CHP’de kafalar hepten karışık

8 Ağustos 2020

CHP’den ayrılarak yeni parti kuracağı konuşulan Muharrem İnce’den henüz yekten doğrulama ya da yalanlama yok. Ama olası partinin zamanı, merkez üssünden kurucularına dek detaylar tam gaz. Hatta alacağı oy oranına dönük anketler ya da hangi kesimin oylarını çekeceğine dönük öngörüler de söz konusu. Örneğin deniliyor ki; CHP’den bir iki puan alabilir. Kemik oyu alamaz ama şu olabilir CHP’den zaten kopmuş olan İYİ partiye ya da HDP’ye giden insanlar İnce’ye dönebilir. Bir de CHP’den kopmuş evinde oturup sandığa gitmeyen insanlar gidebilir. Yani 3- 5 puanı bulabilir Muharrem İnce. Dolayısıyla da bugün ilk toplantısını yapacak CHP’nin yeni Parti Meclisi gibi sokaktaki partililerin de, yani CHP’de herkesin kafası hepten karışmış durumda. Çünkü kime sorsan söz birliği etmişçesine şunu söylüyor:

“Bir yanım Muharrem İnce bu partiden ayrılmaz akıllı adamdır bu işin yürümeyeceğini bilir, partiyi bölmez diyor, Bir yanımda Muharrem Bey artık CHP’de yapamayacağını anladı boşuna zaman geçirmeyeyim hiç olmazsa bir adresim olsun istiyor diye düşünüyor. Veya bu kadar süre kendini tartıştırması ve herhangi bir açıklamayı doğrudan kendisinin yapmaması pazarlık ihtimalini akla getiriyor.”

Nasıl yani diye sorulduğunda da devam ediyorlar:

“Muharrem İnce’nin in yaptığı akıl karı değil ama sonuçta partiye zarar verir. Herkes Muharrem Bey’e baskı yapmaya çalışıyor ama bir yandan da genel merkeze baskı yapıyor insanlar. Siz SP’nin yüzde 1’ine bile muhtaç olduğunuzu bildiğiniz için onlardan koparamıyorsunuz, Babacan’ın partisine göz kırpıyorsunuz, dolayısıyla kendi evladınızın sizden ayrılmasına göz yumamazsınız. Yüzde 1-2 bile koparsa büyük rakamdır oturun masaya bir konuşun diye zorluyor. Yani Muharrem İnce kazan kazana oynuyor kendi içinde ve tutarlı. Diyor ki ben parti kurma konusu bir tartışılsın ve kamuoyu gitsin CHP’ye baskı yapsın, CHP’de bizim Cumhurbaşkanı adayımız sensin ya da gel kardeşim ne istiyorsun CHP içinde biz senin önünü açalım der mi acaba diye bir şey yapmış olabilir, bu olursa Muharrem İnce kazançlı çıkar. Eğer bu dahi olmaz ise zaten Muharrem İnce’nin parti içerisinde bir yaşam bulma şansı yoktur hiç olmazsa kendi partimi kurarım bu sefer 50+1 noktasında olmazsa pazarlık payım olur kendi siyasetimi yürütmeye çalışırım diye bir düşünce içerisinde olabilir...”

Gerçekten olabilir mi, şu ana dek doğrudan tepki vermeyen CHP Genel Merkezi, İnce ile pazarlık yapar mı? Gitme kal der mi? Sinyaller daha çok aksi yönde gibi olsa da CHP’nin akil isimlerinin düşüncesi şöyle:

“Niye yapmasın yüzde 1’in altında oyu olan SP ile konuşup kendi listelerinden milletvekili adayı gösteriyor. Şimdi Muharrem İnce’ye zaman ayırmalı, buna da pazarlık değil uzlaşı diyelim. CHP hiçbir evladını kaybetmemelidir. Muharrem İnce’yle de uzlaşmalıdır. Fakat Muharrem İnce’yi bu noktaya getirmiş olan parti içindeki sıkıntıları da masaya yatırmalıdır. Yani Muharrem İnce’nin tartışıldığı bir ortamda parti bana ne kardeşim ben işime bakarım diyemez. Oturup Muharrem İnce niye bu duruma geldi, ne eksiklik var deyip parti içi demokratik kanalların yeterince açık olmadığını görmeli ve bunun içinde bazı önlemler almalıdır. Örneğin Cumhurbaşkanı adayımızı bütün üyeleri katıldığı bir ön seçimle belirleyeceğiz demek Muharrem İnce için yeterlidir. Asla buna hayır demeyecekler ve hiçbir yere de gitmeyecektir. Ama bunu tüzüğe yazmak lazım. Eğilim yoklamasıyla belirlenir sözü Muharrem Bey İnce’ye yeter.”

Tabii bunların hepsi yine olasılık ya da öngörü tıpkı son bir haftada İnce hakkında tüm konuşulanlar gibi... Dolayısıyla da İnce’nin yekten varım diye ortaya çıkacağı ve CHP Genel Merkezi’nin suskunluğunu bozacağı ana kadar yeni partiyle ilgili söylenenlerin, yazıların hepsi flu, net olan tek şey CHP içinde zaten var olan sıkıntının daha da ete kemiğe bürünmesi...

