Sperm nasıl hareket eder?

19 Ekim 2021

Spermin hareketini kuyruğu sağlar. Kuyruk ise, başın hemen arkasında yerleşmiş ve sentriol denilen organelden çıkan incecik liflerden oluşur. Bu lifler kasıldıkça, kuyruk da daire hareketi yapar tarzda sürekli olarak bir yönde dönerek spermi adeta bir topaç gibi çevirir. Yani kuyruk kulaç atar gibi bir sağa bir sola salınmaz, sadece bir yönde spiral tarzda döner. Bu sırada başı da beraberinde döndürerek spermin aynen matkapta olduğu gibi önündekileri delerek ileri doğru gitmesini sağlar. Kuyruktaki lifçiklerde bu dönme hareketini yaptıran ise “Dynein” dediğimiz protein yapısındaki motorlardır. Dynein motorları çalıştığında, pistonları ile kuyruk içindeki lifleri ileri-geri çekerek hareket ettirir. Bu motorların çalışması için, her makinede olduğu gibi, enerjiye ihtiyacı bulunur. Hareket için gereken enerjinin yakıtı ise ATP adlı kimyasal bir moleküldür. Bu olmazsa, kuyruk da hareket edemez. ATP spermde 2 yerden elde edilir: orta kısmında bulunan mitokondrisi ve kuyruğu saran kılıfı. Mitokondri adeta bir pil gibi sürekli ATP üreterek spermin canlı kalmasını sağlayan çok önemli bir araçtır. İlginçtir, spermde mitokondri dışında, kuyruğu saran kılıfta da ATP’nin yapıldığı ve enerjisinin bir kısmını buradan sağladığı keşfedildi. Şimdi bu bilgiler ışığında sperm hareketinin neden bozulduğunu ve nasıl düzeltilebileceğini gözümüzde daha kolay canlandırabiliriz.

Anlaşılacağı gibi bir spermin normal hareket edebilmesi için önce sağlam bir iskelet yapısı olmalı, hareketi yaptıracak motor sistemi düzgün çalışmalı ve bütün bunları besleyen güçlü bir enerji kaynağı olmalı. Kuyruğun iskeleti sentriol’den gelişir. Sentriol hastalıkları, son yıllarda üzerinde çok çalışılan bir konu olmuştur. Menide bazı genetik belirteçlere bakarak sentriolün durumu hakkında fikir edinebiliyoruz. Kuyruğa hareket veren dynein motorlarını da yine bazı genetik belirteçlerle araştırabiliriz. Aslında bu yapılar elektronmikroskobu gibi sofistike yöntemlerle daha ayrıntılı incelenebilir ama pratikte her zaman bu imkan olmaz. Enerji kapasitesi hakkında ise spermin membran yapısı ve mitokondrisini inceleyerek bilgi edinebiliyoruz. Buna yönelik olarak birtakım testler geliştirilmiştir.

İşte tedavi aşamasında da, yukarıda saydığımız parçalardan hangisi bozulmuşsa ona yönelik bir yaklaşım yapılmalı. Enerji metabolizmasındaki bozulmaların başlıca nedeni oksidatif strestir. Spermlerin içinde yüzdüğü sıvıda toksik metabolitlerin birikmesi olarak tanımlayabileceğimiz oksidatif stres, başlangıçta spermin membran yapısı ve mitokondrisini bozarak etkisini gösterir ve son aşamada da DNA hasarlarına yol açarak spermi öldürür. Oksidatif stres ve DNA hasarı tedavi edilebilir bir durumdur. Sperm hareketinin medikal tedavi ve önlemlerle düzeltilemediği olgularda ise son çare tüp bebektir. Bu sırada özel tekniklerle sağlıklı spermler seçilebilir ya da tüp bebek yapılırken yumurta bazı enzimler ya da elektrik ile uyarılarak, embriyo gelişimi hızlandırılabilir. Bir diğer çözüm ise, testislerden alınacak spermlerle tüp bebek yapılmasıdır. Çünkü bazı erkeklerde menide çıkan spermler hareketsiz olsa da, testislerde hareketli sperm bulabiliyoruz.

