Türkiye’deki dijital platformların “Super App” olma yarışı

8 Temmuz 2021

Asya’da ortaya çıkıp yükselen ve nihayetinde yakın zaman içinde Batı’ya da yolu düşen Super App’leri aslında uzun yıllardır konuşuyoruz. Hatta mobil uygulama ekosistemini yakından takip edenlerin bu konuyu duymaktan dahi sıkıldığı söylemek mümkün. Bununla birlikte Super App trendinin son dönemde Türkiye’deki dijital platformların ilgi odağı haline geldiği dikkatinizi çekmiş olabilir. Başta e-ticaret sektörü olmak finans, telekom, yemek teslimat şirketlerinin bazılarının satır arasında bazılarının ise yüksek sesle bu trendi vizyonlarının bir parçası olarak gördüklerini ifade ettiğine şahit oluyoruz. Türkiye’deki dijital platformların Super App olma yarışında ne durumda olduklarına geçmeden önce kısaca Super App neydi ve hayatımızı nasıl kolaylaştıracak bakalım.

İlk defa 2010 yılında Barselonaʼdaki Mobil Dünya Kongresi’nde Blackberry Kurucusu Lazaridis tarafından kullanılan Super App kavramını en basit ifade ile içinde onlarca uygulamanın olduğu bir çatı uygulama olarak tanımlamak mümkün. Çok yönlü ve basit bir kullanıcı deneyimi vadeden Super App’lerde kullanıcı aradığı her şeyi tek bir yerde bulabildiği için aidiyet açısından platformun kendisine ciddi bir artı getiriyor. Aynı zamanda hizmet veren bu sayede kullanıcı hareketlerini daha iyi gözlemleme şansına sahip oluyor. Yarattığı pazar yeri ile ekosisteme daha fazla üçüncü partinin dahil olabilmesi ise bir diğer artısı.

Super App’lerin kullanıcılar için avantajları neler?

Farklı farklı uygulamalar indirmeye gerek kalmadan tek bir uygulama ile tüm işlerini hallederek dikkat, zaman ve para tasarrufu elde eden kullanıcı aynı zamanda telefon hafızasında da tasaaruf sağlıyor. Taksi çağırmadan, yemek siparişine fatura ödemeden online alışverişe farklı servisleri tek bir çatı altında sunan Super App’lerin dünyada bilinen en önemli örnekleri Çinli Tencent’in bir mesajlaşma uygulamasının ötesinde onlarca hizmeti bir arada sunan WeChat uygulaması, Güneydoğu Asya’nın en büyük araç paylaşım şirketi Grab, teslimat uygulaması olarak doğan Endonezyalı Go Jek.

Başarılı Super App’lerin ortak özellikleri

Bu başarılı platformların ortak özellikleri Super App olma yolcuklarında öncelikle temel ürün ve değer teklifleriyle geniş kitlelere ulaşma stratejileri. Bu sayede insanların günlük hayatlarında sıklıkla kullandığı bir uygulama hâline geldiler. Daha sonra ise kullanıcı deneyimlerini koruyarak ek hizmetler ile Super App oldular. Buradaki kilit yaklaşım ek hizmetlerle büyürken kullanıcı deneyimini en üst düzeyde tutmak. Hiç bir uygulama kullanıcıları ile buluştuğu anda bir Super App olamaz, bunun için uzunca bir süreçten geçilmesi gerekir. Asya’dan yükselen Super App’lerin başarısı dünyanın dört bir yanındaki dijital platformlarının ilgisini çekiyor kuşkusuz. Örneğin Uber’in Batı’nın ilk süper uygulaması olma çabaları sürüyor. Uber, ulaşım, market alışverişleri, yemek teslimatı, bankacılık ve daha fazlasına erişim gibi tek bir uygulama içinde birçok hizmeti sağlamak istiyor. Peki, gelelim Türkiye’ye.