Yazının devamı...

CHP’de bölücü kim tartışması

6 Ağustos 2020

Kurultaylar siyasi partilerin organlarını, organizmalarını, canlandırma, yeşertme ortamıdır. Zaman zaman parti içi hesaplaşmaların görüldüğü yerdir de ama sonuçta hedef, kırgınlıkları, küskünlükleri, kızgınlıkları giderip, birlik, beraberlik ruhuyla partiyi daha ileriye, yani iktidara taşımaktır. Kurultaylar liderler açısından da tamam mı, devam mı anlamında güven oylamasının yapıldığı zemindir aynı zamanda...Ancak daha yeni kurultayını tamamlayan CHP’nin görüntüsüne baktığımızda bunlara tam oturuyor demek zor. Evet Kılıçdaroğlu neredeyse tüm delegelerin oylarıyla bir kez daha seçildi, partide mutlak hakimiyetini ilan etti, daha da güçlendi ama CHP’den yükselen sesler ve olası gelişmeler partide pek birlik, beraberlik havası vermiyor. Hatta henüz Muharrem İnce tarafından doğrulanma ya da yalanlaması yapılmayan bir kopma ve yeni bir parti durumu söz konusu... Dolayısıyla da CHP’deki söylemler daha çok bölünme, parçalanma konusuna odaklı. Bu bağlamda da parti içi iktidar ve muhalif cenaha yakın kesimlerden karşılıklı görüşler, eleştiriler havada uçuşuyor ve birbirini bölücülükle suçluyor. Bir taraf ‘yeni bir parti kurulması CHP’ye zarar verir, bölünme AKP’nin işine yarar ‘diyor, diğer taraf ise ‘muhaliflerin dışlanması, partiden uzaklaştırılması asıl bölücülüktür” görüşünü savunuyor. Yani İnce yeni bir parti kurar, kurmaz onlar henüz olasılık ama reel olan bir şey var o da ana muhalefet partisinin “CHP’de bölücü kim” tartışmasıyla yine ülkeden daha çok kendi iç sorunlarına odaklanması. Dün bu durumu CHP’nin önde gelen isimleriyle konuştum. Hepsinin de kesiştiği nokta şuydu:     

“CHP’de epeyce zamandır tek bakışlı, dışlayıcı bir anlayış hakim. Demokrasinin işlemediği bir siyasi partinin büyüme şansı yok. CHP’de demokrasi işlemiyor aslına bakarsan hiçbir partide işlemiyor ama bu CHP gibi bir partide olursa daha farklı.  Çünkü üyeler tepki verir, diğer partilere benzemez. Dolayısıyla kırgınlıklar, küskünlükler buradan başlıyor. Genel merkezin çok hatası var. Eğer işler demokratik yapılsaydı Muharrem İnce’nin arkadaşları da milletvekili, belediye başkanı olabilseydi, parti meclisine seçilseydi siyaseten bir umut taşırdı ama öyle olmadı ne yaptılar. Muharrem’e ne kadar yakın insan varsa dışladılar. Hep benim adamım dediler herkesi dışladılar, kimseye hayat hakkı tanımadılar. Şimdi küskünler de burada bize hayat hakkı yok, bir an evvel çıkıp yeni bir yelken açmak lazım diyor. Ha bu demek değildir ki Muharrem’in kuracağı parti çok oy alacak, birinci parti olacak yok öyle bir şey. Herkes bir ittifak içerisinde belli sayıda milletvekili adamımız olur hesabında olay bu...”

Nasıl?

“Sistem artık bir şeylere müsaade ediyor. Şimdi DP’nin Genel Başkanı milletvekili mi, milletvekili. Millet İttifakından girdi oldu. Demek ki yüzde 1 oyu olmayan partiler dahi ittifak içerisine girip bu şekilde milletvekili çıkarabiliyor ve söz sahibi olabiliyor sonuç itibarıyla. Şimdi Muharrem’de genel başkan olur doğru, peşinden koşarlar doğru ama gider bir ittifaka girer 4-5 tane milletvekilliği alır. Kaldı ki Muharrem’in yeni parti kurma amaçlarından bir tanesi de Cumhurbaşkanlığı adaylığı. 100 bin imzayla aday olacak, ‘Ben bir partinin genel başkanıyım bakın ben geliyorum iktidar talep ediyorum ama Kemal Bey sen koca CHP’nin başkanısın iktidar talebin yok’ diyecek. Bütün bunları yan yana koymak lazım.”

Peki bu görüntüde bölen kim oluyor?

“Aslına bakarsan bölen genel merkez, ilk hareket oradan geliyor, böyle bir şeyi istiyor, zorluyor. Bu işi yapan genel merkez başında ama bundan dolayı küsüp partiden ayrılınmaz. Hataya hatayla cevap verilmez ama sen kendimle üç beş tane arkadaşımı kurtarayım diyorsan doğrudur, sorun yok...”

Yazının devamı...