Netice olarak, her zaman vurguladığım gibi, etkili bir sonuç almak için önce doğru tanı konmalı ve bu tanıya yönelik tedavi planlanmalı. Her ne olursa olsun spermin hareketini artırır iddiasıyla üretilmiş, körlemesine kullanılacak ve etkinliği kanıtlanmış ne bir ürün ne de ilaç bulunur. Belki bunların destekleyici rolü olabilir ama faydaları sadece tesadüflere bağlı kalır.

 

Prof. Dr. Kaan Aydos

Üroloji Uzmanı

www.kaanaydos.com.tr

Yazının devamı...

“Evlendik, çocuğumuz olmuyor! Ne zaman tüp bebek yaptırmalıyız?”

11 Ekim 2021

Hiç kuşkusuz tüp bebeğin bir denemesinde gebelikle sonlanma olasılığı, doğal yolla girilecek bir ilişkiden daha fazladır. Tüp bebekte ortalama %50 başarı sağlanırken, doğal yol ile o ay için gebelik şansı %20 civarındadır. Ancak tüp bebek zahmetli ve bazı çiftler için maliyetli bir uygulamadır. İşlem sırasında da birtakım komplikasyonlar görülebilir. Her ne kadar günümüz teknolojisi ile ciddi bir sorunla karşılaşma riski artık çok azalmış olsa da kadında yumurta toplama işleminin invaziv bir cerrahi girişim olduğu unutulmamalı. O nedenle de çocuk sahibi olmaya niyet edinildiğinde ilk seçenek doğal yolla bunun sağlanması olmalı. İyi de, bir yıl beklenmesine rağmen sonuç alınamadı, hala beklemenin bir faydası olur mu?

Bu noktada dikkate alınması gereken iki önemli nokta vardır: Kadın açısından beklemenin bir risk getirip getirmeyeceği ve her iki eş için de tedavi ile düzeltilebilecek bir durumun varlığı. Kadının durumunun mutlaka bir jinekolog tarafından değerlendirilmesi gerekir. Ama yaşının 35’i geçmiş olması ve yumurta rezervinin azalması, bekleyerek kaybedilecek fazla zaman kalmadığının işaretleridir. Erkek yönünden baktığımızda, hareketli ve kaliteli sperm çıkıyorsa, her zaman doğal yolla gebelik şansı var demektir. Tabii ki sperm sayısının çok düşük olması bu şansı azaltacaktır, ama tamamen de ortadan kaldırmaz. Azoospermi olsa bile, olguların %10’unda kanal tıkanıklığı ya da total hormon düşüklüğü bulunarak tedavi ile doğal yolla sperm çıkışı sağlanabilir. Bunlardan bir sonuç alınamamışsa, işte o zaman tüp bebek şart olur.

Anlaşılacağı üzere, erkekte tüp bebek kararı vermeden önce tedavi edilebilir bir patolojinin bulunup bulunmadığının araştırılması gerekmekte. Burada söz konusu edilen tedavinin amacı sadece doğal yolla kaliteli sperm çıkışını sağlamak değil, ileride tüp bebeğe geçildiğinde tüp bebeğin başarısını artırmaya da yönelik olacaktır. Azospermi sperm tahlili ile ortaya çıkar. Spermin kalitesi ise %32’den fazlasının ileri hareket etmesi, oksidatif strese ait bir hasarın bulunmaması, sentriol ve mitokondri fonksiyonlarının normal olması ile anlaşılır. Dünya Sağlık Örgütü WHO’nun rehberinde kısırlık araştırmasında sperm tahlili ve sperm DNA hasarına bakılması rutin işlemler olarak önerilmiştir. Dünya genelinde yapılan bir ankette de hekimlerin yarısından çoğunun bu öneriye uyduğu ortaya çıktı. Bu tetkiklerden çıkacak sonuçlara bakarak da, spermin kalitesini düzeltecek bir tedavi verilir. Takiben sağlıklı bir spermin menide çıkması 74 gün alır. Yani bir tedavi başladıktan sonra etkisini görmek için en az ortalama 2,5-3 ay beklenmesi gerekir. Bu 6 aya kadar da uzatılabilir. Daha sonra çiftin beklentileri ve kadının sağlık durumu göz önüne alınarak yeniden bir durum değerlendirilmesi yapılır. Buna göre de tüp bebek kararı verilebilir.

