Postür ve üst servikal omurga

15 Temmuz 2020

Postur, Kısaca Bacak ve üst Servikal Omurga İlişkisi

Anatomik kısa bacak görülmekle birlikte, gözlemlenen kısa bacakların çoğu fizyolojik niteliktedir. Bazı fonksiyonel nedenler yapısal bir varyans değil, kısa bir bacak etkisi yaratır. Odağımız omurganın, nörofizyolojisi, biyomekaniği ve vücudun diğer tüm alanlarını nasıl etkileyebileceği üzerinedir.

Bir omurga kendisine karşılık gelen segmentlerden birine veya her ikisine karşı normal pozisyonunu kaybettiğinde ve sinir sistemi iletişimine müdahale ettiğinde vertebral fiksasyon meydana gelir. Bu malpozisyon (Pozisyon değişikliği) propriyosepsiyonu (eklem pozisyon) duyusudur. Vücudumuzun çevremizdeki yönünü algılama yeteneğini tanımlayan tıbbi terimdir. Uzayda veya çevrenizde nerede olduğunuzu bilinçli bir şekilde düşünmek zorunda kalmadan hızlı ve özgürce hareket etmenizi sağlar) olumsuz etkiler.

Omurga fiksasyona uğradığında, ona bağlanan ve onunla ilişkili tüm kasları, bağları ve yapıları etkiler. Genel olarak üst servikal omurga fikse (Kayma) olduğunda, yanal olarak sağa veya sola kayar, yukarı veya aşağı hareket eder. Bu aslında, başın dengesinin bozulmasına neden olur.

Bir kayma olduğunda, karşılık gelen kaslarda, tendonlarda, faset eklemlerde ve intervertebral disklerde bulunan lifleri gerecektir. Bir vertebral fiksasyon, propriosepsiyonun dört ana yapısını bozar. Bu bölgelerdeki reseptörler, statik ve dinamik konumlardaki bir değişikliği tespit eder. Omurgada bir bozulma tespit edilirse, bu bozulma mesajı daha sonra beyinciklere kadar olan sinir kanallarından gönderilir. Beyincik, anormal gerilme hareketini işler. Beyincik propriyosepsiyonu ve motor kontrol bilgilerini işler. Bu bilgi daha sonra talamusa gönderilir, böylece beyin onu entegre edebilir. Genel olarak, beyincik beyne vücutta neler olduğunu söyler.

Talamustan gelen bilgiler daha sonra duyusal kortekse gönderilir. Duyu korteksi, vücutta neler olması gerektiği hakkında bilgi içerir. Bu noktada, beyin vücutta olup bitenleri, gerçekte vücutta olanlarla karşılaştırır. Bilgi aynıysa, beyin bunu normal olarak görür ve vücuda bir olumsuz yanıt göndermez.

Bir fiksasyon olduğunda, beyin, motor korteksten “yanlış olanı” düzeltmek için telafi edici bir yanıt gönderir. Motor korteks, beyin sapından geçen sinir yolları ile bu yanıtı gönderir. Bu yollar, kas tonusu, hareketin düzgünlüğünü, duruşu ve dengenin düzenlenmesini kontrol etmeye yardımcı olmak için beyincik ve korteksten sürekli mesajlar alır. Özellikle vestibulospinal yol, bel, pelvis ve alt ekstremite bölgesinde bulunan postural kasların kasılmasını kolaylaştırır.

Beyin, üst servikal (C1-C2) hizalama bozukluğunu algıladığında, baş ve göz pozisyonunu düzenlemeye yardımcı olmak adına kasları aktive etmek için vestibulospinal sistem yoluyla bilgiyi gönderir. Bu, postüral kasların fizyolojik olarak kısalmasına neden olur. Sonuç kısa bir bacaktır olacaktır.

Yazının devamı...

Üst boyun (C1-C2) ve bel ağrısı bağlantısı

24 Mayıs 2020

 

Bel ağrısının boyunda bir soruna gerçekten bağlanabileceği garip gelebilir. Bu durum nasıl gerçekleşir? Vücudun bir birim olarak nasıl çalıştığına daha yakından bakalım ve bunun nasıl mümkün olabileceğini anlayalım. Vücudunuzda bir yerde ağrınız varsa, bel ağrısında olduğu gibi, ağrının kaynağının tamamen başka bir yerde olabileceğini fark etmek önemlidir. Üst boyun omurlarının (üst servikal omurga) kemiklerinden birinde yanlış hizalama varsa, omurganın tamamını, özellikle bel bölgesini olumsuz etkileyebilir.