Türkiye’nin Super App adayları: Hepsiburada, Getir ve diğerleri

Önceklikle mobil kullanımı ve kullanıcı tabanı en geniş  olan uygulamaların Super App konusunda Türkiye’de dünyada olduğu gibi rakiplerine kıyasla avatajlı olduklarını söyleyebiliriz. Geniş bir ekosistemine dokunan bu platformlar arasında ise e-ticaret sitelerinin daha somut bir vizyonları olduğunu ya da en azından bu konuyu daha fazla dillendirdiklerini ifade etmek mümkün. Hepsiburada bu platformlar arasında ilk akla gelen. Geçtiğimiz günlerde ABD'de teknoloji şirketlerinin işlem gördüğü Nasdaq borsasında işlem görmeye başlayan Hepsiburada, ilk gün hisselerinin %20’sini satarak 738 milyon dolar toplamıştı. Sonrasında yaptığı açıklamada Hepsiburada’nın, şu anda kullanıcıların hayatını kolaylaştıran bir Super App olduğunu ifade eden Hepsiburada Kurucusu Hanzade Doğan Boyner aldıkları bu yatırımla özellikle fintech alanındaki çalışmalarını hızlandırarak vizyonlarını gerçeğe dökeceklerini ifade etmişti. Şirket bu önemli haberi duyurduğu reklam filminin cingılında “Türkiye’nin Super App’ı ifadesini kullanılıyor. Öte yandan Şirketin CEO’su Murat Emirdağ geçtiğimiz aylarda bir teknoloji etkinliğinde Hindistan’ın doğusuyla Almanya’nın batısı arasındaki bölgenin en büyük teknoloji şirketi olma vizyonları bulunduğunu ve Hepsiburada'yı Super App konumuna taşıyan teknoloji atağıyla yola devam edeceklerini açıklamıştı.

Yazının devamı...

Amazon’un MGM’i satın alması seç-izle(VoD) platformları arasındaki rekabeti nasıl etkiler?

16 Haziran 2021

İzleyicinin tercihine dayalı video yayın akışı sunan seç-izle (video-on-demand) streaming platformları arasındaki rekabet, Amazon’un geçtiğimiz ay efsanevi Hollywood stüdyosu MGM'yi (Metro Goldwyn Mayer) 8,45 milyar ABD Doları değerinde bir anlaşmayla satın alması ile zirveye ulaştı.

26 Mayıs'ta açıklanan satış, altı aydan fazla süren müzakerelerin ardından geldi. Kükreyen aslanı ile tanınan Amerikan film stüdyosu, pandemi öncesinde de büyük finansal sıkıntılardan dolayı zor günler geçirirken, salgın döneminde sinema salonlarının uzun süre kapalı kalması MGM’yi Amazon’a evet demek zorunda bıraktı.

MGM ile daha önce Apple başta olmak üzere pek çok şirketin ilgilendiği ile ilgili haberler basına sızmıştı. Hatta 2018 yılında, MGM'nin o zamanki CEO'su Gary Barber, yönetim kurulundan izin almadan Apple ile ön satış görüşmeleri yaptığı için görevden alınmıştı. Ancak Apple’ın ısrarı yeterli olmadı ve bu rekabette kazanan Amazon oldu. Amazon’un bu satın alma hamlesi ile amacının Netflix’i tahtından indirmek olduğunu söylemek mümkün. Amazon’un çok fazla naktiği yaktığı için eleştirilen seç-izle platformu Prime Video’nun şimdiden yaklaşık 200 milyon kullanıcısı var. Prime’a giderek artan ilgi Amazon’u rekabette en yakın rakibi 208 milyon aboneye sahip Netflix’e her geçen gün yaklaştırıyor.

Amazon aslan payını alıyor

İçeriğin ve deneyimin her geçen gün önem kazandığı günümüzde, bir platformun öne çıkması ve daima çeşitlilik arayan izleyicinin radarına girebilmesinin en etkili yolu, içerik seçkisini düzenli olarak genişletmesi ve yenilemesinden geçiyor. Teknolojik yeniliklere çok hızlı adapte olan ve beklentisi her geçen gün artan günümüz tüketicisini ikna etmek ve sonrasında elde tutmak için platformların daha fazla yeni ve özgün içerik sunması şart. Bu bağlamda rekabetin iyiden iyiye kızıştığı seç-izle platformlaarı pazarında orijinal içeriğin edinilmesine veya üretilmesine yatırım yapmak ise en önemli unsurlardan biri haline gelmiş durumda.

