
Bir zamanlar Boğaziçi’ni tanımlayan yalılar yok olurken, bu kayıp yalnız mimariyi değil, bir kültürü de beraberinde götürdü…

“Yalı” sözcüğü; denizin kıyıyı yaladığı yer anlamında “Yalamak” fiilinden türemiş bir kelimedir. Bir de günümüzde unutulmuş bir sözcük vardır. Zaman zaman denize bitişik arsaların tapularında gördüğümüz “Leb-i derya”; Farsça leb “Dudak” sözcüğü ile deryâ “Deniz” sözcüklerinin birleştirilmesiyle oluşan ve “Deniz kıyısı” anlamında kullanılan bir ifadedir. Sözlükler “Yalı”yı; deniz, göl ya da ırmak kenarı, düz ve açık su kıyısı, sahil olarak açıklar. Ama bizler bu sözcüğü, su kıyısına yapılmış büyük ve görkemli yapılar içinde kullanırız. Türkçe “Yalı” sözcüğünün yanı sıra, eski metinlerde Arapça’dan dilimize geçen “Sahil” sözcüğü ile Farsça “Hane” sözcüğünün birleşmesinden meydana gelen “Sahilhane” kelimesi de sıkça kullanılmıştır. Yapının büyüklüğünü ifade etmekte “Sahilhane” sözcüğü yetersiz kaldığında ise “Sahilsaray” sözü tercih edilir.

Gündelik dil ve mecazlarda yalı
Sahil sözcüğünden türetilmiş fazla sayıda terim olmamasına karşın, dilimizin öz malı olan “Yalı” sözcüğü pek çok yerde karşımıza çıkar. Osmanlı tarihinde önemli bir askerî görev üstlenen, belirli dönemlerde gümrükçülük de yapan “Yalı ağası”; deniz kıyısı yerlerde doğup büyümüş insanlar için hâlen kullandığımız “Yalı uşağı”; mecazî anlamda gösterişten ibaret, işe yaramaz kişiler için kullanılan “Yalı kazığı” tabiri gibi... Bir de bilimsel adı “Alcedo atthis” olan “Yalıçapkını” kuşumuz vardır. Sırtı mavi ve yeşil, karnı pas rengi olan bu küçük kuşa herhâlde daha çok yalıların bahçelerinde görüldüğü için bu isim verilmiş olmalıdır.
Edirne, Eskişehir, Amasya, Elbistan ve Selanik
Edirne’nin Meriç, Eskişehir’in Porsuk, Amasya’nın Yeşilırmak, Elbistan’ın Murat kıyılarında; İstanbul’un Haliç’inde, Selanik’in Tophane sahilinde ve XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren İzmir ile Beyrut’un kordon boylarında benzeri yapılar bulunsa da “Yalı” denince akla ilk gelen yer hiç şüphesiz Boğaziçi’dir; yalı, yalnızca bu coğrafyaya ait bir yapı tipidir.
Fetih sonrası Boğaz’ın şenlenmesi
Türklerin iskân politikaları, fethettikleri yeni toprakları şenlendirmeye dayanır. İstanbul’un fethini takiben, kısa süre içinde şehrin yeni yapılarla süslenmeye çalışıldığını biliriz. Örneğin Beyazıt’taki “Eski Saray”, çok sonraları “Topkapı Sarayı” adını alacak olan “Yeni Saray”, çeşitli büyüklükteki camiler ve anıtsal yapılar... Boğaziçi’nde Fatih Sultan Mehmed dönemine (1451-1481) ait ilk yapılardan biri Beykoz içlerinde yapılan Tokat Kasrı’dır. Her ne kadar deniz kenarında değilse de Boğaziçi’nin rağbet görmeye başlaması açısından önemli bir yapıdır. Boğaziçi’nin esas şenlenmesi, Sultan II. Bayezid döneminde (1481-1512) Sultaniye Bahçesi’nin kurulmasıyla hızlanır. Daha sonra Yavuz Sultan Selim (1512-1520) ve Kanûnî Sultan Süleyman (1520-1566), Boğaziçi’nde çeşitli bahçeler kurmaya devam ederler. Muhtemelen hemen her bahçenin içinde, padişahın ve saray mensuplarının kullanımına ayrılmış köşk ve kasırlar vardır. Ancak bu yapılar arasında yalı olarak nitelendirebileceğimiz yapıların var olup olmadığı konusunda yeterli bilgimiz yoktur.