C1 veya C2 omurları yanlış hizalandığında, kemikler, dokular ve kaslar genellikle kompansasyon (Uyum) için pozisyon değiştirir. Milimetrenin ¼ değerinde küçük bir yanlış hizalama (C1-C2 fiksasyon) bile başın dengesizleşmesine neden olabilir. Bu, vücudun düzeltme refleksi denilen olayı başlatmasına neden olur. Bunun amacı ufuk çizgisi ile gözleri düz tutmaktır. Vücut yeni kafa pozisyonuna uyum sağlamak için değiştikçe, omurga da buna uyum sağlamaya başlar. Kula çınlaması, baş ağrısı, baş dönmesi ve bel ağrısı da dahil olmak üzere birçok soruna neden olur.

Beyin sapı, beyin ve beden arasındaki iletişim yoludur. Yanlış hizalama nedeniyle (C1-2) stres altındaysa, uygunsuz sinyaller gönderebilir (Baş ağrısı- Vertigo-Kulak çınlaması- Kronik ağrı sendromu). Üst boyundaki basınç sensörleri beyne mesaj gönderemez. Beyin sapı kulaklardan uygun sinyalleri iletmediği için denge sorunları ortaya çıkar. Beyin sapındaki stres nedeniyle beyin omurilik sıvısı akışı ve kan akışı engellenir.

Omurganın yanlarındaki kaslar doğrudan beyin sapından gelen sinirler tarafından kontrol edilir. C1'in (atlas) serbestçe hareket edebildiği göz önüne alındığında, yanlış bir pozisyonlanma beyin sapında basınç oluşturabilir. Bir atlas fiksasyonu meydana geldiğinde, bu kritik sinirlere etki eder ve diğer fonksiyonların yanı sıra, omurganın bir tarafı boyunca uzanan kaslara sinir akışını etkiler ve kas spazmına neden olur. Omurganın bir tarafındaki kaslar kasıldıkça, bir kalça yukarı çekilir, böylece bir bacağın diğerinden daha kısa görünmesine neden olur. Bu, vücudun eğilmesine ve omurgada skolyoz gelişmesine neden olur. Bel bölgesindeki kasları etkileyebileceğinden ve omurgaya binen yük artacağından bel problemleri geliştirebilir.

Atlas ve axis (C1-C2) zemininde meydana gelen bu fiksasyon duramater yapısını etkiler (Duramater, omirilik üzerini kaplayan zar). Bu yapı Üst boyun bölgesi ve sakrum-kuyruk sokumu bölgesi (S2-S4) ile temas kurar. C1-2 yanlış hizalanma duramater yapısına stres bindirir. Bu stres kuyruk sokumu-sakrum daha sonra bel bölgesine aktarılır.

Atlas transvers bölümü (Yan çıkıntı) fiksasyon nedeni ile vagus sinirini irrite eder. Vagus- sağ sakroiliak eklem disfonksiyonu geliştirir. (Vagus- bağırsak ağırlıklı sağ taraf). Ayrıca Vagus-Frenik sinir bağlantısı (Frenik sinir, diyafram kasını çalıştıran sinir) nedeni ile frenik sinirde etkilenir. Diyafram kasında disfonksiyon meydana gelir. Diyafram kasımız bel bölgesine bağlandığından dolayı üst boyun problemi bel bölgesinde ağrı geliştirebilir.

Yazının devamı...

Huzursuz Bacak Sendromu

16 Mayıs 2020

Huzursuz Bacak Sendromu

Huzursuz bacak sendromu genellikle nörolojik hastalıklara bağlanır ve toplumun büyük çoğunluğunu etkiler. Sayılar ülkeler ve kıtalar arasında farklılık gösterebilir. Artan yaşla birlikte yüksek bir prevalansa sahiptir. Kadınlar arasında daha fazla görülür. 1995 yılında yapılan bir araştırmaya göre, Batı nüfusunda erkeklerde %6, kadınlarda %12 oranında bulunur. Bu nedenle kadınlarda prevalans erkeklerden iki kat daha yüksektir. Risk faktörleri ayrıca obezite, hipertansiyon, tütün tüketimi, alkol tüketimi ve seçici serotonin geri alım inhibitörlerinin kullanımını içerir.

Huzursuz bacak sendromu, alt ekstremitelerde (tek taraflı veya iki taraflı) dinlenme esnasında ve geceleri parestezi, basınç hissi, sıcaklık hissi, gerginlik, çekme, yanma, kaşıntı, ağrı ve güçlü hareket etme hissi ile artan rahatsız edici bir durumdur. Birçok durumda kas aktivitesi (Hareket), semptomların tamamen ortadan kalkmasına yardımcı olur. Semptomlar esas olarak gece saat 22.00 ile 04.00 arasında göründüğünden, etkilenen insanlar da kalıcı yorgunluk, bitkinlik, konsantrasyon eksikliği, huzursuzluk, unutkanlık, performans kaybı, depresyon ve kronik ağrı görülür.