Kısacası, tüp bebek kararı vermeden önce sperm yönünden bir araştırma ve tedavi süreci olmalı. Bu süreci sınırlayan temel koşul ise kadının üreme fonksiyonlarıdır. Zaten kısırlık tedavisinde esas olan, erkek ve kadının birlikte değerlendirilerek ilerlenmesidir.

 

Prof. Dr. Kaan Aydos

www.kaanaydos.com.tr

www.instagram.com/prf.dr.kaanaydos

Yazının devamı...

Azoospermi tedavisinde testiste sperm üretiminin hangi seviyede bozulduğu önemlidir

6 Ekim 2021

Testis biyopsisinde sperm üretiminin normal olduğu görülürse azoosperminin kanal tıkanıklığına bağlı geliştiği düşünülür. Herhangi bir tıkanıklığa bağlı olmayan azoospermiler nonobstrüktif azoospermi ya da NOA olarak adlandırılır. Bunlarda sperm üretimi ya bir seviyede duraklamıştır ya da tamamen ortadan kalkmıştır. Sertoli cell only olarak rapor edilen bu son durumda sperm kök hücrelerinden hiç sperm hücresi gelişmez. Oysa maturasyon duraklaması ya da arresti olarak bilinen ve sperm üretiminin başladığı ancak belli bir seviyede durakladığı biyopsi sonucunda, tüp bebeğe geçebilme bakımından biraz daha umutlu olunabilir. Buradan da anlaşılacağı üzere testislerde sperm hücrelerinin hangi olgunluk aşamasında olduğunun bilinmesi bazı olgularda tedavi için yönlendirici olabilir.

Testiste sperm üretimi “spermatogonium” denilen kök hücrelerden kaynaklanır. Bunlar daha embriyo rahim içindeyken ortaya çıkmaya başlar ve bebek dünyaya gelirken de henüz yeni gelişmeye başlamış testis taslaklarının içine yerleşir. Spermatogoniumlar kendi kendilerine çoğalarak yıllarca değişmeden bekler ta ki ergenlikle birlikte beyinden kana verilen seks hormonlarının seviyesi belli bir noktaya ulaşana kadar. FSH ve LH hormonlarının artmasıyla birlikte testiste testosteron üretimi de hızlanarak kök hücreler daha olgun sperm hücresi üretimine geçerler. Olgunlaşmanın ilk aşaması “spermatosit” hücreleridir. Bunlar henüz çocuk yapacak genetik kapasiteye erişmemişlerdir. O nedenle de tüp bebekte kullanılmazlar. Bir sonraki aşamada spermatositler 46 kromozomdan oluşan genetik malzemelerinin sayısını yarıya indirerek, “spermatid” dediğimiz 23 kromozoma sahip yuvarlak hücre haline gelir. İşte yuvarlak ya da round spermatidler, ROSI tekniği ile tüp bebekte kullanılabilecek ilk sperm hücreleridir. Ancak bunların da gebelik başarıları henüz çok düşük olup, günümüz teknolojisi ile %5 ila %8 civarında sonuç verir. Spermatidlerde kuyruk gelişiminin başlamasıyla genetik kapasiteleri de olgunlaşarak tüp bebek başarıları artma eğilimine girer. Nihayet, yaklaşık 70 mikron uzunluğunda kuyruğa sahip son evre “spermatozoa” ortaya çıkar. Bunlar normal gelişimlerini tamamlamış sperm hücreleri olup, tüp bebek denemelerinin yarısında gebelik sağlayabilirler.

Sperm hücrelerinin sadece şekline ve kuyruk gelişimine bakarak tüp bebekten sonuç alınıp alınmayacağı söylenemez. Döllenmenin olması ve sağlıklı bir gebeliğin gelişmesi için sperm hücreleri içindeki diğer organellerinin de düzgün çalışması gerekir. Burada söz konusu olan başlıca organeller; çekirdeğindeki DNA, bunun hemen arkasında yerleşmiş sentriol ve orta parçasına sarılmış halde bulunan mitokondridir. BunlarıN dışında, yumurtanın döllenmesini sağlayan çok sayıda protein parçacığını da kargolarında taşırlar. Saydığımız malzemelerin her biri kendine has bir görevi yerine getirir. Örneğin; sentriol, hücrelerin bölünerek çoğalmalarında temel rol oynar ve bu nedenle de döllenmenin olmasında temel gereksinimdir. Mitokondri, spermin yumurtaya kadar yolculuğunda ana enerji kaynağı olarak çalışır. Protein parçacıkları ise yine yumurtanın genetik makinesinin faaliyete geçmesinde anahtar rol üstlenirler.