Yalı adının ilk kez ortaya çıkışı
Kanûnî Sultan Süleyman döneminde Sultaniye Bahçesi içinde yapıldığı söylenen ve denize doğru doldurulan bir alanda inşa edilen Sultaniye Kasrı, yeni bir yapı türünün öncüsü olmuş olmalıdır. XVI. yüzyılda yapılan yalılar hakkında yeterli bilgiye sahip değilsek de Sultan III. Murad döneminde (1574-1595) Topkapı Sarayı Yalı Kapısı yakınında yapılan ve 1592 tarihli “Yalı Köşkü”, yalı adının geçtiği ilk anıtsal yapı olma niteliğini Sultan Abdülaziz dönemindeki (1861-1876) yıkımına kadar korur.
Lâle Devri ve yalı kültürünün zirvesi
Boğaziçi Medeniyeti’nin gelişimi III. Ahmed döneminde (1703-1730) hızlanır. Özellikle Nevşehirli İbrahim Paşa’nın Çırağan Bahçesi’nde yaptırdığı sarayda düzenlenen Çırağan eğlenceleri; Defterdarburnu’ndaki Neşetâbâd, Bebek Bahçesi’ne yapılan Hümâyunâbâd, Çubuklu’daki Feyzâbâd ve Körfez’deki Mihrâbâd yapıları, gelişen yalı yaşantısının birer örneğidir. Günümüze ulaşan en eski Boğaz yapısı olan Köprülü Amcazade Hüseyin Paşa Yalısı Divanhanesi de bu devrin ürünüdür. 1699 tarihli bu yapı, denizle kurduğu ilişkisi açısından tam anlamıyla bir yalıdır.

Yalı mimarisinin temel özellikleri
Yalı mimarisi, gerçekte ev ve konaklardan çok farklı değildir. En önemli özellikleri, kimilerinin önlerinde birer rıhtım olduğu hâlde deniz üstünde yer almaları, kimilerinin ise kıyıya çakılan kazıklar üzerinde doğrudan denize çıkma yapmalarıdır. XVIII. yüzyıla kadar yalıların alt katlarının deniz cepheleri sağırdır. Önlerinde küçük bir rıhtım bulunsa da, rıhtıma açılan kapılar dışında başka bir açıklık yoktur. Genellikle yalı rıhtımları halka açıktır; aslında bütün rıhtımlara denizcilerin ve balıkçıların ayak basma hakkı vardır. Hatta gerektiğinde balıkçılar bu rıhtımlara ağlarını serebilirler ya da ağlarını bu rıhtımlar üzerinde toplayabilirler.
Boğaz’da unutulan meslekler
Akıntı olan burunlarda ise fenerci, bayrakçı ve yedekçiler faaliyette bulunur. Bayrakçılar gündüzleri, fenerciler ise geceleri, akıntı nedeniyle kıyıya yakın seyreden teknelerin çarpışmamaları için arka kısımları görülmeyen burunlarda görev yaparlar. Yedekçiler ise özellikle şiddetli akıntı ve burgaç olan burunlarda, kıyıya yaklaşan tekneleri kıyı boyunca çekmek için bekleyen insanlardır. Kimi çekmeler yalnızca insan gücüyle, kimi ise ağır yük taşıyan katır, öküz ve manda gibi hayvanlarla yapılır. Bu insanların faaliyet gösterdiği rıhtım boylarına da yedekçi yolu denir. Motor gücünün artmasıyla bugün artık yedekçi kalmamış, çeşitli dönemlerdeki istimlâklar da yedekçi yollarının yok olmasına yol açmıştır. Boğaziçi’nde hâlen varlığını sürdüren tek yedekçi yolu, Kandilli İskelesi’nin güneyinden, Akıntıburnu’na doğru uzanan dar rıhtım yoludur.
Kayıkhaneler ve günlük yaşam
Geçen yüzyıllarda yalıların tek ulaşım yolu denizdir. Bu nedenle de yalıların olmazsa olmazı kayıkhanelerdir. Bu kayıkhaneler genelde harem yapılarının altında, bazı hâllerde ise küçük limanlar şeklinde harem bahçelerinde yapılır. Yalıların alt katı taşlık olarak kullanılır; deniz tarafları duvarla kapalıyken, yanlarda ya da iç bahçeye açılan arka cepheleri boydan boya açıklıktır. Eğer Yalılar birkaç yapıdan oluşacak büyüklükteyse, mutlaka bir divanhane ya da selâmlık köşkü bulunur. Bu köşklerden günümüze kalan tek örnek Köprülü Amcazade Hüseyin Paşa Yalısı Divanhanesi’dir.