Yapılan bir çalışmada huzursuz bacak sendromlu hastaların semptomatik fazları sırasında (Belirtiler esnasında) oksijen kısmi basıncında bir düşüş gözlendi. Hipoksi (Oksijen azlığı) sadece bacaklarda gözlendi, üst vücutta eşzamanlı bir ölçümde herhangi bir düşüş görülmedi. Bu çalışmada, uyku sırasında bile hastalar için tipik olan periyodik bacak hareketlerine her zaman bacaklarda paralel geçici vazokonstriksiyon eşlik etti. Dopamin agonistinin deneysel uygulanması, dokudaki oksijen kısmi basıncını yükseltti ve diğer yandan, alt ekstremitelerdeki vazokonstriktif olayları bastırdı ve bu da semptomların ortadan kalkmasına yol açtı.

Lokal venöz drenaj bozuklukları (Dolaşım problemleri) ve fizyolojik basınç gradyanlarındaki değişiklikler nedeniyle lokal hipoksinin değerlendirilmesi gerekir. Örneğin; pelvik taban ve pelvis, alt omurga veya diyafram seviyesinde (kas ve fasiyal distoni, viseral disfonksiyon ve pitoz, yaralar, vb.) venöz drenaj bozuklukları görülebilir. Artmış venöz dolum basıncı azalmış arteriyel akış hızına ve pH değerinin düşmesine neden olur. Sonuç olarak doku basınçları artar ve bunlar sinir dokusunu olumsuz etkiler. Hastaların semptomlarının istirahatte ve geceleri ortaya çıkması, dolaşımdaki venöz tıkanıklık fenomenlerinin rol oynadığı varsayımını desteklemektedir, çünkü özellikle bunlar ve semptomlar hareket başladığında hızla uzaklaşır.

Fasya sistemininde sinir ve damar paketleri üzerinde olumsuz etkileri vardır. Damarların miyofasyal ortamındaki gerilim veya basıncı anormal şekilde artarsa, bu damarların arteriyel tonu üzerinde olumsuz bir etkiye sahip olabilir ve sonuç olarak periferik sinirlerin çok hassas bir şekilde tepki verdiği hipoksi veya kan akışının azalmasına neden olur. Temelde anormal derecede artmış miyofasyal gerginliğe sahip bir kişi hareketsizse, bu etki hızla artar ve damar ve sinir sistemi hipoksik stres altına girer. Perivasküler ve perinöral fasyanın hareket ile aralıklı rahatlaması ve gevşemesi, dolaşımı rahatlatır. Bu nedenle hastanın hareket etme dürtüsü hissetmesi mantıklı görünmektedir, bu da semptomların rahatlamasına neden olur. Torakolomber fasya (Sırt-Bel bölgesi) gerilimleri bu duruma örnek olarak gösterilebilir (Bel-Sırt problemleri).

Arteriyel kan damarları ayrıca primer düzensizliğe maruz kalabilir ve bu nedenle sinirlerin yetersiz beslenmesinden sorumlu olabilir. Önce damarların özelliklerine bir göz atalım: kan damarları temel bir tonu korumanın yanı sıra duvarlarındaki düz kas hücreleri nedeniyle temelde kasılma ve gevşeme yeteneğine sahiptir. Bu özellikle küçük arterleri ve arteriyolleri etkiler. Bunun itici güçleri, nörovejetatif, humoral ve mekanik uyaranları alan ve aktaran lokal yerleşimli hücrelerden gelir. Mekanik bir etki (basınç, gerginlik), damar duvarının dışarıdan bir deformasyona ve damarın düz kaslarının reaktif büzülmesine yol açar, bu da duvarın gerginliğinde ve damar içindeki basınçta bir artış anlamına gelir.

Vejetatif sinir sistemi önemli bir etkiye sahiptir. Sempatik sinir sistemi öncelikle arterlerde ve damarlarda vazokonstriktif olarak çalışır. Genel parasempatik vasküler innervasyon yoktur, sadece bireysel lokal noktalarda parasempatik sinirin kolinerjik lifler (kafatasının içinde ve üzerinde, genital organlarda, sindirim sisteminde, ter ve tükürük bezlerinde) vazodilatör etkisi vardır. Bu nedenle vasküler tonusun azalmasının sempatik innervasyon dürtülerindeki azalmadan kaynaklanması daha olasıdır. Dopamin ayrıca vazokonstriktör mekanizmaları da inhibe eder.

Yazının devamı...

