Damdaki deve sürüsü

... İbrahim Ethem, Belh Sultanlığından çekilmeden önce, hevesle mallarını bağışlıyor, bedenini ibadetlerle yoruyordu. ‘Ne yapayım?’ diyordu, ‘Ne yapmak gerek ki kendimde bir gönül açıklığı bulayım.’ Bir gece taht üzerinde uyumuştu. Fakat içi uyanık gözleri uykudaydı.

Ansızın köşkün tavanından sert ayak sesleri, gürültüler işitti. Sanki damda büyük bir kalabalık yürüyordu. Gürültü köşkün her tarafında yankılanıyordu. Sultan kendi kendine, ‘Bu bekçilere ne oldu? Nerede kaldılar?’ diye düşündü. Bu ayak sesleri ve çıkan gürültü onu şaşkına çevirdi, sanki kendinden geçmiş düşündüğü şeyleri unutmuştu. Bağıramıyor, nöbetçileri çağırmaya gücü yetmiyordu. Tam o sırada köşkün damından biri aşağı sarkarak, ‘Ey taht üzerinde oturan zat sen kimsin?’ dedi. İbrahim Ethem, ‘Ben sultanım, ya dam üzerinde gezen sizler kimsiniz?” diye sordu. bir iki sürü deve kaybettik onları arıyoruz.’ İbrahim Ethem, ‘Be adam siz divane misiniz? Damda deve sürüsü aranır mı? diye sordu’. Adam ‘Ya İbrahim Ethem, divane sensin, sen Tanrıyı tahtta mı kaybettin de tahtta arıyorsun... Sultan tahtında Tanrı aranır mı?’ İşte o saatten sonra İbrahim Ethem’i kimse göremedi. O gitti,  canlar da onun arkasından gitti...

Şems-i Tebrizî bu hikâyeyi “Makâlât” isimli eserinde anlatır. İbrahim Ethem, Horasan’ın Belh şehrinde doğmuş olsa da Belh sultanı değildir. Zengin ve itibarlı bir ailenin çocuğu olduğuna dair kayıtlar, bir hükümdarın oğlu olduğuna dair rivayetlere nazaran daha gerçekçidir. Burada söz edilen hikâyede anlatılmak istenen; züht yoluna girmek isteyen kişi veya kişiler dünyevi beklentilerden uzak durmalı, dünya işleriyle ilgilerini en az düzeye indirmelidirler. Gerek İbrahim Ethem’in gerekse Şems-i Tebrizî’nin  yaşadığı dönemde insanın dünyevi işlerden uzak kalması günümüze göre daha kolaydır. Günümüzde kişilerin beklentileri nerede ise akıl almayacak kadar büyümüş ve çoğu insan göründüğünden farklı bir hayat yaşama isteği ile yanıp tutuşmaktadır.

Hocanın yaptığını yapma

Sanırım mesele de buradadır, dilimizde bir deyim var. “Hocanın söylediğini yap, yaptığını yapma.” Önemli olan söylenen değil, yapılandır. Zaman zaman bazı televizyon programları başlarken ekrana bir not düşüyor; “Olumsuz örnek olabilecek davranışlar.” Anlaşılan odur ki, özellikle çocuklar için olumsuz örnek teşkil eden davranışlardan uzak durmak gerekiyor. Çünkü, kişinin davranışı çoğu zaman söylediklerinin önüne geçer, dikkati çeken sözleri değil davranışlarıdır.

Bir dönem televizyonlarda politikacıların fotoğrafları üzerine yapılan yorumları, konuşmaları izlediğimizi hatırlıyorum. Yaşamakta olduğumuz çoğu olayı siyasilerin sözlerinden çok davranışlarına göre değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Çünkü hemen her siyasetçi veya toplumun önde gelen kişisi, isteyelim veya istemeyelim her akşam evimize misafir oluyor. Artık onları kanıksadığımız için sözlerinden çok davranışlarıyla ilgileniyoruz. Bazı kişiler siyasiler ekranda görülünce, televizyonun sesini kısıyorlar, hal böyle olunca da yalnız hareket ve davranışlarına göre değerlendirdiğimiz bir grup insanla karşı karşıya kalıyoruz. Sözlerden çok davranışların dikkat çektiği, insanın davranışlarına göre değerlendirildiği bir dönem yaşıyoruz.

