Bilinçaltının gücü

31 Ağustos 2020

Kucağımdaki kitaptan gözlerimi uzaklaştırdım, zihnimde az önce okuduğum kelimeleri tekrarladım. “İyileştirme organı bilinçaltı, iyileştirme süresi ise inançtır”. İnanç olmadan bilinçaltı çalışır mı? Bilinçaltının yapıtaşları sahip olduğumuz inançlar, değil mi zaten? Kafamda deli sorular. Joseph Murphy’nin kelimelerini zihnim tekrarlamaya devam etti. “İyileştirme organı bilinçaltı, iyileştirme süresi ise inançtır”.

Mesleğimin çok erken dönemlerinden beri bilinçaltının labirentlerinde dolanmak ve şifrelerini kırmak bana haz veriyor. Yaşamın o görülmeyen derinliğine ve mucizevi tarafına dokunmak, çok kolay ifade edilebilecek bir deneyim değil. Bazı şeyleri kelimelere dökünce basitleştiriyoruz, bilinçaltını da öyle. Çok sevdiğim bir üstat, evreni anlamak konusunda şöyle bir tanımda bulunmuştu. “Düşün!” dedi “Senin zihnin bir kova ve evren bir okyanus. Kovana okyanusun suyundan doldurup koca okyanusu tanımlaman, mümkün mü?”

Bilinenin çok ötesinde, ustalıkla tasarlanmış, yönetmenin akla gelebileceklerin çok ötesinde sürprizlerle donattığı bir Avrupa filmi izlemek gibidir, bilinçaltına dokunmak… O yüzden derinine dalmak cesaret ister.

Çoğu insan benzer kalıpların olduğunu düşünür, basit matematiklerin olduğunu… Evet, çalışma dinamikleri evrenin matematiksel kurgusu gibi zihnin kendi matematik kuramları ile doludur. Ama her formülün ince tasarımı kişiye özel sırlarla doludur. O yüzden güzeldir, dedim ya herkesin bilinçaltı tıpkı parmak izleri gibi benzersizdir.

Joseph Murphy’nin kelimelerine geri döndüm, haklıydı, bilinçaltı müthiş bir iyileştirme gücü içeriyordu. Şu dönemde ne kadar da çok iyileşmeye ihtiyacımız var. Yorulduk çünkü belli ki bir şeyler değişmezse önümüzdeki günler de tekrar yorulabileceğimiz günler kapımıza doğru yaklaşmakta. Düşünmesi bile korkutucu.

Kaçınmak için sosyal medyaya yöneliyorum, sanki kendi zihnimin yağmurun geleceğini andıran bulutlar gibi kararan düşüncelerinden kaçabilirmişçesine. Tesadüf o ya, sosyal medyada önüme büyük puntolarla yazılmış “Virüs yapay, pandemi tasarı. Büyük bir algı savaşı, maskeye hayır!” sloganları çıkıyor. Kaygıdan yorulan zihnim bir an için umutla her şeyin bir kandırmaca olduğunu düşünerek eski günlerine dönebilmek için kelimelere sarılmaya çalışıyor. Yok, olmuyor, kelimeler ellerimden hızla kayıyor. Herkes inanabilir ama ben baştan kaybetmişim. Meslek olarak gerçeği kendi gözleri ile izleyenler grubunda olunca inanmak için insanın dışarıdan çok az şeyi oluyor.

Virüs komplo olabilir, pandemi algı yönetimi olabilir, topluma korku salınıyor olabilir ama sonuçta tüm bunları gerçek olan bir şeyle yapıyorlar. Zarar veren, öldüren bir virüsle… Sonuçta ölenler gerçek, hastanede uykusuz, bitkin savaşan meslektaşlarım gerçek.

Zihnim bu sefer Joseph Murphy’nin kelimelerine yöneliyor. Sisli anılarından pandemi döneminde rastladığı “İnanırsak bize bir şey olmaz, hastalanmayacağımı düşünürsem corona bana dokunmaz” … Acaba? Düşünerek bu durumun içinden çıkabilir miyim? Eğer öyle olsaydı, “secret” hikayeleri ile herkes zengin olurdu. Şimdi hepiniz bana bilinçaltı ile çalışıp bilinçaltının gücüne inanmadığımı mı soracaksınız? Tam tersi, bilinçaltı dünyada karşılaşabileceğiniz en büyük güçlerden biri.

Yazının devamı...

