünlük, uykusuzluk, iştah kaybı ya da konsantre olamama gibi belirtiler aşırı annelikte de kendini gösterebilir. Aynı zamanda anksiyete ile beraber kişi yoğun tedirginlik, heyecan, olumsuz düşünceler içinde zehirlenebilir. Tüm bunlar yalnızca yaşanabilecek psikolojik etkilerden bazıları iken, kendini es geçen kadınlar annelik rolüne fazla kapılma ile birlikte eşleriyle olan ilişkileri de sıkıntı altına girebilir. Kişinin annelik rolü dengesi bozuldukça eşlik rolü takılmaya başlayabilir. Kendinden ve eşinden uzaklaşarak kendini anneliğe adamak bu bağlamda ilişki problemlerini de getirebilir. Oysa evlilik ben ve sen alanlarını koruyarak biz olmayı başarabilmektir. Ancak ben alanını yok eden kişiler diğer alanlarda da dengesi sarsılabilir. Eşini eskisi gibi fiziksel ya da psikolojik olarak göremeyen bir erkek, annelik rolünün kutsallığına aşırı bürünen karısına eskisine gibi dokunamayan bir erkek haline dönüşebilir. Bu durumlar eşler arasında uzaklaşmaya, tartışmalara hatta üçüncü kişilere davetiye kadar çığ gibi büyüyen bir etki yaratabilir. İlişki boyutunda bakıldığında özellikle annenin bebekle birlikte ki hayat değişiminde babaya rol vermesi ve babanın bebek için aynı sorumlulukları alabilmesi çiftlerin ilişkilerini de besler. Babanın bebekle ya da çocukla kurduğu bağ, görevler ya da geçirilen zaman hem çocuk için hem anne hem de baba için oldukça olumludur. Özellikle bu yeni dönemde yeni baba sıfatına kavuşan kişinin bu rolü öğrenmesi ve eşlik etmesi gerekir. Babanın çocuğun ihtiyaçlarını bölüşmesi ise asla anneye yardım değil; baba olarak yapılması gereken bir durum olarak algılanmalıdır. Unutulmamalı ki bebekle beraber sadece kadınlar anne olmuyor aynı zaman da erkeklerde baba oluyor! Bu yüzden babalık alanını annelik alanıyla bastırmak değil dengelemek gerekmektedir.

Aşırı anneliğin ise çocukla beraber kişinin kendisine yararının olmasının fark edilmesi oldukça önemlidir. Annelerin çocuğum için yaşıyorum bakış açısından arınması ilk adımdır. Bir annenin çocuğuna katkılı olabilmesi için ilk gereken şey, kendisinin sağlıklı ve mutlu olmasıdır. Bu cümle kesinlikle bir çocuk ihmali olarak algılanmamalıdır. Psikolojik sıkıntı yaşayan ya da sağlıklı olmayan bir anne çocuğuna sağlık, mutluluk ve huzuru veremez. Başkalarına vermek istediklerimizin bu yüzden kendimizde olması şarttır. Paylaşılan herşeyin öncelikle mutlak bizde bulunması gerekir. İşte ozaman ilk olarak kendimiz için yaşamayı öğrenirsek eşimizle çocuğumuzla da mutlu ve sağlıklı şekilde birlikte yaşamayı başarabiliriz.

Uzm. Psikolog Merve Savaşkan

@izmirpsikologum

Yazının devamı...

İlk görüşte aşk

27 Şubat 2020

Son zamanlarda duyduğumuz elektrik alamadım cümlesine aşinayız. Çekim hissedemediğimizde kibarca elektrikle bunu ifade etmeye çalıştığımız şey bir nevi karşı tarafta aradığımızı bulamamak ve etkilememek hatta kriter listelerimize uymaması. Peki bu kriter listesini neye göre oluşturduk ve dönüşümledik?

Daha önce ki ilişkilerimizde ki kişilere göre ve ideallerimizi yaşayabileceğimiz vasıflara göre oluştu ve şekillendi. Belli kalıplarımızın oluşmasında ve kriterlerimizde özellikle eski ilişkiler hem neyi sevdiğimizi\sevmediğimizi ve istediğimizi\istemediğimizi öğretirken aynı zamanda bazı durumlarında açıklamasız nedeni olabiliyor. Özellikle karşı taraftan aradıklarımız ya eksikliğini hissettiğimiz ve ihtiyaç duyduğumuz ya da ideal benliğimize bizi ulaştıracak niteliklerdir. Benim tarzım bu dediğimiz durumlar ise kriterlerimizi oluştururken bu kriterlerin oluşma biçiminden ise hayatımıza girenlerin etkisi oldukça büyüktür. Yani kişi hayatının bir döneminden sonra sadece esmer kişilerden ya da sadece mavi gözlülerden hoşlanırım diyebiliyor. Uzun boylulardan, küpelilerden, dövmelilerden, takım elbise giyenlerden ya da kıvırcık saçlılardan gibi listesi uzayabiliyor. Bu durumu ise kriterleri ya da tarzı olarak açıklayabiliyor. Oysa ilk görüşte aşk dediğimiz şey tam bu geçmiş yaşantımızda ki kişilerle ilgili olabiliyor. Bu özelliklerin kimlerin birleşimi olduğunu nereden neyi yansıttığını fark etmekse zor bir süreci beraberinde getiriyor. Özellikle ilk görüşte aşık olduğunu sanan kişi aslında geçmişine benzeri bulmakla meşgul olduğunun farkında olmayabilir.

Çünkü her insan bilmediği şeyden korkar ve bildiği şeye daha fazla güven duyar. Tekrarlayan ve alıştığımız yer bizim güvenli alanımızdır. Misal olarak hayatınızda hiç ameliyat olmadıysanız aşırı korkabilirsiniz çünkü size ne kadar acı yaşatacak ya da bünyeniz nasıl kaldıracak gibi birçok durumu hiç tatmadığınızdan bilinmeyenin extra korkusu içinde olabilirsiniz. Oysa ikinci kez ameliyat olunduğunda korku daha azalmış ve bununda bilgisinden kaynaklı deneyimi olduğunu anlayabilirsiniz. Tıpkı aşk hayatımız gibi. Alıştığımız ve tanıdığımız özellikleri bilmediğimiz iyi ve kötüye tercih edebiliyoruz. Hem de buna ilk görüşte aşk diyerek… İlk görüşte aşk dediğimiz durum geçmişte bildiğimiz ve tanıdığımız güvenli bir alanı, ilk kez gördüğümüz kişide fark etmektir. Bu durum daha çok fiziksel yansıma olabilirken, bir ses tonu bir mimik ya da bir davranıştan da bunu kapmak olasıdır. İlk kez karşılaştığımız ve hiç tanımadan çekim duyduğumuz kişi farkında olmadan bize geçmişten birinin bir benzerliğini aktarmış ve bildiğimiz şeye güvenmiş ona sıcaklık duymuşuzdur. Ancak bunun adını değiştirirken bu yansımayı biliçdışı her zaman bilinç yüzeyinde çıkarmaz. Bu yüzden elektirik almak ya da etkilenmek, tam tarzım gibi ifadelerle açıklık getirmeye çalışırız. Mantıken düşünüldüğü bu benzerliğin farkında olamasak da, hiçbir açıdan tanımadığımız ve zaman geçirmediğimiz, huyunu suyunu bilmediğimiz bir insana kapılmanın ve yoğun hisler yaşamanın tarifi onun geçmiş bir parçamızı taşımasıyla oldukça ilgilidir. O parçayı beyin çok hızlı şekilde eşleştirerek kişide yoğun duygu yaşatabilir. Ancak ilk görüşte aşkın kötü yanı ise kişiye olumsuz etkisi olabilecek özelliklerden bile etkilenmesidir. Yani geçmiş yaşantısında kişinin aile hayatında kaba olan bir erkek modeli ya da ilişki geçmişinde maço karakterler hakimse kişi için bu güvenli alanıdır. Yani bildiği ve tekrarladığı alandır. Dolayısıyla bu kişinin çok kibar bir erkeğin davranışına aniden aşık olması değil; sert sözler sarf eden birine, sert görünen birine ilk görüşte aşk hissetmesi normaldir. Çünkü bildiği ve tanıdığı odur. Bu yüzden insani olarak bilmediğimiz mutluluğu, bildiğimiz mutsuzluğa tercih etme sebebimiz tam da bu şekilde açıklanabilir. İyi ya da kötü neyi biliyorsak ona eğilimliyizdir. Bilmediğimiz her şey daha korkunçtur çünkü insan bilmediğinden korkar.

İlk görüşte aşkın daha sağlıklı ve mantıklı duygularla yaşanmaya ihtiyacı vardır. Bu nedenle tanımadığınız ancak ilk karşılaşmada yoğun hisler içine girdiğiniz kişiler için, düşünceli olunmalıdır. Bu kişilerin geçmiş yaşantınızda kimlere benzediği hangi duyguyu size hissettirdiği, bu duyguyu başka kimlerde hissettiğiniz sorgulanmalıdır. Dolayısıyla sağlıklı bir ilişki için ilk görüşte aşkınız için acele etmeden onu tanımalı, zamanla duygularınız tekrar değerlendirilmeli ve kişiyi sabit bir kalıba koymak yerine ayırt edici yanlarını keşfetmek için kendinize de fırsat vermelisiniz.

Uzm. Psikolog MERVE SAVAŞKAN

@izmirpsikologum

Yazının devamı...

Önce Sen Kendine Sarıl

21 Eylül 2019

Genellikle haksızlığa uğradığmızda ya da kendimizi sevgisiz, değersiz hissettiğimizde; belki de en çok anlaşılmadığımızı düşündüğümüzde bunun karşımızda ki kişiyle alakalı olduğuna inanırız. Yani o beni anlamıyor, o beni sevmiyor ya da o bana değer vermiyordur açıklamalarımız. Zaman zaman bu duruma tahammül edebilirken bazı anlarda ise sabrın sonuna gelirken buluruz kişileri. Karşı tarafa çevrilen oklarda ise kimse kendisini görmek istemez.

Çünkü kişiler kendilerini mağduriyet çatısı altına alır ve mağdur biriymiş gibi davranılmaya ya da kendilerine davrandırmaya devam ederler. Üstlenilen rol mağduriyet olduğunda ise suistimaller artar. Tüm bunlara en büyük payın ise kendimize nasıl rol biçtiğimiz ve asıl dışardan beklediklerinizle, kendimize olan yaklaşımımızın paralel olmamasıdır. Anlaşılmamanın, değersiz ya da sevgisiz ve yetersiz hissettirilmenin hep mi başkalarıyladır ilişkisi?

Aslında başkaları dediğimiz şey belki de cesaretsiz olan yanımızı temsil ediyordur ya da kendimizi görmezden geldiğimiz o kör noktayı. Oysa kişinin kendine üşenmesi başkalarınında ona üşenmesine, kendine değer ilgi vermemesi başkalarınında onu önemsememesine yahut kendini sevememesi ve yetersiz görmesi ise başkalarınında ona merhametle yaklaşmadığı anlamına çok acı şekilde gelmektedir.

Eğer ki kendimize biçtiğiniz değerden daha fazlasını dışarıdan bekliyorsak; kendimize yeteni veremeyip bunu bir başkasından enjekte etmeyi umuyorsak işler böyle ilerlememektedir. Aslında burada kişi değer görmeyeceğini ve buna layık olmadığını kendine kanıtlamak için bir oyunun içersinde olduğunu farkedemez. Dolayısıyla önce bizim kendimize ılıman merhametli ve manevi ihtiyaçlarımızı karşılayacak şekilde yaklaşmamız gerekir ki başkalarıda bunu algılasın. Eğer kendimize küssek barışmak için bir başka ele değil, kendi kollarımız ile kendimize sarılmayı denemeliyiz. Kendimizle kucaklaşmayı öğrendiğimizde başkaları da sizi tepe taklak edemeyecektir. Kendimize sevgiyle yaklaştığımızda, anlayışla karşıladığımızda ve kendimize değer verebildiğimizde işte o zaman başkalarınında da bunları bulabileceğiz. O zaman neden bu insanlar hep beni buluyor yerine neden hep aynı kişileri hayatımıza çektiğimizin oyununu bozabileceğiz. O yüzden insanın en çok kendine üşenmemesi ve kendine geç kalmaması önemlidir. O yerine kendime ben nasıl davranıyorumu sorgulamak farkındalık sağlamanın bir yolu olabilir.

Yazının devamı...