Görüleceği üzere testiste sperm üretimi oldukça kompleks bir süreçten oluşmakta. Azoospermi olgularında bunun hangi basamakta bozulduğunun bilinmesi, tedavi planı için çok değerli bilgi verir. Biyopsisi, testisin çok küçük bir parçasını temsil ettiği için bu konuda sınırlı fayda sağlar. Son yıllarda ejakulatta çıkan özel belirteçlere bakılarak daha geniş bilgi edinmek mümkün olmuştur. Henüz yeni uygulamalarına başlanılan proteomik, metabolomik, nano-teknoloji, lazer ve ileri genetik teknikleri ise gelecek için umut bağladığımız yöntemler olarak beklemekte.  

 

Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Kaan Aydos

www.kaanaydos.com.tr

www.instagram.com/prf.dr.kaanaydos

Yazının devamı...

Kış aylarında gebelik şansı artar mı?

30 Eylül 2021

İşin aslı, kışın soğuğunda biz titrerken, sıcaktan uzak kalan spermler bundan çok mutlu olmakta. Geçtiğimiz yıllarda İsrail’de Ben-Gurion Üniversitesinden bir grup bilim insanı mevsimlerin üreme fonksiyonları üzerine etkilerini araştıran bir çalışma yaptılar. Üç yıl süreyle 6455 sperm örneğinin incelendiği bu araştırmanın sonuçlarına göre gerçekten de kış ve baharın ilk aylarında sperm sayısının ve hareketinin, diğer mevsimlere göre daha yüksek olduğu ortaya çıktı. 11 bin 929 erkeğin 18 yıllık değerlerinin incelendiği Utah Üniversitesi kaynaklı bir başka çalışmada da benzer sonuçlar alındığı görülmekte. Sperm yoğunluğu ağustostan ekime doğru gidildikçe düşüp, havaların soğumasıyla birlikte artmakta. Aslında sonbahar aylarında doğum sayısında artış olması da bununla anlamlı bir uyum göstermekte. Pennsylvania Üniversitesi’nden bildirilen sonuçlara göre doğumların %17’si baharda görülürken, sonbaharda bu oran %29’a çıkmakta. Her ne kadar insanda bu konuda çok az sayıda çalışma yapılmış olsa da, hayvanlar arasında kış aylarında sperm değerlerinde bir yükselme olduğu önceden beri bilinmekte. Şimdi ise bunun insanlarda da geçerli olduğunu görüyoruz.

Ancak burada vurgulanması gereken nokta, kışın görülen sperm değerlerindeki artışın, sadece sperm tahlilleri normal olan erkekler için geçerli olduğu. Oysa sperm sayısı düşük olanlarda böyle bir ilişki ortaya çıkmıyor. Çünkü spermi bozuk olanlar sonbaharda daha fazla sayıda hareketli sperm çıkarırken, baharda normal morfolojili spermleri artmakta. Dolayısıyla, spermin bozuk bulunduğu erkeklerin sonbahar ya da bahar aylarında çocuk yapmaya niyetlenmeleri de önerilebilir. 

Aslında aşırı sıcakların sperm kalitesini bozduğu bilimsel olarak ispatlanmıştır. Optimum sperm üretimi için testislerin düşük ısıda bulunmaları gerekir. Sıcaklığı artarsa sperm yapımı azalır, anormal sperm çıkışı da artar. Şurası biliniyor ki, sauna ve sıcak banyo alışkanlığı olanlarda oksidatif strese bağlı sperm DNA hasarında artış görülecektir. Zaten bu nedenle de inmemiş testis olgularında sperm sayısı azoospermiye kadar bozulabilmekte. Diğer yandan, sigara, elektromanyetik dalgalara maruziyet ya da içinde bulunulan ortamdaki kimyasal toksinler de sperm kalitesinde bozulmaya katkıda bulunabilir. Sadece mevsimleri değil, buna eşlik eden bu gibi faktörleri de birlikte değerlendirmek gerekir. Kış aylarının spermler üzerindeki olumlu etkisinin bir diğer nedeni de testosteronda artış olmasıdır. Yüksek testosteron cinsel arzuyu da artırır ki bu da beraberinde daha hızlı gebe kalınmasını sağlar.