CHP’de ince ve zor hesaplar

3 Ağustos 2020

CHP’de kurultay çoktan bitti, Kılıçdaroğlu mutlak hakimiyetini ilan etti ama partide tartışmalar, kulisler sürüyor. Özellikle de CHP’nin yeni “A takımı” hangi isimlerden oluşacak ya da Kılıçdaroğlu kimlerle yola devam edecek noktasında. Tabii bu işin partide iktidar boyutu, bunun bir de parti içi muhalefet tarafı var ki bu cephede de hesaplaşma beklentileri her daim ateşli. Bu bağlamda en yoğun eleştiri de Kılıçdaroğlu’nun bir iki isim değişikliği yapıp aslında aynı kadrolarla CHP’nin rotasını belirlemesi, daha doğrusu aynı rotayı izlemesi ve son kurultaydaki “dostlarla iktidar” söylemi… Dahası bir de son günlerde pik yapan Muharrem İnce’nin CHP’den ayırılıp yeni parti kuracağı iddiaları gündemde. Hatta bu noktada İnce’nin aday olduğu cumhurbaşkanlığı seçimi gecesi yaşananlar ve CHP’deki bazı isimlerin tavırlarına dönük yeni detaylar da çıkabileceği konuşuluyor. Yani kurultayda iktidar manifestosu açıklayan CHP’nin görüntüsü bu hedefine kilitlenmekten daha çok yine parti içi hesaplaşmalar, çekişmelere odaklanmış havasında. Dolayısıyla aslında buna şimdilerde koronavürüs haberlerinde sıkça dillendirilen “dip dalga” endişesi ya da olasılığı siyasi anlamda CHP için de geçerli denilebilir. Hele de fazlasıyla var olan ve olası kırgın, küskün, kızgınlar potansiyeli dikkate alındığında...O nedenle de “İnce” odaklı iddialar CHP açısından son derece kritik önemde. Bu bağlamda da gerçekten kopma olabilir mi, olursa nasıl bir etki yapar? Ya da asıl amaç 2023’deki cumhurbaşkanlığı adaylığı konusu mu veya CHP’deki rahatsızlığın derinliği gibisinden pek çok soru var? Dün konuştuğum CHP’nin önde gelen bir isminin tespitleri ve yaşananlara dönük geçmişten örnekleri anlamlıydı:

“Kemal Bey mutlak hakimiyetini ilan etmiş oldu. Yalnız Kemal Bey’in bir huyu var, bazı adamları alıp çıkarıyor, her seferinde bir iki değişiklik yapıp aynı kadrolarla devam ediyor ama politika değişmiyor. Dolayısıyla büyük bir rahatsızlık var, ben de rahatsızım ama bu ayrılıp bir parti kurmakla çözülmez. Kemal Bey’i bir şekilde ikna edip ayrılmaya zorlamak lazım. İnönü nasıl yaptı mesela. Baykal ile kavga etti, Baykal gitti CHP’yi kurdu partiden ayrıldı ondan bir süre sonra İnönü dedi ki ben bırakıyorum. Madem bırakacaksın niye kavga ettin bu kadar Baykal ile. Bıraksaydın koltuğu o zaman Deniz Bey’e gitmeseydi. Orada sol siyaset güç kaybetti İnönü’nün bu tavrından dolayı. Şimdi Kemal Bey’de öyle bırakmıyor, başkasını aday da çıkartmıyor.”

İnce’den Baykal taktiği olabilir mi?

“Baykal parti kurmadı. Yasa değişti CHP açıldı. CHP’nin bir siyasi kimliği oldu, SHP’nin ayrı bir siyasi kimliği oldu. Deniz Bey daha önce örgütleri olan, alt tabanı olan yasal olarak açılmış bir partinin genel başkanı oldu. Şimdi Muharrem İnce kurarsa bölecek. Yeni parti kurması gerekiyor kolay değil. Ha diyeceksin ortam müsait mi? Ortam her zaman müsait. AKP eriyor, CHP ilerleyemiyor, sen iyi bir kadro kurabilirsen olur. Ama şu anda Muharrem İnce’nin yanında CHP’nin içerisinden gidip onun yanında duran ya da durabilecek ciddi kadrolar görmüyorum.”

CHP kırgın, küskün çok deniliyor?

“CHP’de küskün çok ama hepsi Muharrem’in yanında durmuyor ki. Aslında bir sürü isim var topla bunları yan yana getir ciddi bir şey olur ama bunların hepsi bir yere gelmiyorlar, gelseler doğru. Yarın Muharrem İnce parti kursa bu muhaliflerin çoğu yine CHP’de mücadeleye devam edecekler, gitmeyecekler ki. İnce CHP Genel Başkanı olsa bu adamlar beraber çalışır ama CHP’den başka yere giderse bu adamların hiçbiri partiyi bırakıp gitmezler. Yani muhalif olmak demek illa birisinin kurduğu partiye gitme anlamına gelmiyor CHP’de. Parti içerisinde kalıp mücadeleyi gerektiriyor, onun için yeni parti zor. Ha eğer Cumhurbaşkanlığı seçimi gecesi eğer Muharrem İnce ben bu kavgaya devam ediyorum, CHP bana yanlış yaptı deseydi o zaman o yol açılırdı. CHP’de bir müddet daha kalırdı ve parti onu ihraç ederdi. Edildiğinde de kurardı partisini devam ederdi. Öyle olsa zaten değişirdi. O gün kavgayı başlatmış olacaktı ve İnce tek başına olmayacaktı, arkasında milyonlar olacaktı. Ama onu kaybetti...”