Pandemi sonra yaşamak

22 Ağustos 2020

Bir pandemi geçti üzerimizden, kimine teğet, kimini ezerek. Gerçekten geçti bitti mi hiç birimiz emin değiliz, ama en azından ilk yaşadığımız şok kısmını atlattık, yolumuza devam eder gibi yaptık, yapıyoruz. Pandemi esnasında danışanlarımı uyardığım bir konu vardı, olayın en hararetli, korkunun en yüksek olduğu noktada her şeyin daha yolunda olacağı, asıl sıkıntının bir şeyler normalleşmeye başladığında karşılarına çıkacaklarına dair! Nitekim de öyle oldu.

Ölümün nefesi yanı başımızda iken belki korktuk, belki çok mutsuzduk, bildiğimiz her şeyin engellenmesinden bunalmıştık, ama yine de şu andan daha iyiydi her şey.

Çok iddialı geliyor belki söylediklerim ama anlatmak için benzer bir örnek verecek olursam, savaşın ortasında mermiler tepenizden uçarken, yanı başınızda kan gövdeyi götürürken belki de bulunabileceğiniz en kötü anda olduğunuzu düşünürsünüz. Belki bundan güç alarak gözü dönmüş bir biçimde cesaret örneği gösterirsiniz, belki uzun yıllardan çok, kısa anların kıymetli olduğu o yerde yaşamın küçük detaylarında büyük anlamlar, yaşama sevinçleri bulursunuz.

Savaş bitip yuvanıza döndüğünüzde, uykusuzluktan gün içinde yorgun düşmeye, kabuslar görmeye, huzursuz, öfkeli biri olmaya başlar, hayattan mutlu olamayan, adapte olamayan, sürekli tehdit altında hisseden biri haline dönersiniz. Çünkü başta savaş esnasında limbik sistem size ilkel dürtülerle hayatta kalmanız için eylemlerinizi belirlerken savaştan döndüğünüz noktada, düşünen zihniniz artık tehlikenin sınırlarını belirlemek, ne yapacağını bilmek ve tehlikenin bittiğine dair bir kanıt ister, bu “Savaş bitti, zafer ilan edildi” denmesinin ötesinde bir arayıştır. Belki bir daha dünyada hiçbir savaşın çıkmayacağına ve dünyanın kimsenin birbirine bir daha öfkelenmeyeceği, korkuların bir daha yaşanmayacağı bir yere dönüşmesi ve tüm bunların somut elle tutulur, kanıtlarının olması gibi bir beklenti...

Yaşam maalesef, aslında soyut kavramlar üzerine kurulu, net sınırları olmayan, geleceğin garantisi olmayan sınırlar bunlar. O yüzden beklentiler bir bir boşa çıkar ve zihnimiz bununla nasıl başa çıkacağını bilemez.

Pandemi esnasında komutlar çok netti, sınırlar çok keskindi. Karar vermeyi bırakın, herhangi bir konuda çok seçme şansımız bile yoktu. Ama hikaye bir yerden sonra ölüm tehlikesinin azalması ile normalleşmeye doğru yöneldi. Ama tehlikenin kesinlikle bittiğine, bir daha herhangi bir salgının olmayacağına dair elimizde hiçbir kanıt olmadan normal yaşama dönmeye çalışmaya başladık.

Başladık da bir yandan da eskiden zevk aldığımız her şeyden mahrum bir halde bunu yapmayı denedik. Arada umursamıyorum diyenler, ne kadar umursamıyor olsalar da yolda önlerinden geçen iki maskeli kişi, farklı davrandıkları için sorgulayan bir çift göz bilinçaltlarında yine farkına varamadıkları yorgunluklar yaratmaya başladı. Tehlikenin bittiğini, yeniden her şeyin eskisi gibi huzurlu olacağının kanıtlarını bulamayan bizler, yetmezmiş gibi bir de bu pandemi döneminde can havliyle kenara fırlattığımız tüm dağınıklığı, iş, maddi sorunlar gibi durumları, toparlama sorumluluğu ile de karşı karşıya kaldık.

Tüm sınırların belirsizleştiği, tüm doğruların birbirine girdiği bu yerde, dışarıda özgürce adım atıp dostlarımızı görmek, yeniden para kazanmak için önümüzde sayılı kaç günümüz olduğunun endişesi altında nefes almaya çalışıyoruz.

Yazının devamı...

