Sınırlarını yalnızca sen belirlersin

Stoacı filozof Epiktetos üzerine yazılan kitabı okuyup üzerinde düşünmek gerekiyor, içinde yaşadığımız bu sıkıntılı günlerde yaşamımıza yön verip, onu renklendirecek, kıyıda köşede kalan bazı düşüncelerimizin netleşmesine imkân verecektir. Diyor ki Epiktetos: “Sakın unutma! Yaşamındaki sınırlar yalnızca senin beklediklerindir ve asil bir yaşam erdemli olmakla mümkündür!”

Hiçbir Helen felsefe akımı Roma’yı Stoa Okulu kadar etkilememiştir. Geçmişi Sokrates’in (MÖ. 469-399) felsefi düşüncelerine kadar giden bu okulu Kition (Kıbrıs) doğumlu Zenon (MÖ. 334-262) kurar. Tebaili Krates (MÖ. 365-285) ile Megaralı Stilpon’un (MÖ. 360-280) öğrencisi olan Zenon, MÖ. 300 yılında Atina’da Stoa Poikile’de eğitime başlar ve bu eğitim yönteminin “Stoa Okulu” olarak tanınmasını sağlar.

Felsefe tarihinde Stoa Okulu üç döneme ayrılır. İlk dönemi “Eski Stoa” olarak anılır ve katı bir ahlak disiplinine sahiptir. Bu dönemin en önde gelen temsilcileri Zenon, Kleanthes ve Khrysippos’tur. İkinci dönem “Orta Stoa” (MÖ. II. ve I. yüzyıl) olarak bilinir. Platon ve Aristoteles’in görüşlerinin daha etkin olduğu, Eski Stoa Okulu’nun ahlak görüşlerinin daha az etkin olduğu bu dönem Stoa Okulu’nun Roma İmparatorluğu’nda yayılışının başladığı dönemdir. Bu dönemin ünlü temsilcileri Panaitios ve Poseidonios’tur. “Roma” yahut “Geç Dönem Stoa”sı olarak bilinen dönem ise Seneca, Epiktetos ve İmparator Marcus Aurelius’un katkılarıyla adeta ideal bir Romalı’nın felsefe eğitiminin ayrılmaz bir parçası haline geldiği dönemdir.

Sınırlarını yalnızca sen belirlersin

Epiktetos, insanları bir tiyatro oyunundaki oyunculara benzetiyor.

Kölelikten okula

Stoacılar felsefeyi üç bölüme ayırır; Mantık, Fizik ve Ahlak. Felsefeyi bir canlıya benzetirler; mantık bu canlının kemikleri ve sinirleridir, fizik etli kısımları, ahlaksa ruhudur. Bereketli bir tarlaya benzetirler; mantık bu tarlanın çevresini saran çittir, fizik bu tarlanın toprağı ve bitkileridir, ahlaksa bu toprağın ürünleridir. Binlerce yıl önce, günümüzde hâlâ gerçekliliğini koruyan böylesi bir örnek vermek için anlaşılan gerçek bir bilge olmak gerekir.

Eğer öğrendiklerimiz ve onları değerlendirmemiz sonrası yaşam ve insanlık için faydalı bir ürün vermiyorsak, tüm öğrendiklerimizin ne değeri vardır? “ İyinin bilimi ahlaktır, doğanın bilimi fizik, bilginin ölçüsü ise mantıktır.” Bu değerlendirmeyi dikkate aldığımızda ahlakın ilk sırada yer almakla birlikte hem fiziğe hem de mantığa gerek duyduğunu anlarız.

Stoa Okulu’ndan başlayıp nereden buraya geldik diye düşünebilirsiniz. Çünkü bundan böyle size Epiktetos’tan (MS. 55-135) bahsetmek istiyorum. Hierapolis’de (Pamukkale) doğan ve adı bile bilinmeyen bu kişinin “kazanılmış, elde edilmiş” anlamına gelen Grekçe “Epiktetos” sözü ile anılması ve onun bunu kabul etmesi gerçekten takdir edilmesi gereken bir yaşamdır. Efendisi Epaphroditos’un yanında köle olarak geldiği Roma’da yaptığı felsefi çalışmalar ve öğretmenlik sonrası azat edilerek hür bir insan olur. İmparator Domitianus (MS. 51-96) döneminde Roma’da filozofların giderek artan etkisinin daha da büyümesinin istenmemesi üzerine Nicopolis’e (Niğbolu) sürgün edilir. Burada kurduğu felsefe okulu kısa süre içinde üst düzey Romalılar’ın ilgi odağı olur ve ünlü tarihçi Flavius Arrianus öğrencisi olur.