Yazının devamı...

Cephede bayram

1 Ağustos 2020

Devletin hemen her kademesinden gelen, Silahlı Kuvvetler’in Irak ve Suriye’den Libya’ya uzanan geniş bir alanda süren mücadelesine dönük anlamlı mesajlar ve cephe hattındaki bayramlaşma haberleriyle anılara daldık. Şöyle ki; beş yıl önce yine bir Kurban Bayramı’nda (24 Eylül 2015) fotoğraf editörümüz Bünyamin Aygün’le beraber bölücü örgütü PKK’nın ve kaçakçıların geçiş yolu Kuraniş Vadisi’ni tutan Irak sınırının sıfır noktasındaki Karaçalı Hudut Bölüğü’ndeydik. Daha doğru tanımıyla, “Üs Bölgesi” diye adlandıran 2030 metre rakımlı “Kartal Yuvası”ndaydık. Çünkü gerçekten de bu sıfatı bölgenin stratejik önemi ve bölüğün konumu nedeniyle fazlasıyla hak ediyordu. Uçsuz bucaksız dağları, tepeleri gören Karaçalı Üs Bölgesi’nin hemen karşısında yer alan (1800 metre uzaklıkta) Irak sınırları içindeki 2147 rakımlı tepenin arkasındaki PKK’nın önemli lojistik merkezlerinden biri olan Haftanin kampı bulunuyordu. Çözüm sürecini fırsat bilip bu kritik bölgeye yerleşen PKK’nın 18 Ağustos 2015’te başlatılan operasyonla uzaklaştırılmasından sonra 21 Ağustos 2015’te zirvesine Türk bayrağı dikilen tepede tam sınır taşının bulunduğu noktaya konuşlandırılan Karaçalı Üs Bölgesi’nde her ilden gelen askerler vardı. Dolayısıyla, tipik bir Türk mozaiği örneğiydi. Her birinin doğduğu, büyüdüğü yer ve hayat hikâyeleri farklı ama buluştukları bu tepede yürekleri tek ses, tek nefes olarak atıyor, canlarını ortaya koyarak aynı ideal uğruna kader birliği yapıyorlardı:



“Bayrak inmez, vatan bölünmez.”

Bayram sabahında Şırnak’tan bizi taşıyan Skorsky ile kuş gibi konduğumuz Üs Bölgesi’nde tanık olduklarımız da bu konudaki kararlılığın çok net göstergesiydi. Çünkü Karaçalı Üs Bölgesi hemen karşısındaki Haftanin kampından sızma, sürekli havan saldırısı ya da tepelerde mevzilenen PKK’lı keskin nişancıların tehdidi altındaydı. Mehmetçik’in bir bölümü siperlerin dibine serdiği matlarda sırt sırta yatıyor, uyanık olanlar da omuz omuza mevzilerde eller tetikte, yüksek savaş teknolojisiyle ufku gözetliyordu. Nitekim bizde havan saldırılarına karşı en korunaklı yer olarak görülen iki metrelik siperlerin dibinde oturarak o kahramanlarla konuşmuştuk. Hepsinin ortak düşüncesi vatan hizmetini onurla ve gururla tamamlayıp, sevdiklerine kavuşmaktı. Yemek vakti geldiğinde de yine siperlerin dibine matlardan kurulan yer sofrasında 48. Hudut Tugay Komutanı Tuğgeneral Vahap Özoğlu, diğer subaylar ve erler hep birlikte uzunlamasına yan yana bağdaş kurarak lavaş ekmek, barbunya pilakiden oluşan tabldotu kaşıklamıştık. Yani üs bölgesinde en güvenli yer siperlerin tam dibiydi...

Bugün ise durum çok farklı. Aradan geçen beş yılda çok şey değişti. Özellikle de son dönemdeki

Yazının devamı...

CHP’de gerçekte ne değişti?

30 Temmuz 2020

CHP’de herkes “Köklü değişime ihtiyaç var” diyor. Aslında bu CHP’de genel başkanlık koltuğunun değiştiği 22 Mayıs 2010’dan bu yana Kılıçdar-oğlu’ndan da sıkça duyduğumuz ancak içi doldurulamayan bir söylem. Ya da alınan her seçim yenilgisinden sonra veya gerçekleştirilen her kurultayda parti tabanına heyecan vermek amacıyla dillendirilen bir ritüel. Yani partide iktidar da muhalefet de yüzde 25 bandında sıkışan CHP’nin hem tabanına hem de sokaktaki insana umut olması için yenilenmesi konusunda hemfikir ama beklentiler ve içerikler konusunda 180 derece farklılık var. Daha yeni kurultaydan çıkan CHP’nin bugünkü durumu da aynı çünkü muhalifler “2023’te seçimlere yeni yönetim ve örgüt yapılanmasıyla gitmek şart” iddiasındaydı, kazanan taraf ise yenilenmeyi bir kez daha kişilerin değişimi olarak gördü ve yine sadece Kılıçdaroğlu’nun etrafındaki bazı isimler yenilendi. Ama bu arada bir süreliğine oyun dışı kalıp tekrar dönenler de oldu. Yani daha önce partide yenilenme için yönetimde olma vizesi alamayan bazı isimler CHP’yi 2023 seçimlerine taşıyacak yeni değişim umuduyla kadroda yer aldı. Dolayısıyla da soru şu:

CHP’de gerçekte ne değişti? Soruya CHP’de sistem değişimi iddiasıyla Kılıçdaroğlu’na rakip olmak isteyen ama delegelerden adaylık vizesi alamayan Prof. Dr. Aytuğ Atıcı yanıt veriyor:

“Hiçbir şey değişmediğini hepimiz gördük; genel başkan aynı genel başkan, Parti Meclisi’nde zihniyet aynı zihniyet olarak devam edecek, öyle görünüyor, bir şey değişmedi. CHP’de bir şey değişmeyince sistemde de bir şey değişmeyecek, öyle anlaşılıyor. Aynı şeyleri yapıp farklı sonuçları beklemek de akıllı insanların işi değil bence. Yani bizim CHP içerisindeki sistemi değiştirecek cesur adımlar atmamız lazım yoksa Kemal Bey döneminde 5 kere Parti Meclisi değişti, bu altıncısı oldu. Beş kere değişen PM bize ne kattı acaba? Her kurultayda neredeyse PM’nin yüzde 80’i değişiyor, tam 120 MYK üyesi değişti ama yine oylarımız düşüyor. Demek ki biz değişimi insan değiştirmekte değil, zihniyet değiştirmekte aramalıyız. O nedenle, CHP’de ciddi bir zihniyet değişikliğine ihtiyaç vardır. Bu zihniyet değişikliğinin de temeli kendisini gerçek sahibi olan üyeye teslim ettiği bir zihniyet değişikliğidir. Başkasına benzemeye çalışması değildir.”

Hangi anlamda?

“Ahmet gitti, Mehmet geldi değil, bizim manifestomuzda önerdiğimiz şeyler parti içi demokrasi ve iktidara giden yolda örgütlenme ve çalışma modelleri uygulanırsa biz ancak bir değişim yakalayabiliriz. Yoksa 2023’teki hedeflerimiz ne olacak, artık millet bunlara oy vermiyor. Cumhuriyetin ikinci yüzyılındaki işte 13 maddelik bir manifesto gibi biz defalarca 10 maddelik, 15 maddelik, 7 maddelik bir sürü şey yayınlandı. Halk bunları duymak istemiyor, halk farklı bir şey yapın, bana dokunun diyor. Benim yanımda olun diyor. Doğru budur. Dolayısıyla, şu an için bir şey değişmemiştir CHP’de ama bu değişmeyecek anlamını taşımaz.”

Peki ya Kılıçdaroğlu’nun dostlarla birlikte iktidar hedefi? CHP iktidarı söylemi de mi değişti? Atıcı devam ediyor:

“Sayın Genel Başkanımız 2 yıldır CHP iktidarı lafını hemen hemen kullanmıyor. Yani 2018’de Millet İttifakı olarak seçime girdiğimizden itibaren CHP iktidarı lafını en azından ben duymadım, 2 yıldır Millet İttifakı diyor, Millet İttifakı’nda şunları yapacağız diyor. Şimdi Millet İttifakı’nın yetmeyeceğini anladı, dostlarımız demeye başladı. Bizim dostlarımız milletimizdir. Biz milletimizin rızasıyla ve oylarıyla ancak iktidar olabiliriz, dostlarımız bugün dosttur, yarın değildir. Düşman olmasa bile dost olmayabilir çünkü ideolojisi farklı olan partilerdir.”

Nasıl yani?

Yazının devamı...

CHP’nin hedefi dostlarla iktidar

27 Temmuz 2020

Pandemi şartlarının damga vurduğu sessiz, heyecansız bir CHP kurultayı izledik. Kılıçdaroğlu rakipsiz, evet teknik olarak olası rakipleri vardı ama fiilen olmayacağı netti. Yani yüzde 99.9 değil yüzde yüz genel başkanlık koltuğu garantiydi. Hem son yerel seçim başarısının yarattığı rüzgâr hem de özellikle mevcut delege yapısıyla. Çünkü CHP’de genel başkanlık mücadelesi aslında il kongrelerinde başlar ama o süreçte parti içi muhalefet aday bile çıkarmadı ya da çıkaramadı. O nedenle de bu kurultay tek adaylı il kongrelerinde zaten bitmişti. Biz de 12 Mart tarihli yazımızda bunu özellikle vurgulamış ve şöyle demiştik:

“Çoktan bitti bu kurultay. Tartışmasız. İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Antalya yetiyor zaten. Bunun üzerine 130 tane milletvekili koy, 60 PM üyesinden hadi in 40 tanesini koy, şu anda bunlar doğal delege. Kemal Bey otomatik olarak kazandı. Kurultay il kongreleriyle beraber bitti, bundan sonrası formalite...”