Bir yabancının gözünden yalı
Helmuth von Moltke, 18 Ocak 1837 tarihli mektubunda Hüsrev Paşa’nın Emirgan’daki yalısının divanhanesini şöyle anlatmaktadır: “Mazûl Seraskerle karşılaştığım oda tam Şark tarzındaydı ve padişahın sarayında eşini görmediğim kadar güzeldi. Pek geniş olan bu odanın bir cephesi, koyu mavi dalgaların tam pencerelerin altındaki güzel bir rıhtıma çarparak uğuldayan Boğaz’a bakıyordu; onun karşısındaki taraf ise tümüyle açıktı ve gül tarhları, portakal fidanları ve muazzam defne ağaçlarıyla bezeli güzel bir bahçeyi görüyordu. Çiçekteki zakkum ağacı billûr gibi su dolu mermer yalağa aksediyor ve daha geride, havuzunda erguvan renkli balıklar yüzen bir fıskiye şakırdıyordu. Geniş bir ipekli tente, zengin arabesklerle süslü tavanın devamını teşkil ediyor ve muhteşem yer halısı, çiçek tarhlarının sanatlı motifleri ve deniz kabukları dökülmüş veya renkli çakıllarla mozaik gibi kaplanmış olan bahçe yollarının desenleriyle birleşiyordu. Nerede oda bitiyor, bahçe nerede başlıyor; acaba fıskiye odada mı şakırdıyor, yoksa geniş sedir üstünde bahçede mi oturuyorsun, fark etmek güçtü. Boğaz’dan gelen nefis bir serinlik, açık pencerelerin kamış kafeslerinden içeri doluyor ve güneşin pırıl pırıl aydınlattığı bahçeciğin iç açıcı kokusuna karışıyordu. Yan tarafta bulunan haremden, halayıkların çaldığı bir romaika (tanbur) ve bir flütün ahengi duyuluyordu.”
Görünürlük ve Deniz Caddesi
Planlama ilkeleri açısından yalıların, konak ve evlerden farklı bir özelliği yoktur. Ancak şehir dokusu içindeki ev ve konakların cepheleri bir bütün hâlinde algılanamazken, yalılar özellikle ön cepheleriyle çok uzaklardan görülebilmekte gerçekte geniş bir caddeden farkı olmayan deniz yolundan doyasıya izlenebilmektedir.
Mehtabiye ve Gurub Köşkleri
Yalıların günümüzde pek fazla bilinmeyen bir özelliği de esas yapıların (harem, selâmlık ve divanhane binaları) yanı sıra, Rumeli Yakası’ndaki yapıların birer “Mehtabiye”ye, Anadolu Yakası’ndaki yapıların ise “Gurub köşkü”ne sahip olmalarıdır. Adı üstünde tek odadan oluşan bu küçük köşklerde, “Mehtap” ya da karşı sahil üzerinde batan güneşin yarattığı “Gurub” seyredilirdi.