Davranışlarımıza dikkat etmeliyiz

Yalnızca siyasetçiler değil, fikir üreten, düşüncelerini toplumla paylaşan herkes sözleri kadar davranışlarına da dikkat etmek mecburiyetindedir. Büyük sözler söyleyen ama davranışları bu sözlerle uyumsuz bir izlenim veren kişinin inanılırlığını büyük ölçüde kaybettiğini görünce, hemen aklıma yukarıdaki hikâye geliyor. Konuşmaları ile prestij kazanacağını düşünen kişiler, büyük oranda inanılırlıklarını kaybediyorlar.

Topluma örnek olmak, topluma yön vermek niyetinde olanlar geçmişte anlatılan hikâye veya olaylara dikkat etmek, onlardan haberdar olmak mecburiyetindedirler. Geçmişten habersiz yaşayan insanların hata yapma, kötü örnek olma ihtimalleri büyüktür. Her ne kadar aradan yüz yıllar geçse de insan davranışlarında büyük bir değişiklik olmamıştır. Eşref-i Mahlukat denilen insan, bazı davranışları yüzünden aynı zamanda Esfel-i Safilin (aşağıların en aşağısı) olarak da nitelenebilir. Çevremizde oluşan olayları işimize geldiği gibi, zaman zaman nefretin getirdiği öç duygusuyla değil, akılla değerlendirmemiz, olayların arkasındaki gerçek nedenleri görmemiz gerekir.

Alışkanlıklar insanı kör eder

Toplum içinde yükselmek aynı zamanda insan olarak sakınmamız gereken davranışlardan da uzaklaşmak olmalıdır. Topluma yön vermek, onu daha iyiye daha güzele götürmek için yola çıkan insanlar zaman içinde yorulurlar, çevreleri hemen her dediğini tasdik eden, farklı düşüncelere kapalı insanlarla çevrilebilir. Bu taktirde bulunduğumuz pozisyona ara vermek, bir süreliğine kenara çekilmek, kendi kendimize kalıp vicdan muhasebesi yapmak gerekir. Sürekli aynı pozisyonda kalmak veya aynı pozisyonu muhafaza etmek, insanı körleştirebilir. Alışkanlıklarımız dolayısıyla çevremizi görmek zorlaşır veya gördüklerimizi değerlendirmekte yanılgıya düşebiliriz.

Sanırım modern devlet anlayışı, geçmişte oluşan uzun süreli yönetimlerin getirdiği bu olumsuz tutumu değiştirmek, değişimin önünü açmak için bazı usul ve yöntemler geliştirmiştir. İnsanın varoluşundan günümüze devamlı bir gelişim içinde olduğu tartışılmazdır. Günümüzde yaşayan ortalama bir kişi, iki yüz yıl önce yaşayan en bilgili insandan bile daha çok bilgi sahibidir. Bilindiği gibi ne kadar çok bilgi sahibi olunursa doğru karar vermekte o oranda başarılı olunmaktadır.

Şâd-i Şirazi Gülistan’da bir hikâye anlatır

Sultanın biri bir köleyle gemiye binmişti. Köle daha önceden deniz görmemiş ve geminin sıkıntısını çekmemişti. Ağlayıp zırlamaya, zangır zangır titremeye başladı. Ne kadar uğraştılarsa da sakinleşmedi. Sultanın iyiden iyiye keyfi kaçmıştı. Kimse ne yapacağını bilemedi. Gemide bulunan bir bilge, sultana:

- Emir buyurursanız, bir yolunu bulup sustururum onu.

- Lütfedersiniz.

Bunun üzerine bilge, köleyi denize attırdı. Köle birkaç kez dalıp çıktıktan sonra saçından tutup gemiye aldılar. İki eliyle küpeşteye sarıldı, bir köşeye ilişti ve sakinleşti.

Sultan sordu:

- Bundaki hikmet neydi?

- Önceden boğulmanın sıkıntısını çekmemişti ve gemideki esenliğin değerini bilmiyordu. Afiyetin değerini belaya uğrayan bilir.”