Nitekim öyle de oldu, hatta daha ötesine bile geçti. Tek aday olmaması için bazı aday adaylarına imza desteği verilip demokratik bir seçim algısı yaratılabilir gibisinden iddialar dahi boş çıktı. Hiçbir isim yeterli 68 imzayı toplayamadı. Ya da İlhan Cihaner’in dediğine göre; imza sözü veren delegeler baskı ve tehditle vazgeçirildi. Ve Kılıçdaroğlu kurultayda tek aday olarak oylanarak seçildi. Tıpkı İl kongrelerinde olduğu gibi. Dolayısıyla da daha baştan Kılıçdaroğlu’nun “iktidar manifestosunda” ülkenin sorunlarına yönelik tespitleri arasındaki “tek seslilik” eleştirisi ve çözüme dönük “çok seslilik” sözü havada kaldı. Aynı durum “dostlarımızla birlikte iktidar olacağız” hedefine odaklı konuşmasındaki bazı detaylar için de geçerli. Örneğin; Kılıçdaroğlu’nun “Süleyman Şah Türbesi’ni kaçıranlara, oradan bayrağı indirenlere asla ve asla vatansever denmez. Onlar vatan hainleridir” dediği o taşınma operasyonunun sevk ve idaresini şimdilerde olası dostlar arasında gösterilen dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu bizzat takip etmişti. Sonrasında da kahramanlık destanı havasında açıklama yapmıştı. Manifestoda ülke sorunlarına çözüm olarak gösterilen ama yine “nasıl” konusu havada kalan daha başka detaylara gelince; onlardan bazılarını da dün konuştuğum partililer sıralıyor:  

“Kürt sorunu nasıl çözecek onu açmadı, aslında o konuda CHP’nin bir taban hazırlığı olsa bu soru sorulmaz. Mesela sen muhalefetteyken bununla ilgili komisyonlar kurup bunlar üzerine raporlar hazırlayıp bunlar üzerinde tartışmalı da olsa çözümler sunsan o zaman bu tartışılmaz ama CHP’nin bir portföyü yok bu konuda. Parlamentoda çözeceğiz diyor, parlamentoda nasıl çözeceksin, zaten parlamentoda Kürt milletvekilleri var ama senin bu konuyla ilgili bir çalışman olması lazım ilk önce parti içerisinde daha sonra ittifak yaptığın güçlerle olur. Mesela İYİ partiyle ya da SP ile oturursun veya barolarla oturursun nasıl çözeceğiz dersin. Önce bunları yaparsın, hepsinden bir rapor çıkar, sonra gerekirse HDP ile görüşürsün. Yani CHP bu konularda rapor hazırlamalıydı o zamanda bunun arkası boş nasıl olacak diye sorulmazdı...

Ya da ekonomiyi çözeceğim ama nasıl çözeceksin? Altı dolmadığı içinde bunlar güven vermiyor. Burada sıkıntı var. Konuşma olarak iyi ama nasıl yapacağını sorduğun zaman olay birazcık duruyor...”

Yine bir başka eleştiri de “milletvekillerini liderler tespit etmeyecek sözü” üzerineydi. Orada da ortak görüş şuydu:

“Samimi gelmiyor. Bunun için yasaya gerek yok ki. Önce bunu sen kendi partinde uygula, diğerleri de örnek alsınlar.  Kendi içerisinde demokrasiyi uygulamayan bir siyasi partinin vermiş olduğu sözler ne kadar demokratik ne kadar özgürlükçü olursa olsun inandırıcı olmuyor. CHP 1980 öncesinde ön seçim yapıyordu ama 1980’den sonra siyasette gelen kötü örnekler maalesef CHP’nin demokratik tavrını ortadan kaldırdı tam tersine CHP 20-30 yılda Deniz Bey’de dâhil olmak üzere çok ciddi şekilde geri gitti. CHP bu konuda atraksiyon yapmalı. Mesela diyecek ki önümüzdeki milletvekili seçiminde biz yüzde 3’ün ötesinde hiçbir atama yapmayacağız, milletvekili adaylarının yüzde 97’si önseçimle olacak...”

Özetle; Kılıçdaroğlu’nun iktidar manifestosu ilk bakışta derli, toplu, anlaşılırdı ama deştikçe soru işaretleri vardı ve yine cek-caklar üzerine kurguluydu. Yol haritası ise daha çok var olan ya da olası siyasi, ortaklara, “dostlara” endeksliydi. Yani manifestoda yüzde 22-23’lerde patinaj yapan CHP’nin kendi oy oranını yüzde 30 bandının üzerine nasıl çekecek ya da güven sorununu nasıl aşacak konusu yine havadaydı...

Yazının devamı...