BAZI İNSANLAR

21 Ağustos 2020

Hepimize çizilen yol aynı gibi, iyi bir okulda oku, üniversite sınavını kazan, evlen, çocukların olsun, arada emekliliği garantile, yaşlandığında bahçe ekmeye ve küçük bir sahil kasabasına taşınmaya hazır ol. Modern çağ diyoruz adı üstünde, hayallerimize, arzularımıza ulaşabilmek için olasılıkların, imkânların bolluk çağı... Oysa biz özgürlüklerin, olasılıkların bize sunulduğu noktada aynıyı seçmek ve seçtirmek üzere hayatlarımızı planlıyoruz, oh ne güzel.

            Aradan zaman geçiyor, güvende olduğumuzun ve toplum tarafından değerli olacağımızın artık garantilenmiş olduğunun kanıtı klişe yaşamlarımıza adım atılmış ve her şeyin yolunda olmasını beklerken, hiç beklenmedik bir şey oluyor. Ama hepimize değil, bazı insanlara…

            Bazı insanlar işlerinde çok başarılı iken fısıltılarını kendileri bile duymaktan korktukları bir anda işlerinden mutlu olmadıklarının, ayrılmak istediklerinin boğuklaşan kelimelerini ortaya saçıyorlar.  Ne kadar şirin çocuklar derken, yine bazı insanlardan olan annelerinin gözlerinde bir burukluk ben pek anaç bir anne değilim, yapınca da insan vazgeçemiyor keşke yapmasaydık, tüm yaşam değişiyor diye günah çıkarma çabaları. Ne kadar mutlu bir evliliğiniz var denildiğinde yine bazı insanların içinde beliren özgürlük gerçekten güzel bir şey diye sanki bir daha hiç geri dönülmeyecek bir yere özlemin yansımaları…

            İşte bazı insanlar, o mükemmel görüntülerinin altında yaşamlarını sürdürebilmek için nefes almaya devam etmek için çaba sarf ediyorlar. Bazıları diyor ki bu insanlar ister iş, ister annelik olsun, çok hassas yapılar, çok mükemmeliyetçiler, o yüzden diğerlerinden daha çok yıpranıyorlar, daha çok emek sarf ediyorlar, daha fazla kan kaybeder gibi enerji kaybediyorlar.  Bazıları da bazı insanlar çok hassas, stresli gruplarda olmaması gerekiyorlar diyor. Diğerleri karşı çıkmasa da her insanın bir limiti vardır, mükemmeliyetçilikle hızlı çalışarak o limiti hızlı tüketiyorlar diyor.

            Aynılaştırma? Gerçekten eski Budistlerin inancı gibi her türün kendi kalp atım sayısı vardır ve doğuştan bellidir, hızlı yaşayan sayıyı hızlı tüketir demeleri gibi bu insanlar hepimizle aynılar da kendilerini hızlı mı tüketiyorlar? Olabilir, belki de aynılaştırmak gerekiyor. O zaman hepimiz aynıysak aynı ayak izlerini yürüyor olmamız kötü bir şey olamaz. Ama asıl soru şu gerçekten aynı mıyız?

 Belki de gerçekten bu bazı insanlar strese dayanamayan, empati duygusu daha yüksek, daha başka yaşamlara ait insanlar… Belki özgür olduklarında yaşayacak başka potansiyelleri olan insanlar… Belki enerjilerini bir kişiye değil, yaşama yayması gereken insanlar… Neden aynılaştırmaya çalışıyoruz ki?

            Aslında sorun kendimizi tanımaya pek fırsatımızın olmamasından kaynaklı. Dünya yapabileceklerimizle sınırlı olduğu söylenince bir şeyleri yapabilmekle ilgili biraz fazla kabiliyeti olan insanlar nerede duracaklarını bilemez hale geliyor. Amaçlar, araçlar karışıyor. Biraz farklı hissetseler, çizilen yoldan çıkıp farklı birileri olmaya kalkarlarsa başlarına ne geleceğini bilmiyorlar. Ne kadar canları yanacak, ne kadar pişman olacaklar fikirleri yok, kendini seçmenin bedeli bu kadar ağır olabilir mi? Kim bilir.

            Bir şeyi yapabiliyorsak, biraz algımız güçlü, biraz her işin altından kalkabilen yapımız varsa onu yapmamız gerektiği anlamına mı geliyor? Yapabildiğimiz her şeye ait miyiz? O zaman birden fazla kabiliyeti olan insanlar ne yapacaklar? Sevgililerin arasında kalmış gibi parçalara ayrılıp kendilerini yok mu edecekler?

Yazının devamı...

Özgürlüğün kaderi

22 Temmuz 2020

Her katıldığım sohbette omuzlarımda ağırlık bırakan kelimeler, üst üste ekleniyordu. Biz şehirliler “Arka balkonlarımıza bir şeyler ekiyoruz, toprağa dönüyoruz” derken, asıl toprağın sahibi insan “Toprak kolay değildir, şans işidir, o yıl mahsul verip vermeyeceği şansa kalmıştır. Oysa insan, kontrolü sever, bilinen sonucu almayı sever.” diyordu. Bir başka sohbette “Asıl kaderci olan Avrupalı, kadercilik bizim dilimizde. Onlar, hayatın getirdiğini kabulleniyor, biz ise kendimizi ya kader kurbanı ilan ediyoruz, ya da kendi hayatımızla kavga ediyoruz.” diye dillendiriliyordu. Düşündürücü, hem de oldukça düşündürücü!

Gerçekten kadercilik neydi? Bazı şeyler şansa kaldığında, yoluna çıkanı kabul edebilecek, kendi zihninde tasarladığından farklı bir seçim yaşadığında hala mutlu olabilecek biri kalmış mıydı aramızda? Dondurmalının bile mavisinden lavantalısına farklı tatları denerken aslında uçları deniyorduk. Telefonumuzdaki paylaşımları yakın arkadaşlar mı herkes mi görebilecek kadar ince ayarlara, hatta Instagram'daki tek bir kişinin bildirimini kıskançlık yaratmasın diye silebilmeye kadar yaşayacağımız her duyguyu kontrol ederken insan hayata gerçekten teslim olabilir miydi?

Belki de o yüzden topraktan, doğadan bu kadar uzaklaşmıştık. Yürüyeceğimiz yolun yapısını, barınağımızı, hangi saatte uyuyacağımızı seçebilecek kadar yaşamı şekillendirmiştik. Artık birilerinin, bir durumların bizim duygumuzu, yaşantımızı belirlemesini istemiyorduk. Kendi seçimlerimizin, en iyi seçimler olabildiğine ikna olduğumuzdan beri hayatımıza huzur gelmiş miydi?

Hep bir araftan bahsedilir ya, asıl varmamız gereken yere varamamış olmaktan, arada kalmış olmaktan… Belki de o araf dedikleri yer burasıydı. Ebeveynlerin yaşayamadıkları hayatlarının, şansa kalan mahsullerin bıraktığı izler gibi onlardan arda kalan hayal kırıklıklarının üzerimizde biriken ağırlığını dönüştürmek için geçmişle aramıza bir çizgi çekip ben ne yaşayacağımı belirleyeceğim demiştik. Doğruydu, elbet, ama bir yere kadar.

Özgürlüğümüzü ilan ettiğimiz andan itibaren belki de bir daha hiçbir zaman daha iyisinin olabileceğini düşünmedik. Her bir kararımızı, hayatın her parçasını kontrol etmekten yorulsak bile hiç vazgeçmedik. Çünkü sevdiklerimiz de olsalar, başka bir dünyanın insanları olan atalarımızın kısıtlı yaşamlarına dönmek istemedik. Birileri bizim için yaşamlarımıza şekil vermeye çalıştıkça biz direnen olduk.

Bu arafta herkes öyle yerlere saçıldı ki, kimi hiçbir zaman ayağa kalkamadı, atalarını, hayatı suçladı, kimi ayağa kalktığını sandı, boyun eğdiği anların kürek mahkûmluğunu yaptı. Kimi savaşmaktan köklenecek toprak bulamadı. Öyle bir savaştı ki herkes yalnızlıktan yoruldu. Ama kendinden vazgeçmek hiçbir zaman ihtimallerin arasında yer almadı.

Neydi, gözden kaçırdığımız? Üst üste gelen kelimeler bende biriktikçe ben de sorguladım. Özellikle pandeminin gelişi ile daha da çok sorguladım. Sanki öyle bir el dokunmuştu ki biz, o kendiyle savaşan insan sürüsü olduğu yerde donakalmış, olana boyun eğip hayatın bizi yeniden kabul etmesini bekler olmuştuk.  Biz sessizce durduğumuzda, her şey kendi doğasına dönmeye başlamıştı ve hayat hiç olmadığı kadar güzelleşmişti.

Doğa aslına döndükçe kendimizin nasıl yaşamı harap ettiğimiz gördük. Özgürleşmiştik, ama doğru kararları alabilmek için yeterince büyümemiştik. O yüzden araf diyorum, atalarımızın bilincinden, hayatlarının sınırlarından özgürleşip doğanın kucağında bizi bekleyen denge ve mucizelere geçeceğimiz yerde tıpkı ürkek bir çocuk gibi durmuştuk. Neden ürktüğümüz belli değil, belki sadece kendimizi yeniden unutmaktan korkup bir başka bilinçle, hatta eşlerimizle bile bütünleşmekten korkar olmuştuk…

Yazının devamı...

KADIN OLMAK

6 Temmuz 2020

Karşımdaki, sıcak güneşin altında kavrulurken haklı bir serzenişte bulundu, “ Keşke dünyaya erkek olarak gelseydim, kadın olmak çok sıkıcı, erkeklerin ne regli ne ağda derdi var”.  Kelimeler, birbirini izlerken önce katılır gibi olsam da içimden güçlü bir itiraz yükseldi. O yükselen duygu bana “ Kadın olmak” tan çok keyif aldığımı hatırlatıyordu.

Gerçekten de bu yaşamda kadın olmanın çok ayrı bir zevki var, hayatın o ince ve zarif dokusunu soluyabilmenin, yaşamla bütünleşmek için verilmiş ayrıcalıklı bir yetiye sahip olmanın deneyimlendikçe kıymeti anlaşılıyor.

Erkeklerle aramızda biyolojik çok fazla farklılık olduğunu biliyoruz, ama bilim ilerledikçe bu farklılıkların sandığımızdan da fazla olduğunu keşfettik. Örneğin, kadının gördüğü renk tonlarının erkeklerden daha fazla olduğu, bir kadının duyguların merkezi olan amigdalanın daha çocuk yaşlardan itibaren erkeklere nazaran daha fazla gelişmiş olduğu gibi… Bu kadarı bile bizim hayatın duygularını çok daha derin yaşamamızı, yaşamı çok daha renkli görmemizi sağlıyor.

İnsanın yaşama sevincini veren sanat olgusunun, belki de en güzel yapı taşları renkler ve duygulardır.  Fonksiyonel olmak hayat kurtarıyor, hissedebilmek kurtulan yaşamın anlamını veriyor.

Yine de yukarıdaki serzenişte haklı bir taraf var, belki cümleyi “bu çağda kadın olmak” diye düzeltmeliyiz. Yaşam o kadar hızlı ve gereksiz kalabalık ki duygularımızı hissedecek yeterince ne zamanımız, ne de kalbimizde yerimiz var. Zihin almış başını gidiyor, bir kelebeğin kanatlarındaki gibi yaşamın detaylarındaki incelikte hayranlık uyanacağına, detaylarda kaybolup yaşamı savaşa çeviriyor.

Çok yıllar önce kadının kutsallığı ile bilinen anaerkil yapı, yaşam koşullarının zorlaşması ile egemenlik bayrağını erkeklere devrederek ataerkil yapıya evrilmişti. Bu da bence haklı bir geçiş idi, süreç esnasında varlığın gerçek değerini, duygularını, düşüncelerini tanıyabilmesi için her iki yönde de bir yer değişikliği yaşanması oldukça gerekliydi. Bu hem kadın, hem de erkek için geçerli. Varlığı bazen, en iyi yokluk anlatır, değil mi?

Ama sanırım bir şeyler yanlış gitti. Bizim yer değişikliğimiz biraz uzun sürdüğü için mi yoksa yaşadığımız çağda ritüeller, kültürel aktarımlar azaldığı, geçmişten kopup bireyselleşme dönemine denk düştüğü için mi yolumuzu kaybettik bilmiyorum. Belki de olması gereken buydu, tümüyle yeniye, hiç yaşanmamışa, gerçek olana geçebilmek için.  

Sonuç olarak geldiğimiz yerde kendi varlığımızı “buldum” zannederken tümüyle kaybettik. Kadınlık değerini biliyorum derken, çoğumuz bir kadınlığı ataerkil toplumun değer yargılarının bir parçası olan kariyerli olma ve kutsal anne olma gibi başlıkların arasına sıkıştırıyoruz. Üzerimizde bu etiketler olmadan,  ataerkil dünya için bir şekilde fonksiyonel olmadan değerli olduğumuza inanmıyoruz.