Dolayısıyla, çocuk yapmaya niyetlenen çiftler için kış ayları çok idealdir. Kasım ve Aralık en fertil aylar olarak görülmekte. Ancak hiç kuşkusuz, bunu destekleyecek diğer tedbirlerin de alınması gerekir. Sağlıklı bir beslenme ve yaşam tarzı ile zararlı alışkanlıklardan uzak kalınması önemli. Ama hepsinden öte, kısırlığa neden olabilecek diğer faktörlerin de tedavi edilmesi için bir ön muayeneden geçilmesi ihmal edilmemeli.

 

Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Kaan Aydos

www.kaanaydos.com.tr

www.instagram.com/prf.dr.kaanaydos

Yazının devamı...

Y kromozomunda AZF delesyonu olan her erkek kısır mıdır?

20 Eylül 2021

Her birimizin hücrelerinde 46 adet kromozom iplikçiği vardır. Bedenimizin şekillenmesi ve organlarımızın çalışması, işte bu iplikçikler üzerinde dizilmiş gen kalıpları sayesinde belirlenir. Testislerin çalışması ve sperm üretiminin kontrolü de bunlar arasında Y kromozomu olarak bilinen iplikçiğin görevidir. Y kromozomu erkeğe has olup, büyük bölümü kök hücreden olgun spermatozoaya kadar sperm hücrelerinin gelişiminden sorumludur. Şayet üzerindeki gen kalıplarında bir eksiklik olursa, sperm üretimi de o seviyede kesilir ve Y kromozomu delesyonu (eksikliği) dediğimiz durum ortaya çıkar. O nedenle de, azoospermik ya da sperm üretimi ciddi derecede bozulmuş erkeklerde kısırlık nedeni araştırılırken Y kromozomunun genetik incelemesi istenir.

Y kromozomu üzerindeki genler 3 bölüme ayrılır: AZFa, AZFb ve AZFc. Her birinde binlerce gen kalıbı vardır. Şayet azoosperminin nedeni bu ise, tahlil sonucu AZFa veya AZFb veya AZFc ya da bunların kombinasyonu şeklinde delesyon saptanmıştır şeklinde gelir. Bunlar arasında en şanslı olanı AZFc delesyonlu erkeklerdir. Çünkü bu grup olguların yarısında ya ejakulatta sperm çıkar ya da TESE ile testislerde sperm bulunabilir ve tüp bebekle baba olma şansını yakalayabilirler.  Oysa AZFa ve AZFb delesyonlarında sorun çok daha vahimdir. Yakın zamana kadar bunların hiçbirisinde çocuk olmayacağı, o nedenle de TESE bile yapılmasına gerek olmadığı kabul edilmekteydi. Ancak son yıllarda çok nadir de olsa, AZFb bölgesi delesyonu saptanan erkeklerde sperm üretimi olabileceği bildirildi. Hatta bu şekilde bir çocuk da doğurtuldu. Fakat şunu da belirtelim, bahsettiklerimiz sadece bir kaç olgu için söz konusu olup, büyük kısmında halen kalıcı azoospermi olduğu kabul edilir. Yine de bu sonuçlar, Y kromozomunda AZF bölgelerinde delesyon bulunan olgular için bir umut verebilir.

Her ne kadar çok nadiren, AZFb bölgesinde genleri eksik olan erkeklerde sperm çıkabileceği bildirilmiş olsa da, burada yapılan testlerin genişliği, hassasiyeti ve özgüllüğü sonucu belirleyen önemli parametrelerdir. Yani TESE ile sperm çıkıp çıkmayacağını önceden anlayabilmek için rutin testler dışında daha detaylı genetik incelemelerin yapılması gerekir. Değilse boş yere umutlanmaktan başka bir faydası olmaz. Henüz bu şekilde detaylı testler ise dünyada pratikte uygulamaya girmiş değildir. O nedenle AZF delesyonu tanısı gelmişse, bunu tüm yönleriyle konuşmak ve sonuçlarını kabul etmek gerekir. Şunu da belirtelim, AZF gen eksiklikleri tüp bebek ile mutlaka erkek çocuğa geçer ve aynı sorunu o da yaşar. Yine bu olgularda başka genetik anomaliler de görülebilir. Dolayısıyla, şayet bu tanıyı alan bir çift tüp bebeği kabul ederse, transfer edilmeden önce embriyoların genetik taramalarının yapılması önerilir.

Netice olarak, şansın çok düşük olduğu ve olası sonuçları kabul edilirse, AZF bölgesinde genetik eksiklik bulunan ve Y kromozomu delesyonu saptanan erkekler için de tüp bebek bir umut olabilir.

 

Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Kaan Aydos

www.kaanaydos.com.tr

www.instagram.com/prf.dr.kaanaydos

Yazının devamı...

Spor kısırlık yapar mı?

14 Eylül 2021

Avrupa Üroloji Derneği EAU, sportif faaliyetlerin spermler üzerindeki etkilerini ve alınacak önlemler konusunda önerilerini içeren bir rehber yayınladı. Buna göre aşırı olmamak kaydıyla egzersizlerin seminal sıvıda inflamasyon markırlarını azalttığı ve neticede sperm değerlerini düzelterek gebelik oranlarını artırdığı görülmekte. Özellikle obez erkeklerde düzenli egzersiz yapılmasının, sperm sayı, hareket ve morfolojisinde anlamlı derecede olumlu etkiye sahip olduğu önerilmiştir. Zaten aşırı kilonun serum testosteron dengesini değiştirerek sperm üretimini bozduğu önceden beri bilinmekte.

Diğer yandan, bazı sportif faaliyetler kısırlık yönünden risk taşıyabilir. Bisikletin penil ereksiyonu zayıflattığı ve infertiliteye neden olabileceği gösterilmiştir. Ancak burada bahsedilen, düzenli şekilde uzun süreli ve yoğun bisiklet kullanan sporcular için geçerli. Çünkü bu sırada testislerin içinde bulunduğu skrotum kesesinin ısısındaki yükselme, sperm üretimini ve hareketini bozabilecektir. Ayrıca pedal çevirme sırasında testisler üzerine sürekli travma olması da buna katkıda bulunabilir.

Koşu da ancak çok uzun süreli olursa testis sağlığını olumsuz etkileyebilir. 1 yıldan fazla maraton yapan sporcular üzerinde bir çalışma sperm değerlerinde bozulma olduğunu bildirmiştir. Profesyonel triatlon sporcuları için de benzer sonuçlar gösterilmiştir. Burada söz konusu olan günlük hafif koşular, yürüyüş ya da yüzme faaliyetleri değildir. Hafif ve bir program dahilinde yapılan bedensel aktiviteler tam aksine vücut yağ kitlesini dengeleyerek ve hormon salgılanmasını düzenleyerek erkeğin üreme potansiyeline katkıda bulunabilir.

Halter gibi karın içi basıncını artıracak sportif faaliyetler de özellikle varikoseli bulunan erkekler için risk oluşturmakta. Varikosel, testisten kirli kanı taşıyan damarlardaki genişleme neticesinde artan geri akıma bağlı olarak sperm üretimini bozar. Ikınma ile geri akım fazlalaşınca bu etkisi de artıracaktır. Bunun dışında ağırlık kaldırılmasının testis fonksiyonları üzerine olumsuz bir etkisi olmayacağı da bilinmelidir.

Spor yapanlarda bir diğer eşlik eden risk ise beraberinde kullanılan anabolikler ve androjen içerikli ürünlerdir. Anabolik steroidler beyinden salgılanan gonadotropinler olarak bilinen seks hormonlarında azalma yaparak sperm üretimini bozabilir. Hatta bunlar kesilse bile uzun bir süre etkileri devam edebilir. Nadir de olsa kalıcı hasar bıraktıkları da bildirilmiştir. Ayrıca, sportif faaliyetler sonrasında alınan sauna ve sıcak banyolar da skrotal ısı artımı yaparak testis fonksiyonlarını olumsuz etkileyebilir.

Netice olarak; düzenli, hafif egzersizler sperm kalitesini etkilemeyebilir hatta obezlerde olduğu gibi olumlu tesirleri de vardır. Uzun süreli ve yoğun bisiklet kullanımı, ağırlık kaldırılması, maraton koşuları ya da triatlon aktivitelerinin kontrollü biçimde yapılması, testis fonksiyonlarının yakın takip edilmesi önerilir. Anabolik ve testosteron etkili androjenik ürünlerin kullanımından kaçınılmalı, kullanılmışsa buna yönelik tedbirlerin alınması uygun olur.