Değil kıta sahanlığı Meis’in karasuyu bile yok

25 Temmuz 2020

Yunanistan, yüzölçümü 10 kilometrekare olan, Anadolu’ya 2 kilometre, Yunan ana karasına ise 580 kilometre uzaklıkta olan Meis Adası’nın 40 bin kilometrekare genişliğinde kıta sahanlığı alanı olduğunu iddia ediyor. Türkiye de haklı olarak “Kıta sahanlığı sınırlandırılmasında doğal uzantı esas. Bir kıta ülkesinin doğal uzantısında yer alan adaların kendi adlarına kıta sahanlığı yok, olamaz” diyor. Bundan hareketle de yayımladığı Navtex’le Meis’in güneyinde sismik araştırma yapacağını duyurması, yapması çok doğru ve yerinde. Dolayısıyla, Yunanistan’ın kıta sahanlığı iddiası uluslararası hukuka, içtihada ve mahkeme kararlarına aykırı. Yani Yunanistan rasyonel ve uluslararası hukuka uygun olmayan bir tezle yine saçmalıyor; dahası, gerekirse savaş gibisinden tehditlerle bunun dozajını küstahlık boyutuna çıkarmış durumda. Tıpkı daha önceleri Ege’de ve Libya konusundaki saçmalıklarında olduğu gibi. O nedenle, buna Atina’nın kimyası bozuldu demek daha doğru. Çünkü hem sahadaki gerçekliği ve güç dengesini görmüyor hem de bugüne kadarki oldubittilerini hukuki sanıyorlar. Ve Türkiye’ye “Meis’in güneyinde arama yapamazsın, orası benim ekonomik bölgem” diyor, diyebiliyorlar. Tabii Avrupa Birliği’nin, ABD, Fransa veya Almanya’nın cesaretlendirmesiyle ya da gazıyla... Yoksa dünyadaki en salak insan bile haritaya baktığı zaman o Meis’in Türkiye ile eşit eşdeğerde bir kıta sahanlığının, ekonomik bölgesinin olmayacağını, olamayacağını anlar, görür.

Aslında Meis’in ve Limni, Midilli gibi adaların değil kıta sahanlığı, karasularının bile olmadığını belirten Deniz Kuvvetleri Komutanlığı eski Genel Sekreteri ve Washington eski Deniz Ataşesi emekli Kurmay Albay Mehmet Asal şöyle diyor:

“Benim savıma göre, bu adaların hiçbir özelliği yok. Ama biz yıllardır etrafına haritalarımızda karasuyu çizdiğimiz için Yunanistan bu kadar şımardı. Yani bu sadece 70-80 yıl önceki o anlaşmalarla olan şeyler değil, bizim yanlış tutumlarımızın da çok büyük tesiri var. Biz tutmuşuz bu adaya, Meis’e karasuyu çiziyoruz, Limni’ye, Midilli’ye karasuları çiziyoruz. Niye çiziyorsun? Bunlar silahsızlandırılmış, egemenliği olmayan, sadece kullanma hakkı verilmiş adalar. Bunların karasuları da olamaz. Karasuyu bir egemenlik hakkıdır. Dolayısıyla, karasuyu olmayan yerin ne kıta sahanlığı ne ekonomik bölgesi olur.

Ama biz bunlara karasuyu çizdik 6 mil yıllardır. Türkiye’nin bir an evvel bu adalara artık karasuyu çizmekten vazgeçmesi, bunların karasuyu olduğunu da kabul etmemesi lazım. Bırak ekonomik bölge, kıta sahanlığı, 6 millik karasuyunu bile kabul etmemesi lazım. Çünkü biz 6 mil diyoruz, bu adam 200 mil diyor. 6 mili 200 mile çıkarmaya çalışıyor yani, rezilliğe bak. Ama hata bizden geliyor, bunlara bugüne kadar itiraz etmeyerek biz şımartmışız, bu hale getirmişiz...”

Bu durumda çözüm ne?

“Şu anda Yunanistan kabul etmeyecek, sen onu savaşıp geri almadıkça bu iş bitmeyecek. Şu anda geri çekilse bile ilk güçlü anında burası benim diyecek. Yani hiçbir zaman bu haktan vazgeçmeyecek. Bu haktan vazgeçmenin iki yolu var: Ya uzlaşacaksın, karşılıklı oturacaksın, diyecek ki tamam, bu ada benimdir ama buranın Meis’in ekonomik bölge ve kıta sahanlığı olmadığını kabul ediyorum diyecek ki demez ya da savaşacaksın, alacaksın Kıbrıs gibi sürüp gidecek ama Kıbrıs’ta bir sürü anlaşmalar bizden yanaydı, garantördük. Şimdi Yunanistan’a tescil edilmiş bir adayı sen durduk yerde alamazsın. Ama şu da var: Yunanistan artık seninle bir savaşa girerse ben o adayı alayım da bunu almayayım falan da yok. Savaşa giren de onu göze alacak, hepsini kaybedebilir. Zaten bir savaş olursa hepsini, bütün sorun yaratan adaların tamamını alman lazım. Sonuna kadar, kimseyi dinlemeden almak, bir yerde durmamak lazım. Yani ilk fırsatta el koymak lazım. Bu işin de başka çözümü yok...”

Yazının devamı...

Terör yuvası Mahmur’a ABD ve Barzani kalkanı

23 Temmuz 2020

Pençe-Kaplan Operasyonu’yla PKK’nın sığınaklarını yok eden Türk komandoları, F-16’lar, İHA ve SİHA’ların desteğiyle Irak’ın kuzeyinde 45 kilometre derinliğe ulaştı. Stratejik tepeler ele geçirildi ve kalıcı üs bölgeleri oluşturularak Silahlı Kuvvetler unsurları konuşlandırıldı. Yani eskilerde olduğu gibi terörist temizliği faaliyetlerini bitirip bir süre sonra geri dönme söz konusu değil. Bu bağlamda da Silahlı Kuvvetler adım adım terör örgütünün yuvalandığı diğer bölgeleri de eninde sonunda kontrol edecek ve orada üs bölgeleri oluşturacak. Sonuçta 35-40 kilometre derinlikte yani Türkiye sınırından 35-40 kilometre güneyde, sınırdan öte yanda bir hat çizerek sınırlarını uzaktan kontrol etme imkânı bulacak. Dolayısıyla da terör örgütü unsurlarının yurt içine giriş çıkışları da o oranda zorlaşacak. Nihai hedef de Kandil’i hepten söndürmek, Sincar ve öncelikle de Mahmur Kampı’nı dağıtmak. Çünkü adı kamp olan Mahmur tam anlamıyla terörist yetiştirme merkezine dönüşmüş durumda. Kaçırılan, kandırılan gençler, çocuklar burada eğitilerek teröriste dönüştürülüyor. Hem de yıllardır. Tabii ABD’nin ve Barzani’nin kol kanat germesiyle. Nasılını eski Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı emekli Büyükelçi Onur Öymen anlatıyor:

“1990’ların başlarında PKK 10 bin civarında vatandaşımızı kaçırarak Irak’ın kuzeyinde Atruş kampına yerleştirmişti. Onlara mültecidir havası yaratarak BM’nin oradakilere her türlü gıda, ihtiyaç malzemesi verilmesini falan sağladılar ve BM’nin himayesindeki kamp haline geldi. Halbuki orası bir terör kampıydı. BM’ye itirazda bulunduk, BM bayrağı altında siz bir terör kampını barındıramazsınız diye. Sergio Vieira de Mello vardı, BM Mülteciler Yüksek Komiserliği Yardımcısı. Daha sonra Bağdat’taki terör saldırısı sonucunda maalesef hayatını kaybetti. Benim de eski arkadaşımdı, ona telefon ettim, ‘Burası bir terör kampıdır, derhal BM bayrağını kaldırmanızı istiyoruz, bunun tahammülü de yoktur, önümüzdeki çarşamba gününe kadar bunu yapmazsanız Türkiye gerekli tedbirleri alır’ dedim. Onun üzerine kaldırdılar bayrağı, kapattılar kampı. Fakat daha sonra kamp Saddam Hüseyin’in denetimindeki Mahmur’a taşındı. ABD’nin Irak’a müdahalesi sonrasında da Türkiye’nin baskısıyla sorunun çözümü için ABD, eski NATO Başkomutanı emekli Orgeneral Josep Ralston’u, Türkiye’de de emekli Orgeneral Edip Başer’i görevlendirdi. Hatta Ralston Mahmur kampına falan gitmiş. Daha sonra bana telefonda, ‘Bu çok dehşet verici bir durum, 8 yaşındaki çocukların ceplerinde mermiler var, böyle bir şey kabul edilemez’ dedi. Ama ondan da bir sonuç çıkmadı.”

Peki ya Barzani? O bu işlerin neresinde? Öymen devam ediyor:

“Bütün mesele orada zaten. Barzani bir tarihte bizimle iş birliği yaparak PKK’yla mücadele ediyordu. 1995-1996 yıllarında bir Ankara süreci vardı, ben de o sürecin başkan yardımcısıydım, eş başkanıydım. ABD, İngiltere, Türkiye’nin yönetiminde bir süreçti bu ve o sırada Barzani de Talabani de PKK’yı bir terör örgütü olarak kabul ettiklerini ilan ederek PKK’yla mücadele etmeye başladıklarını söylediler. Hatta bize ‘Şu kadar şehit verdik’ falan dediler. Fakat daha sonra bu süreci ABD’liler Washington’a taşıdılar ve ondan sonraki aşamada Türkiye devreden çıktı.”

Barzani ve Talabani tavır mı değiştirdi?

“Değiştirdi, evet. Yani o tarihten sonra bir daha PKK’yla mücadele ettiklerini duymadık. Hatta tam tersi tavır içine girdiler.

Barzani, ‘Türkiye kuzey Irak’a karışırsa, biz de Diyarbakır’ı karıştırırız’ dedi, Talabani de ‘İstenen terör elebaşları için size değil bir Kürt, bir Kürt kedisi bile vermeyiz’ dedi. Ondan sonra işin şekli değişti. Başlangıçta böyle değildi, bunlar da PKK’yla resmen mücadele ediyorlardı.”

Mahmur Barzani’nin korumasında denilebilir mi?

Yazının devamı...