Yazının devamı...

Yaşama sevincini yitirmek

11 Haziran 2020

Hayat ne kolaylaştı, değil mi? Corona günlerinde bunu söylemek ironik de olsa yine çözümlerle dolu bir dönemde yaşadığımızı itiraf etmeliyim. Her şeyin bir alternatifini bulabiliyoruz, eskiden öyle miydi? Belki artan zekâlarımızdan, belki mutfağa kadar giren bilimden, yanı başımızda soluk alan Google’dan her an istediğimizi kısmi de olsa elde edebilir olduk. Eskiden annelerimiz, “malzemem yok kek yapamam derken” unsuz kek, sütsüz kek, yumurtasız kek, süte alerjin varsa badem sütlü kek gibi alternatiflerle bir ayağı eksik yaşamlar da hep bir mükemmeli yakalamaya alıştık. Yorgunluklarımızdan çözüm aramak yerine duvardaki bir deliği sıvayla kapatır gibi yaşamlarımızdaki boşlukları da başka duygularla, kalabalıklarla öyle kapatır olduk. Her şey yamalı, yarı boyalı olsa da gerçekten tamiri çok emek isteyeceğinden midir kim bilir, bu eksik ayak halini tahammüle layık gördük.

Her şey oldu, unsuz kek bile oldu, ama bir malzeme eksik olunca yaşam, yaşam olmadı, olamadı. İşte yaşama sevinci eksik olunca hiçbir şeyin tadı tuzu olmuyor, her şeyin biraz eksiği kabul oluyor da bununki olmuyor.  İnsanın ne konuşası geliyor, ne hareket edesi, ne de o durumdan çıkmak için mücadele edesi… Son dönemlerde de zaten yaşam enerjimiz bir azalır olmuştu, şimdi bu salgınla hepten hikayemiz karıştı.

Bildiğimiz depresyondan bahsetmiyorum, son dönemde zaman zaman hepimizin başına gelen, üstünü örtüp geçtiğimiz, astrolojide bir nedeni var mı diye gezegenleri takip ettiğimiz, hissetmemek için ağzımızı tıka basa doldurup yeni duygu yaratmaya çalıştığımız o eksiklikten bahsediyorum. Hele de şu Corona günlerinde yaşamda bizi mutlu ettiğine inandığımız her şey elimizden alınınca bu sıkıcı dostumuz bizi daha bir ziyaret eder oldu. Peki, depresyona girmeden insan nasıl yaşama sevincini yitiriyor? Yaşama sevinci sadece ne kadar mutlu olduğumuzla ilgili değil mi? Aslını isterseniz, hep farkında bir toplum, farkında bir birey olmamız gereken şu zamanda işte kişisel yaşamlarımızda aynı ilgi ve özeni, aynı farkındalığı istiyor. Corona salgını,  değişen yaşam dinamiklerimizle, her şeyi biraz daha görünür kıldı. Yaşamlarımızdaki o görünmeyen hareketsiz hareketlerimiz bile eksilince bedenlerimizdeki ağrılar, kilo almaların artışı bir yana birden yaşamın kendisi de sıkıcı, anlamsız gelmeye başladı. Öfkeler, kaygılar, boğulma hisleri arttı.  Tüm yaşamlarımızı değiştiren o korkuyu kabullenirken sorgulamadan adapte olmaya çalıştık, sonuçta işin ucunda ölüm tehlikesi var, sevdiklerimiz var, başka bir tercih yapabilir miydik ki? Ama nedeni kaçınılmaz olsa da uyum sağlamadan neye adapte olduğumuzu fark edemeyince bir yerden sonra direncimiz kırıldı, pilimiz bitti, dağılmaya başladık. Allahtan, havalar ısındı süreçte nefes araları devreye girdi, salgın kademeli olarak açılmaya başladı.

Belki de bu korkunç günler hepimize büyük bir armağan da bıraktı. Yaşamlarımızda bir dinamiği değiştirdiğimiz zaman, o değişeni bilinçli yönetmezsek hayatımıza uzun vadede nasıl sorunlar kattığını öğrendik. İlk günlerde beden de, duygular da bir şekilde direniyor, her şey yolunda gözüküyor, ama bence enerjiyi o esnada depodan yiyor. Depodaki duygular da gün geçtikçe tükeniyor, yerine de yenisi gelmeyince insanın içi boşalıyor, umudu da, sevinci de kalmıyor, ama en çok da enerjisi kalmıyor.