 

Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Kaan Aydos

Yazının devamı...

Sperm seçiminde mikrofludik “çip” kullanımı

8 Eylül 2021

MikroTESE yöntemi, testisteki seminifer tubüller dediğimiz çok ince kanalcıkların ameliyat mikroskobu altında incelenerek, içinde olgun sperm hücresi bulunan parçaların ayırt edilmesi ve çıkarılması esasına dayanır. Gerek çok az hasar yaratması gerekse yeterli sayıda sperm elde edilebilmesi bu tekniğin önemli avantajlarıdır. Altta yatan nedene bağlı olmak şartıyla, olguların yaklaşık yarısında yeterli sayıda sperm elde edilebilmekte. Ancak iş sadece sperm elde etmek değil, elde edilen spermlerin kaliteli olması da sonucu etkileyen önemli bir faktördür. TESE ile elde edilen spermler arasından gebelik şansı en fazla olanlarının nasıl seçileceği, bugün için üreme tıbbı ile ilgilenen bilim insanlarının yoğun olarak üzerinde çalıştıkları bir konudur.

Sperm kalitesini belirleyen en önemli iki parametre hareketli olması ve DNA içeriğinin sağlığıdır. Dolayısıyla tüp bebekte kullanılmak üzere spermin hazırlanmasında hedeflenen de, ileri hareketli ve DNA hasarı olmayanların seçilmesidir. Mikroenjeksiyon yani ICSI tekniği ile yapılan tüp bebek uygulamalarında gebelik başarısı yaklaşık %50 civarındadır. Sonuç alınamayan olgularda ise sorunun önemli bir kısmı spermle ilişkilendirilir. DNA hasarı bulunan spermlerle yapıldığında tüp bebek başarısının yarı yarıya azalacağı gösterilmiştir. Her ne kadar bu hasarların büyük kısmı erkeğin maruz kaldığı çevresel faktörlerden ya da spermin kendi iç yapısından kaynaklansa da, bir kısmında spermin hazırlanması sırasında laboratuvar ortamında ortaya çıkmakta. Bu sırada testislerden alınan dokunun mekanik ayrıştırma işlemi, santrifüj edilmesi ya da bir takım kimyasallarla muamelesi gibi işlemler de spermleri hasarlayabilir. İşte son yıllarda bu gibi olumsuzlukların üstesinden gelecek yeni tekniklerin geliştirilmesi üzerinde yoğun çalışılmalar yapılmakta.

Bu amaçla lazer yardımlı sperm seçimi, ışığın çift kırınımına dayalı birefringence metodu, Raman spektroskopisi, mikrofoton mikroskobisi, Annexin-V manyetik aktivasyon gibi sofistike bazı tekniklerin ön çalışmalarının sonuçları umut vermekte. Ancak hepsinin de kendine göre avantajlarının yanı sıra önemli dezavantajları da bulunmakta. Bunların yanında mikrofludik sistemler daha fazla deneme olanağı bulmuş bir uygulamadır. Mikrofludik tekniği, çok ince kanalcıklar içerisinde akan sıvıların fiziksel özelliklerine dayanan bir yöntemdir.  Yaygın anlamda “çip” olarak bilinen bu sistemlerde, bir ucundan bırakılan spermler mikrokanallar içerisinden geçerken, şekline, elektriksel özelliklerine ve hareketine göre farklı yönlerde akarak ayrışabilmekte. Bu şekilde hareketi daha iyi ve DNA hasarı daha düşük spermlerin toplanması mümkün olabilmekte. Henüz testisten alınan spermlerin ayrıştırılmasında çok tecrübe edinilmemiş olmakla birlikte, yeni geliştirilen spiral kanallı ve geçirgen fiber membrandan oluşmuş sistemler bu yönde daha verimli olarak görülmekte. Mikrofludikler, kaliteli spermlerin lökosit, immatür hücreler ve doku artıklarından ayrıştırılarak saf halde toplanmasında anlamlı bir yarar sağlayabilir. Ancak bunların genel uygulanıma girmesi için daha fazla tecrübe edinilmesine de ihtiyaç olduğu bilinmeli. Çünkü ne kadar avantajlı gibi görülse de, teknik olarak kısıtlayıcı başka sorunları da henüz düzeltilmeyi beklemekte.

