Bize mi düşer?..

Bize mi düşer?..

Sami KOHEN

BAŞBAKAN Mesut Yılmaz'ın bu ayın başlarında, talihsiz "lebensraum" sözcüğünü kullanarak Almanya'nın Avrupa'daki çıkarcı ve yayılmacı politikasına çattığı demecinden sonra, bu tavrın lehinde duyduğumuz argümanlardan biri de şudur:
- "Bu söylenenler doğrudur. Almanya saldırgan ağırlığını şimdi başka yöntemlerle, örneğin ekonomik ve siyasal alanda ve bu arada AB içinde etkinliğini kullanarak, hissettirmeye çalışıyor. Aslında bundan birçok AB üyesi, ayrıca Orta ve Doğu Avrupa'daki aday ülkeler de rahatsız. Onlar da bu gerçeğin farkında ama, hiçbiri çıkıp bunları söylemek cesaretini göstermiyor. Şimdi Türkiye'nin bunu açıkça söylemesi kuşkusuz onları da memnun etmiş olmalıdır"...
Gerçekten öyle mi?
* * *
ALTAN Öymen, geçen cumartesi günü Prag'dan gönderdiği yazısında "üç önemli aday" olan Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Polonya'nın "Almanya'nın tavrı ve niyeti ne olursa olsun, hallerinden hiç şikayetçi görünmediklerini" yazdı. Öymen objektif değerlendirmesinde, bu ülkelerin gerek AB'ye, gerekse NATO'ya aday olmaktan fevkalade memnun olduklarını ve Almanya'nın onları bu iki topluluğa sokma çabaları karşılığında kendi ekonomik etkisi altına alma niyetini bir sorun olarak saymadıklarını belirtiyor ve "Yılmaz'ın Almanya'ya açtığı polemikte görmezlikten geldiği nokta budur" diyor.
Bizim de bazı Avrupalı diplomatlarla ve gözlemcilerle konuşmalarımızdan edindiğimiz izlenim, Başbakan'ın Almanya'ya karşı çıkışını yaptıktan sonra, bunun "Avrupalıların duygularının tercümanı" olarak sunulmasından rahatsızlık duyduklarıdır. Bir diplomat görüşünü şöyle dile getirdi: "Alman politikası konusunda bir şey söylemek gerekirse, elbet bizim bunu ifade edecek cesaretimiz vardır"...
Nitekim zaman zaman, AB'ye dahil ülkelerin politikacıları ve yazarları, Bonn'un politikasını veya belirli konulardaki tavrını eleştiriyorlar. Tabii Almanların Nazi dönemine ilişkin suçluluk duygusunu ayağa kaldıran hassas sözcükleri kullanmadan...
* * *
BAŞBAKAN'ın şimdi unutulmaya çalışılan talihsiz demecini burada yeniden hatırlatmamızın nedeni, yukarda değindiğimiz argümanın hala kullanılmakta olmasıdır.
Türkiye'nin AB adaylığı konusunda Almanya'nın tavrından düş kırıklığına uğraması ve ona kızması doğaldır. Türk hükümetinin bu tutumu eleştirmesi ve özellikle Kohl yönetimi mensuplarının yakışıksız laflarını kınaması da, hakkıdır. Ama bunu yaparken, (bir) amacını aşan terimler kullanmamak (iki) konuyu başka yöne çekerek "dejenere" etmemek lazım.
Almanya'nın bilinen çeşitli nedenlerden ötürü, Türkiye'nin AB üyeliğinin gerçekleşmesine köstek olduğu bir gerçek.
Almaya'nın AB adayları arasında tercihi, kendi nüfuzunu kolaylıkla yayabileceği Orta ve Doğu Avrupa ülkeleridir.
Ama Altan Öymen'in de belirttiği gibi, bu ülkeler - elde edecekleri avantajları düşünerek - buna razı. Diyelim ki, Almanya'nın yayılmacı damarı yeniden kabarıyor ve bu ülkeler bundan kaygılanıyor. Hatta Fransa, İspanya, İngiltere gibi Batı Avrupa ülkeleri de, bu durumdan rahatsız oluyor... Onların avukatlığını yapmak bize mi düşer? Biz bu iddiaları ortaya atarak ne kazanırız? AB'ye girişimizi bu yoldan daha kolay mı garantileriz? "Almanların hakkınızdaki niyetleri bozuk" mesajını verdiğimiz Orta ve Doğu Avrupa'daki dost ülkelerin iltifatına mı mazhar oluruz?..
* * *
ANKARA'nın amacı Almanların Türkiye'ye ve o ülkedeki Türklere karşı tavrını değiştirmesini sağlamak ise
(ki öyle olmalı), izlenmesi gereken yol, sorunları onlarla oturup konuşmak olmalıdır.
Dışişleri Bakanı İsmail Cem'in bugün, Bonn'da Balkan Temas Grubu toplantısından yararlanarak meslektaşı Kinkel ile temas kurup anlaşmazlıkları çözümlemeye yönelik bir süreç başlatmasında yarar vardır.
Bonn'un diğer komşu ülkelerle veya ortaklarla ilgili niyetleri bir yana, biz kendi işimize bakalım ve her şeye rağmen dış politikamızda ve özellikle dış ekonomik ilişkilerimizde ağırlıklı bir yeri olan Almanya ile anlaşmazlıklarımızı gidermeye çalışalım. Ötesini, derdi olanlar düşünsün...


Yazara EmailS.Kohen@milliyet.com.tr