Yakın gelecekte, abone kazanmak ve elde tutmak için yeterince yeni içeriği hızlı bir şekilde sunamayan bir platform, rakipleriyle rekabet edemeyecek gibi duruyor. Wall Street Journal, MGM satın alınmasının, Amazon'un Prime Video abonelerinin talebini karşılamak için yeterli özgün içerik üretmekte zorluk çektiğinin bir işareti olduğunu öne sürmüştü mesela.  Ancak online video ekosisteminin Amazon, Netflix gibi oyuncuların mücadele ettiği kulvarında platformların Apple TV + gibi daha çok içerik kataloğunun kalitesine güvenmesi hata olur.  Abonelerin gözünde, sunulan içeriğin kalitesi kadar, çeşitliliği ve sayısı da önemli. Bununla birlikte pazara girmekte kalmasına rağmen son dönemde platforma eklediği yeni içeriklerle rekabette öne çıkmak isteyen Apple TV +’ın 40 milyon aboneyi aştığını not olarak düşeyim.

MGM satın alması ile Prime Video’ya hangi içerikler geliyor?

Amazon bu satın alma ile, Kuzuların Sessizliği, Hobbit, Oz Büyücüsü, Rocky, Terminator, Pembe Panter ve tüm James Bond filmleri dahil olmak üzere 4 bin uzun metrajlı filmin özel fikri mülkiyetini elde ederek kataloğunu zenginleştirmek için gerçek bir hazine aldı. Buna ek olarak, MGM ile Stargate, Vikings ve The Handmaid's Tale gibi popüler diziler de dahil olmak üzere yaklaşık 17.000 MGM televizyon programı da geliyor. Bu katalog, 180'den fazla Oscar ve 100 Emmy kazanan sinematografik çalışmaları içeriyor. Şirketin patronu Jeff Bezos, bu satın alma ile ilgili heyecanını; “MGM'nin derin kataloğunu yeniden tasarlamayı ve geliştirmeyi dört gözle bekliyoruz” diye ifade etti.

Yazının devamı...

EPFL Araştırmasına göre; “Türkiye Twitter gündeminde yer alan trendlerin yarısı sahte”

7 Haziran 2021

Dünyanın önde gelen araştırma üniversitelerinden Ecole Polytechnique Federale de Lausanne (EPFL) tarafından gerçekleştirilen ve Twitter Trends’in Türkiye’deki manipülatif kullanımına odaklanan araştırma, ülkemizdeki trendlerin neredeyse yarısının sahte olduğunu ortaya koyuyor

Sosyal medya modern dünyada hayatımızın en önemli parçalarından biri. Toplumsal hayattaki etkileşim biçimini değiştiren sosyal ağlar insanları daha önce hayal edilemeyen bir şekilde birbirine bağladı. İlk zamanlarında sosyal medya ağlarımız muhtemelen küçük bir arkadaş çevresinden oluşurken, çoğumuz artık okuduklarımızı, yaptıklarımızı ve hatta düşündüklerimizi paylaşarak etkileyebileceğimiz çok daha büyük toplulukların parçasıyız. Twitter bu bağlamda en başında beri popülerliğini koruyor diyebiliriz. Twitter’da etkileşim kurmanın anahtarlarından biri “Top Trends(TT)” dediğimiz Twitter’da en çok konuşulan konu başlıkları. Twitter, TT’leri belirlemek için kullandığı algoritmanın işlevini şöyle ifade ediyor: “Bir süredir veya günlük olarak popüler olanlar yerine, o anda popüler olan konu başlıklarını belirleyerek Twitter'da ilginizi en çok çekebilecek, ortaya çıkan en yeni tartışma konu başlıklarını keşfetmenizi sağlıyoruz”. Twitter’daki trendleri takip etmek iyi hoş da, bu mecranın manipülasyon çok açık olması işleri karıştırıyor. Özellikle son yıllarda özellikle bot hesapların daha da yaygınlaşması ile Twitter üzerinde yaratılan sahte trendler özelinde çok fazla tartışma var.

Sahte trendler medyayı, politikacıları, araştırmacılara yapay gündemi gerçekmiş gibi sunmaya yarıyorlar, hem de bunu çok kolayca yapabiliyorlar. Veya sahte trend bir kişi veya kurumun lehineyse sanki gerçekten de o kişi veya kurumun arkasında kitleler varmış gibi algı oyunu yaratmak için kolay bir yöntem sunuyorlar. Bazı sahte trendler "Bakın Twitter'da herkes bunu konuşuyor" diye referans olarak gösterilip ana akım medyaya veya diğer sosyal medya platformlarına taşınıp gerçek gündem haline getiriliyor.

Twitter’da trendler üzerinden dönen manipülasyon konusunda yapılan araştırmalar arasında en günceli Ecole Polytechnique Federale de Lausanne (EPFL) tarafından gerçekleştirildi. Araştırma,Twitter Trends’in Türkiye’deki manipülatif kullanımına dair çok ciddi bir takım sonuçlar içeriyor. Dünyanın en iyi araştırma üniversitelerinden EPFL tarafından gerçekleştirilen bu araştırma ülkemizdeki trendlerin neredeyse yarısının sahte olduğunu ortaya koyuyor.

Saldırganlar bot hesaplar kullanarak sıfırdan trend oluşturuyorlar

EPFL araştırması, Twitter'ın trendleri belirlemeye yarayan algoritmasında bir güvenlik açığı buldu. Güvenlik açığı en basit ifade ile Twitter’ın TT algoritmasının silinen tweetleri hesaba katmaması. Konu ile ilgili ulaştığım ve görüşlerini aldığım EPFL araştırma uzmanlarından Tuğrulcan Elmas, bu açığı nasıl bulduklarını şöyle anlatıyor: “Bu güvenlik açığını tweet ve trend verisini analiz ederek bulduk. Trend algoritması belirli bir zaman diliminde hakkında en çok tweet atılan anahtar kelimeleri bulup aralarından seçip trend listesine koyuyor, fakat bu tweetler atıldıktan sonra silindi mi ona bakmıyor. O yüzden listeye yeni girmiş bir trende tıkladığınızda o trendle alakalı hiç tweet atılmadığını görebiliyorsunuz bazen, çünkü bütün alakalı tweetler silinmiş. Saldırganlar bot hesaplar kullanarak sıfırdan trend oluşturuyorlar, botlardan attıkları tweetleri hemen sildikleri için botların yakalanması zorlaşıyor ve trendi botların başlattığı anlaşılmıyor. En önemlisi, bu botların bazıları bot değil, senin benim gibi insanlar ama hesapları çalınmış. Ama çalan kişi bu hesapları sadece trend manipülasyonu için kullanıyor, onu yaparken de tweet at sil metodu kullandığı için hesabı çalınan kişi ya durumun farkında olmuyor ya da oluyor ama çaresiz, hesabını kullanmaya devam ediyor. Saldırganlar bir nevi parazit gibi. Twitter bu tip hesapları kolay kolay kapatmıyor.”

EPFL’den aldığım bilgilere göre; araştırmada 108 bin bot tespit edilmiş. 2019'da aktif olan bot sayısı ise 33 bin. Bu botlar 6 küme oluşturuyor, aynı kümedeki botlar aynı trendleri oluşturmakta kullanılıyor. 6 kümenin 2'si 2019'un başında manipülasyonu bırakıp inaktif kalmış. (Twitter kapatmamış ama telefon verifikasyonu istemiş olabilir, ne oldu belli değil) Geri kalan 4 küme ise 2019 sonunda hala manipülasyona devam ediyordu ve 2020 Temmuz'da hala engellenmemişlerdi.  

Sahte trendler Türkiye'deki top trendlerin %47'sini kaplamış

Yazının devamı...

Geleceğin lider şirketleri için başarının formülü = Sürdürülebilirlik + Teknoloji

4 Haziran 2021

Son dönemlerde farklı endüstrilerden büyük sermayeli pek çok şirketin sürdürülebilirlik konusundaki taahhütlerinin kapsamını artırdıklarını görüyoruz. Kuşkusuz bunun en önemli nedeni pandemi ile birlikte daha fazla hissetmeye başladığımız çevre ve iklim odaklı sorunların giderek hayatımızı daha fazla etkilediği gerçeği. Su krizi, çevre kirliliği, tükenen su ve enerji kaynakları, kısacası geleceğimiz için alarm zilleri çalıyor. Şirketlerin bu duruma eskiye göre daha fazla kulak asmalarının bir nedeni de bu konuda farkındalığı son derece yüksek olan ve kısa süre sonra iş dünyasında dümene geçecek olan Z kuşağının giderek ses yükseltmesi.

BM(Birleşmiş Milletler)'nin 2030’u işaret ettiği Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri doğrultusunda, sürdürülebilir bir dünya için değer üretebilmenin en önemli yollarından biri yeni teknolojileri iş süreçlerine doğru entegre etmek olarak görünüyor.

Yakın tarihli bir Accenture araştırması, dijital teknolojiler ve sürdürülebilirliğin kesişimi noktasında hedefler belirleyen şirketlerin aynı zamanda geleceğin en güçlü şirketleri olacağını da ortaya koyuyor. Accenture’ın 2021 Teknoloji Vizyonu’nda sunduğu 5 trend şirketlerin gelecekte güçlü bir şekilde varlıklarını devam ettirmesi için sürdürülebilirliği iş ve teknoloji stratejilerine nasıl entegre etmesi konusunda önemli ip uçları veriyor.

Daha iyi bir gelecek tasarlamak

Günümüzde iş ve teknoloji stratejileri birbirinden ayırt edilemez hale geliyor. Ve sürdürülebilirlik, bu stratejilerin merkezinde yer alıyor. Sürdürülebilirlik odaklı bir şirket mimarisi ise buluta geçişle başlar. İş süreçlerini buluta taşımak, ortalama olarak %84 karbon emisyon azaltımı ile sonuçlanır. Bu kazanım, soğutma, donanım optimizasyonu ve bilgi işlem kullanımındaki verimliliklerin yanı sıra genel bulut sağlayıcıları tarafından artan yenilenebilir enerji kullanımından kaynaklanmaktadır. Veri merkezlerinin 2030 yılına kadar dünya genelinde elektriğin %8'ini tüketeceği tahmin ediliyor. Bugün bu oran %2'ye yükseldi. Buluta geçmek ve Yeşil BT ve yazılımı benimsemek, enerji konusunda daha fazla verimlilik sağlayacak kapsayıcı dijital sistemler oluşturmaya yardımcı olabilir. Bununla birlikte CEO'ların sıfır emisyon taahhütlerini yerine getirmek için kullanabileceği teknolojilerin, işletmelere iş modellerini yeniden düşünmeleri için birçok fırsat sunduğunu da belirtmek isterim.

Dijital ikizlerin gücü

Canlı veya cansız fiziksel bir objenin dijital ortamdaki kopyası olan dijital ikizler, aynı zamanda gerçek nesnenin modelini ve verilerini içeriyor. Bu sayede nesneyle bire bir karşılaştırmalar yapmak ve izlemek de mümkün hale geliyor. Dijital ikiz teknolojisi, şirketlere, sorumlu tedarik zincirlerini, ürün tasarımını ve döngüsel ekonomiyi işlerinin merkezine yerleştirmek için sınırsız simülasyonlar yürütme fırsatı sunar. Dijital ikizler, veri ve zekayı inanılmaz bir ölçekte bir araya getiriyor. Örneğin malzeme izlenebilirliği konusunda dijital ikiz teknolojisini kullanan bir işletme, bu sayede şirketin karbon ayak izi veya su tasarrufu gibi sürdürülebilirlik ölçümlerini de takip edebiliyor. İmalattan, otomotive, inşaattan, havacılığa çeşitli alanlarda kullanılabilen bu teknolojinin ile özellikle sürdürülebilir mimari, enerji verimliliği gibi alanlarda kullanımları ile kent yaşamında akıllı bir planlamanın hayata geçirilmesi kolaylaşıyor.

Teknolojinin demokratikleşmesi

Yazının devamı...