Sınırlarını yalnızca sen belirlersin

Dilek Karagöz sıkıntılı bir gününde Nuruosmaniye Caddesi’nde dolaşırken, birden karşısına dönemin Roma kıyafetlerini giymiş bir kişi çıkar. Nerede olduğunu sorar ama Karagöz zaten sıkıntılı bir gün yaşıyorum, bir de elin delisi ile uğraşmayayım diye konuşmaktan kaçınır. Adam ısrar edince mecburen bir konuşma başlar. Bir sosyal deney olarak düşündüğü bu karşılaşma, konuşma ilerledikçe ilginç bir anlama bürünür. Karşısındaki kişi ünlü düşünür Epiktetos’dur. Anlatımına göre bir geçitten geçmiş ve aniden kendini bu caddede bulmuştur.

Karagöz’ün Epiktetos üzerinden yaptığı bu karşılıklı konuşma ilginç bazı düşüncelerini dile getirmesi açısından dikkat çekicidir. Geçmişte de çoğu yazar, yazılarında bu tür diyaloglara yer verir ve düşüncelerini bu yöntemle duyurmaya çalışır.

“Oyun oynamaya vaktim yok. Oyun oynamaya gelince, o zaten hayatın kendisidir. Hayat bir oyundur. Bizler de birer oyuncu. Bize verilen rolleri oynarız.” (s. 28).

“Bizler bir tiyatro oyunundaki oyunculara benzeriz. Tanrısal irade, bize danışmadan yaşam içindeki rollerimizi belirler. Bazılarımız kısa bir dramda yer alır, bazılarımız uzun. Fakir bir insan rolü de verilmiş olabilir, engelli bir insan, ünlü bir insan, bir halkın lideri ya da sıradan bir şehirli insan rolü… Bize verilen bu rolleri kontrol edemeyiz. Bizim işimiz bu rolümüzü en iyi şekilde oynamak ve rolümüzden şikâyet etmemektir. Kendini hangi sahne ve hangi koşullar altında bulursan bul, mükemmel bir performans göster. Eğer rolün okuyucu olmaksa oku, yazar olmaksa yaz!” (s. 46-47).

Sınırlarını yalnızca sen belirlersin

Stoa Okulu, felsefeyi Mantık, Fizik ve Ahlak olarak üç bölüme ayırıyor.

İki bin yıl önceden bugüne

Hayat gerçekten bir oyun değil mi? Hiç durup düşündük mü, bize verilen roller üzerinde ne kadar etkimiz var? Mensubu olduğumuz ailenin, doğduğumuz bölgenin, aldığımız eğitimin üzerinde ne kadar etki sahibiyiz? Tüm bunları seçme şansımız ne kadar? Biz ancak bize verilen rolü en iyi şekilde oynama imkânına sahibiz, belki ailemizi seçme şansına sahip değiliz ama, bulunduğumuz ortamın en iyilerini gözlemlemek ve onları takip etme imkânımız var. Yeterli olmasa da almakta olduğumuz eğitimi daha ileriye taşımak bizim çabamızla mümkün.

İki bin yıl önceden gelme bir filozofla, ama her şeyden önce bir insanla konuşmak mümkün müdür? Elbette hayır diyeceksiniz, ama o insanın düşünceleri bin yılları aşıp zamanımıza ulaşmışsa onunla düşsel bir konuşma yapmak ve önerilerini bir kere daha dinlemek hoş olmaz mı?

Bu kitabı okuyup üzerinde düşünmek gerekiyor, içinde yaşadığımız bu sıkıntılı günlerde yaşamımıza yön verip, onu renklendirecek, kıyıda köşede kalan bazı düşüncelerimizin netleşmesine imkân verecektir.

“Sakın unutma! Yaşamındaki sınırlar yalnızca senin beklediklerindir ve asil bir yaşam erdemli olmakla mümkündür!” (s. 113).