Ortadoğu’daki şeytan üçgeni

Devlet olma vasfı ortadan kalkan ama hâlâ büyük tehdit durumundaki terör örgütü DEAŞ ile mücadele amaçlı Uluslararası Koalisyon’da 80 civarında ülke var. Ancak bugüne kadar Türkiye dışında kimin ne yaptığı, daha doğrusu yapmadığı da ortada. Özellikle de bu işin önderliğini üstlenen ABD ve NATO üyesi ülkeler açısından. Evet, ABD örgütün lideri Bağdadi’yi yok etti ama örgütü hepten ortadan kaldırma konusunda aynı hassasiyet söz konusu değil. NATO üyesi ülkeler de eylemden ziyade ısrarla daha çok söylem havasındalar. Nitekim DEAŞ’la Mücadele Uluslararası Koalisyonu’nun Roma’daki son Bakanlar Toplantısı’nda Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da şu sözlerle bunu bir kez daha dile getirdi:

“Türkiye olarak, DEAŞ’la Mücadele Koalisyonu’nun başından beri aktif bir üyesiyiz ve DEAŞ’a karşı cephede mücadele eden tek NATO üyesiyiz.”

Dahası, Bakan Çavuşoğlu İtalya’nın önde gelen gazetelerinden Il Messaggero’ya verdiği röportajda da “PKK/YPG’nin kendi önemini muhafaza etmek için DEAŞ’a ihtiyacı vardır ve DEAŞ’ın varlığından istifade etmektedir” sözleriyle iki terör örgütü arasındaki kirli ilişkiyi de çok net ortaya koydu. Bu anlamda ABD başta olmak üzere terör örgütü PKK’ya destek veren ülkelerin ikiyüzlülüğünü de hissettirerek. Tabii diplomatik bir dille. Diplomatik dil vurgusunu özellikle yapıyoruz çünkü aslında yekten söylenmesi gereken şu:

DEAŞ aslında ABD’nin yarattığı ve her yerde, istediği şekilde kullandığı, kullanacağı İngiliz anahtarı gibi verimli bir araç. Bunu ABD’nin diğer kuklası PKK/YPG/PYD terör örgütüyle tamamladığınızda da ortaya çıkan tam anlamıyla bir şeytan üçgeni. Şöyle ki; ABD’nin Suriye’deki varlık gerekçesi neydi? DEAŞ’ı yok etmek. Ama ABD ne yaptı? Teröristlerle mücadele adı altında bir başka terör örgütü PKK/YPG/PYD’yi silahlandırıp eğitti, dahası alan açtı. Örneğin, 2014-2015’te Tel Abyad ile Ayn el Arab (Kobani) DEAŞ’tan kurtarma bahanesiyle PYD/YPG/PKK’ya teslim edildi. Fırat Kalkanı Harekâtı’nda TSK şehitler vererek bölgedeki DEAŞ’lıları temizleyince PKK/YPG/PYD’nin buraları da işgal niyetleri hayal olarak kaldı. Menbiç’teki PYD/YPG’liler ise değil Fırat’ın doğusuna geçmek, ABD bayrağının gölgesinde daha da palazlandı. Rakka’da yaşananlar da malum. Orada da tek mermi atılmadan Rakka PKK/PYD/YPG’ye teslim edildi ve kentteki DEAŞ’lıların daha sonra kullanılmak üzere kuzeye gitmelerine izin verildi. Nitekim daha sonra TSK’nın Afrin’e yaptığı harekâta karşı kullanıldılar da. Hem de daha önce düşman gibi göründükleri PKK/PYD/YPG ile aynı safta.

TSK’nın Ekim-Kasım 2019’da Barış Pınarı Harekâtı kapsamında terör örgütü PKK/YPG/PYD’ye dönük temizliği devam ederken ise ABD’den “Türkiye’nin Suriye’nin kuzeydoğusundaki adımları IŞİD’le mücadeleye ciddi ölçüde zarar veriyor” gibisinden akıl dışı açıklamalar, hatta yaptırımlar gelmişti. Hem de Türkiye’nin sadece Fırat Kalkanı Harekâtı kapsamında binlerce DEAŞ’lı teröristi temizlediği gerçeği ortadayken. Yani ABD Ortadoğu’daki jandarması İsrail’in yanı sıra kendisine göbekten bağlı bir PKK/PYD/YPG garnizon devletçiğini kalıcı hale getirmek üzerine kurguladığı kirli tezgâhı için DEAŞ’ı bahane etti, kullandı, hâlâ da aynı kafada. Dolayısıyla da Türkiye’nin bu oyunu bozma kararlılığından rahatsız.

Özetle dememiz o ki; ABD sürekli DEAŞ’a odaklanmak gerektiği mesajları verdi, veriyor ama hiçbir zaman O’nu yok etme amacıyla hareket etmedi. Bölgenin haritalarını kendine göre değiştirme, bölgeyi dizayn etme, bölgede kurulacak PKK/YPG/PYD terör devletçiğine bir alan açma, oradaki devletleri parçalama, yok etme amacıyla kullandı. Bu bir yerde DEAŞ, başka bir yerde El Kaide ya da Huraseddin oldu. Yani değişik isimlerle olan türevleriyle de hiçbir zaman ciddi bir şekilde mücadele etmedi. Sadece onları kendi lehinde, kendi ulusal çıkarları doğrultusunda nasıl kullanırım şeklinde hareket etti. Evet, Usame bin Ladin’i, DEAŞ lideri Bağdadi’yi ortadan kaldırdı ama DEAŞ’ı ortadan kaldırmadı. Onu daima adımlarını atarken önünü, yani mayın tarlasını temizleme aracı olarak gördü. Yoksa ABD kendi yarattığı bir şeyi istese zaten çoktan bitirirdi...