Bütün bunlardan anlaşılacağı üzere, azoospermi olgularında gebelik başarısını artırmak için en sağlıklı ve kaliteli sperm seçiminin sağlanması üzerinde çok yönlü bilimsel araştırmalar yapılmakta. Bizler de bu yeni teknolojilerin klinikte kullanılması konusunda çalışmalarımıza devam etmekteyiz. Sonuçların güvenilirliliği kanıtlandıkça, hiç kuşkusuz rutin kullanıma da girecektir.

 

Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Kaan Aydos

www.kaanaydos.com.tr

www.instagram.com/prf.dr.kaanaydos

Yazının devamı...

Sperm mitokondri hastalıkları kısırlık nedeni olabilir

31 Ağustos 2021

Yukarıdan da anlaşılacağı üzere döllenmenin gerçekleşmesinde 2 önemli olay var; spermin güçlü hareket etmesi ve başındaki akrozom kesesinin açılması. Bunların her ikisi de enerji gerektirir. Spermin enerji kaynağı ise mitokondri dediğimiz organelidir. Mitokondri aynen bir pil gibi işlev görür ve yarattığı elektrik akımı sayesinde biraz önce bahsettiğimiz mekanizmaların düzgün çalışmasıyla kuyruk hareket eder, akrozom kesesi açılır.

Mitokondri bozuklukları nasıl anlaşılır?

Mitokondri bozuklukları kısırlık nedenleri arasında önemli bir yer tutar. Nasıl ki pili zayıflamış bir fener ışık saçamaz, mitokondrisi zayıflamış sperm de döllenme yapamaz. İyi de, mitokondrinin bozuk olduğunu nasıl anlayacağız? Önce sperm tahlilinde hareket oranlarına bakılır ve bir de sitoplazmik artık dediğimiz morfoloji bozukluğuna dikkat edilir. Mitokondri, sperm başının hemen arkasında 4-5 mikron boyundaki orta parça olarak bilinen kısmı kaplamakta olup, buranın da şeklinin bozuk olması bir diğer belirti olarak ele alınır. Ancak laboratuvarlarda hareket değerlendirmesi gayet başarıyla yapılabilmekle birlikte, morfolojik olarak sperm şeklinin değerlendirmesi henüz istenen standartta değildir. O nedenle de çok güvenilir bir parametre olarak görülmemeli.

Son zamanlarda mitokondri bozuklukları için daha spesifik bulgular tanımlanmıştır; mitokondri membran potansiyeli ve enerji metabolizması ile ilgili belirteçler gibi. Bunlar ejakulatta genetik yöntemlerle ölçülür. 

Mitokondri bozuklukları nelere yol açar?

Mitokondrinin çalışmasının bozulması 2 önemli sonuç daha doğurur; sperm DNA hasarı ve spermin erken ölümü. DNA hasarları özellikle tüp bebek sırasında döllenmenin olmaması, beşinci güne gidemeden embriyo gelişiminin durması ve gebeliklerin düşükle sonuçlanması gibi sorunlarla yakından ilişkilidir. Diğer yandan, her canlı gibi sperm hücresinin de yaklaşık 10 günlük belli bir yaşam süresi vardır. Bu süre dolduğunda apopitoz dediğimiz bir süreç ile sperm yaşlanarak ölür. Bu beklenen normal bir sonuçtur. Spermin bu şekilde ölmesi, mitokondri tarafından idare edilir. İşte, şayet mitokondri sağlıklı çalışmıyorsa spermler de erkenden canlılıklarını kaybederler. Daha önceki yazılarımızda anlattığımız oksidatif stres ve buna yol açan faktörler, sperm DNA hasarları ve erken ölüm için başlıca sorumlu nedenlerdir.

Anlatılan mitokondri bozukluklarının dikkatli şekilde araştırılıp, nedene yönelik spesifik tedavilerinin yapılmasıyla gebelik başarısı da artacaktır. Tüm dünyada bu konu üzerinde araştırmalar özellikle son yıllarda yoğunlaştı. Bizim de çalışmalarımız devam etmekte. Bu şekilde, kısırlık nedeniyle tedavi arayışına giren çiftlerin bir kısmı daha istediklerini elde edebilecektir.

 

Yazının devamı...