Bugüne kalanlar
Geçmişten günümüze intikal eden çok sayıda yalımız yoktur. Bazıları mimari olarak günümüze ulaşmış olsa da, içlerindeki yaşantı artık büyük ölçüde farklılaşmıştır. Gerek dış gerekse iç mekânlarını, yapıldıkları dönemin özellikleriyle geçmişten günümüze taşıyabilen yalılar arasında; Rusya, İspanya, Avusturya ve İtalya gibi bazı ülkelerin büyükelçilik yazlıklarının yanı sıra Anadolu Hisar Hekimbaşı, Küçüksu Kıbrıslılar, Kandilli Kont Ostrolog ve Çengelköy Sadullah Paşa yalıları sayılabilir.
Koruma mı, dondurma mı?
Yalılar, tarihe karışmış bir imparatorluğun üst düzey yaşantısını yansıtan yapılardı. Kaybettiğimiz imparatorluk gibi, zaman içinde onları da kaybettik. Günümüz koşulları içinde varlıklarını sürdürmeleri de zaten mümkün değildi. Bundan böyle o yapılara öykünmek yerine, onların varlığından ders alarak Cumhuriyet’in özgün mimarisini yaratacak bir çaba içinde olmak gerekir. Günümüzde Boğaziçi’nde kırk yılı aşkın süredir yeni yapı yapmak yasaktır. Sözde Boğaziçi’ni korumak amacıyla alınan bu yasak, geçmiş kültürü çağdaş yapılarla sürdürmenin önündeki en büyük engeldir. Tarihi bilmeden oluşturulan bu yasaklama, aynı zamanda gelişimi de engelleyen anlamsız bir karardır. Bu yasaklama, Türkçemize yeni bir kavramın girmesine yol açtı: “Yol yalısı” gibi uydurma, neyi tarif ettiği belirsiz bir anlam kaydırmasının talep gördüğü yeni bir kültür ortaya çıktı.
Bu arada üzülerek belirtmek isterim ki, ne yazık ki üzerine titrediğimiz “Ön görünümü arka görünümün hışmından koruyamadık…” Bugün ortaya çıkan görüntülere bakınca aklıma bir Anadolu atasözü geliyor: “Un elerken, deve geçti elekten.”

Evliya Çelebi’nin gözünden
XVII. yüzyıl Boğaziçi’sine dair en kapsamlı bilgileri ise Evliya Çelebi aktarır. Evliya Çelebi, yalnızca Boğaz yalıları değil, Haliç yalıları hakkında da geniş bilgi verir. Eyüp sahilindeki sultan ve şehzadelere ait seçkin yalıların yanı sıra, özellikle Karaağaç bölgesinde Sokullu Mehmed Paşa tarafından yaptırıldığını belirttiği İbrahim Hanzade Yalısı ile Reis Şâmîzâde Yalısı’ndan övgüyle söz eder. Bu arada Kemal Efendi’nin yalısının küçüklüğünü ise latifeyle dile getirir.
Evliya Çelebi, Boğaziçi’ndeki yalıları sıralarken Beşiktaş Bahçesi içindeki, Sultan Beyazid döneminde inşa edilen Paşa Yalısı’nı; Kazancıoğlu Bahçesi’ndeki Kaya Sultan Yalısı’nı; Beşiktaş yalılarını ve Ortaköy sahilindeki Baltacı Mahmud Ağa, Şekerci Yahudi, İshak Yahudi, Mimar Mustafa, Safiye Sultan, Ekmekçizâde Ahmed Paşa, Cıgalazâde Mahmud Beğ, Kara Hasanoğlu, Çelebi Kethüda ve Nakkaş Paşa yalılarından söz eder. Rumeli Hisar yalıları da adı bilinen bir başka grubu oluşturmaktadır. Tarabya’da ise Gümrük Emini Ali Ağa’nın yalısından, Anadolu Yakası’nda ise Kanlıca ve Anadolu Hisarı yerleşmelerindeki önemli yalılardan söz eder.
XVIII. yüzyılın önemli bir gezgini Eremya Çelebi ise yalı sözcüğünden bahsetmez, daha çok konak sözcüğünü kullanır. Ortaköy’den öte, kıyı boyunca sıralanan yapılar için “... Sahil boyunca ileriye doğru sıralanan birbirinden güzel konaklara bak. Boş bir yer görünmüyor, raya’nın oturacak yeri yoktur.” sözleri, Boğaz kıyılarının daha 1600’lü yılların sonuna doğru yoğun olarak iskân edildiğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir.