Kutu kutu daire

Nişantaşı’ndaki eski apartmanların yerini yenileri alıyor. O eski heybetli daireler dörde bölünüp “yeni bir yaşam stili” diye satılıyor

En büyük hobilerimden birisidir taşınmak.
Şaka yapmıyorum. Bayılıyorum ev değiştirmeye. Malum, bahar geliyor, bu ev dar geliyor, ben de düştüm yollara ev aramaya. İstikamet Nişantaşı. Orada yapılan yeni binaların sayısı gün geçtikçe artıyor, eli yüzü düzgün bir bina olsun dedim. Emlakçılarla uygun adım gerçekleştirdiğim “yeni binaya taşınmak” isimli natürmort çalışmam sonlandığında aklımda tek bir cümle dolanıyordu: “Biz de Japonya’ya benzedik, iyi mi!”
Nişantaşı’nda apartman yenilemenin formülü şöyle: O yüksek tavanlı, her katında geniş iki daire bulunan Nişantaşı apartmanı yıkılır,
her kata dört daire yerleştirilir, dairelerin her birinin mukavva kutu büyüklüğünde olmasına özen gösterilir, bir de astronomik bir kira belirlenir.

Emlakçı ile diyalog
Sözünü ettiğim dairelerden birini gezerken emlakçı hanımla aramızda şöyle bir konuşma geçti:
- İki oda bir salon
demiştiniz burası için.
- Evet, ikinci odayı gezdik ya.
- İyi de orası küçücük, benim dolabım sığmaz.
- Ortadan bölersiniz dolabınızı.
Abartmıyorum, bana ciddi ciddi bu çözümü sundu emlakçı bayan. Bir de tüm bu yeni evlerin özellikleri sıralanırken, “Atiye Sokak’a çok yakın” diye bir not düşülüyor. Sanki Atiye Sokak’a yakın olmasan nefes alamayacaksın.
Ben de yeni apartmanlara hayatlarında başarılar dileyerek, tercihimi eskilerden yana kullanmaya karar verdim. Haydi hayırlısı!

Kutu kutu daire

Perşembe günü başlayan !f İstanbul’un bu yılki tanıtım filminde civcivler “Acımadı ki!” diyor.

Acımadı ki!

Saatler 23.30’u gösteriyor. Hemen uykuya dalmalıyım çünkü sabah erken kalkmam gerekiyor. Yatmadan önce banka hesabımı son bir kez kontrol ediyorum, yeterli miktarda param var. Kolayca uyanabilmek için akşam yemeğinde hafif bir şeyler yedim, üzerinde de melisalı bitki çayı içtim; rahatlatır, sakinleştirir. Sabah gerçekleştireceğim operasyonla ilgili olarak arkadaşlarımı son bir kez arıyorum, şans diliyorum ve “Hızlı olan kazansın” diyorum. İnternet bağlantıma bakıyorum, canavar gibi çalışıyor. Her şey tamam gibi gözüküyor, geriye kalan tek şey şans. O da benimle olur umarım yarın sabah. Ne mi var yarın sabah? Söylemedim mi size henüz? Film festivaline bilet alacağım. En azından almayı deneyeceğim. Kim bilir, belki sadece beş filmden oluşan listemi bu yıl eksiksiz tamamlarım. Gerçi şimdiye kadar bunu gerçekleştiremedim ama neden olmasın, neden bu yıl yüzüm gülmesin?
Böyle geçti yıllarım dostlar... İstanbul Uluslararası Bağımsız Film Festivali’nin (!f İstanbul) biletlerinin peşinde bıkmadan koşturdum durdum. Yeri geldi, “Aaa tek bir bilet kalmış, kusura bakma bu filmi gerçekten görmem gerek, ben gidiyorum” diyerek bir bilet için en yakın arkadaşımı satmak zorunda kaldım, yeri geldi film festivaline önem vermeyen o yakışıklı çocuğun tatlı sözlerine karşılık kendimi tutamayıp sert bir cevap verdim, yeri geldi kar kış demeden Beyoğlu Fitaş’a ulaşmaya çalıştım.

İstanbul’u sevme nedenlerimden biri
Kısacası !f Istanbul, bu şehri sevmemin nedenlerinden biri oldu ve kendisinden hiç vazgeçmedim. İşler zora da koşulsa, aynen !f İstanbul’un bu yılki tanıtım filmindeki civcivlerin dediği gibi “Acımadı ki!” diye direttim. Bu yılki festival maratonumuz da Lars Von Trier’in “Nymphomaniac” filmiyle başladı. Basın için ön gösterim... Benim de yüzüm gülsün artık, değil mi?