En basitinden hareketin hayatımızdaki her şeyle ne kadar ilişkili olduğunu gördük. Hamur işleri ilgili challenge hashtaglerine de karşı koyamayınca kilo almaktan korkarak evde sporlara yöneldik, ama onun bile yetmediğini gördük. O farkında olmadığımız bir kutudan bir başka kutuya geçiş gibi bir asansöre biniş, arabayla oturduğumuz için hareket etmediğimizi düşündüğümüz yolculuklarımız, ofiste sürekli kıpırdamadan sürdürdüğümüz yaşamlarımız bedensel anlamda duruyor gibi hissettirse de biraz daha metrekareyi sınırlayınca nasıl arıza çıkardıklarını gördük.  Yaşamlarımızın ne kadar harekete ihtiyacı olduğuyla yüzleştik.

Yaşama sevincini yitirmek denince sadece depresyon aklımıza geldiği için gerçekten bedenin o attığı çığlıkları fark etmiyoruz. Oysa çarklardan oluşan bir döngü var içimizde. Zihni çok çalıştırdığımızda doğamıza aykırı olduğu için beden yoruluyor, ama hareket ihtiyacı karşılanmadığı için sıkışmış hissediyor ve tıpkı arıza veren bir bilgisayar gibi takılıyor. Zihin çok çalıştığında ya avlanıyor ya kaçıyor olan avcı toplayıcı yaşamın genleri zihne karşı bedenin hareketsizliğini anlamlandıramıyor. Çark döngülerinde hormonlardan veya kandaki maddelerden biri bozulunca yine arızalar çıkıyor. Örneğin uykularımız bozulduğunda, geç yattığımızda gece melatonin salınmadığı için bizi mutlu hissettiren serotonin de salınamıyor, çünkü serotonin yapımında melatonin rol alıyor. Beden hareket etmediğinde zihin kendini baskılıyor, duygular kendini baskılıyor, çünkü eğer fazla enerji üretirse beden bunu harekete çeviremiyorsa biriken enerji daha sıkıntı vereceğinden, hatta öfke hissettireceğinden baskılayıp sesini kısmak daha kolay geliyor. Tiroit hormonu bozulduğunda, hassasiyeti değiştiğinde yine hastalık olmadan dengesi kaçtığında bedenin metabolik süreci bozuluyor, sabah yataktan kalkarken halsiz hissediyoruz, yine bedensel çok hareket edemeyeceğimi için ruh durumu bedene boyun eğmeyi kabul ediyor, yine karanlık duygular bizi sarıyor. Kanımızda demir eksildiğinde oksijen taşıyan hücrelerde sıkıntı olduğundan beden halsizleşiyor, çünkü hareketi sağlayacak oksijen kaslara gidemiyor, koşamayacağını düşünen beden avcı- toplayıcı toplumdaki verileri ile hala çalıştığından hayvan saldırısında kendini koruyamayacağını düşünüyor ve sürekli kendini tehlikede hissettiğinden kaygılı endişeli oluyor. Bedenin sevmediği gıdaları bir film esnasında biraz hoş hissetmek için tüketirken ertesi sabah bedenin cipslerin, çikolataların nereye atacağını bilmediği atıkların, ağırlıkların duygusunu bir daha yapma ben çok sıkıntı çekiyorum diye sesini duyurabilmek için mutsuz hissediyor.

Tıpkı hayatımızı kolaylaştırdığını düşündüğümüzden her şeyi plastiğe çevirirken bir yandan 450 yıl sonra çözülüp çözülmeyeceğini bile bilmediğimiz plastiklerin dünyayı kaplayıp bize yaşayacak yer bırakmaması gibi bedeni de aynı şekilde o atıklar, kimyasallar kaplıyor, beden çaresizliği ile baş başa kalıyor.

İşte basit bir aşkın bizden koparken yarattığı bir kalp acısından, rutininden ve uzun çalışma saatlerinin yorduğu işlerimizden, satın alamadığımız hayallerimizden daha çoğu var. Mutsuzlukları, eksiklikleri kekteki gibi kabullenip üzerini örtmeye çalışsak da o azalan yaşama sevinçleri, mutsuzluklar tıpkı bir pusula gibi bizim yaşamda neyi aksattığımızı bize anlatıyorlar.

Yazının devamı...