Leptin ve Resveratrol

13 Mayıs 2020

Leptin ve Resveratrol

Psikonöroimmonuloji

Peter van der Voort'un belirttiği gibi, yoğun bakım hastalarının %90'ında belirtilen temel koşullardan biri var? Bu koşulları olan hastalar özellikle SARS-CoV-2 ve COVID-19'a karşı savunmasız görünüyor. Bunun bir nedeni fazla miktarda yağ dokusuna, özellikle de viseral yağa (karın yağı) sahip olmalarıdır. Koronavirüsün vücudumuza ACE2 (anjiyotensin dönüştürücü enzim 2) reseptörleri (Verdecchia 2020, Heialy 2020) yoluyla girdiği açıktır. Yağ dokusu bu reseptörlerin çoğuna sahiptir (Li 2020); yağ dokusu ne kadar fazla olursa, virüsün böyle bir reseptöre yakalanma şansı o kadar artar ve vücutta daha kolay yayılabilir. Yağ dokusu, açlığı ve tokluğu düzenleyen leptin hormonunu üretir. Yağ dokusu miktarı arttıkça leptin seviyesi de artar. Bu leptin direncine yol açabilir. Leptin reseptörleri maddeye daha az duyarlı hale gelir. Kanda daha fazla leptin kalır. Her durumda, yüksek leptin seviyeleri obez bireyleri viral enfeksiyonlara karşı daha hassas hale getirir (Luzi 2020, Honce 2019). Leptin muhtemelen NLRP3 inflamasyonun bir aktivatörü ve modülatörüdür (Fu 2017). Leptin muhtemelen NLRP3 inflamasyonunun bir aktivatörü ve modülatörüdür (Fu 2017).

Ayrıca, koronavirüs leptini replikasyon stratejisi olarak kullanabilmektedir (Heialy 2020). Bu nedenle, yüksek leptin seviyelerine sahip insanlar virüsün hızlı replikasyonuna daha duyarlı olabilir. Leptin ve / veya leptin direnci koşullara sahip olan hastalarda ağır seyredebilir.

Tromboz

Bu hasta grubunda ortaya çıkabilecek bir komplikasyon trombozdur. Tromboz leptin ile de ilişkilidir. Hiperleptinemi sadece obezite ile değil, aynı zamanda artmış kardiyovasküler hastalık riski ile de ilişkilidir (Schäfer 2014). Farelerde yapılan deneysel çalışmalar, leptin reseptör sisteminin bozulmasının hem arteriyel hem de venöz trombozu teşvik ettiğini göstermiştir. Leptin, trombositlere bağlanır ve aktive olur, agregasyonu (topaklanma) arttırır. Leptin, vasküler ve enflamatuar hücrelerdeki pıhtılaşma proteinlerinin ekspresyonunu arttırır. Hiperleptinemik, obez insanlar ve kemirgenlerde leptinin vasküler progenitör hücreleri kemik iliğinden vasküler yaralanma bölgelerine transfer etme yeteneği azalır. Bu nedenle leptin kan pıhtı oluşumunu teşvik eder ve hemostaz, pıhtılaşma ve vasküler duvar bütünlüğünü içeren çeşitli mekanizmaları etkiler (Schäfer 2014). Leptin ayrıca oksidatif stresi, inflamasyonu, trombozu, arteriyel sertliği, anjiyogenezi ve aterojenezi uyarabilir. Bu leptine bağlı etkiler kardiyovasküler hastalık gelişimine yatkın olabilir (Katsiki 2018).

İtalyan çalışmalarında, COVID-19 hastalarında akciğer kılcal damarlarında pıhtılaşma için kan trombositlerinden sorumlu kemik iliği hücreleri olan artmış megakaryosit sayısı kullanılmaktadır. İncelemelerde kılcal damarlarda aşırı yüklenme gözlendi. Bu kılcal aşırı yüklenme ve büyük kan damarlarındaki kan pıhtıları, kanın damarlardan düzgün bir şekilde akışı önlediğinde ortaya çıkıyor. 38 hastanın 33'ünde pulmoner arterlerde kan pıhtısı vardı. Bu, ciddi COVID-19 vakalarında oksijen eksikliğini açıklayabilir (Carsana 2020).

Tromboz için diğer risk faktörleri COX-1, COX-2 ve yüksek PAI-1 değerleri arasındaki dengesizliktir. COX-1 ve COX-2, prostaglandinlerin üretimini etkiler. Prostaglandinler kan damarı homeostazisinde rol oynar. Bir dengesizlik kan pıhtılarının oluşumuna ve dolayısıyla tromboza yol açabilir. COX-1 inhibisyonunun trombozun önlenmesinde önemli bir kardiyoprotektif etkisi vardır. COX-2 inhibisyonunun bir anti-enflamatuar etkisi vardır (Szewczuk 2004). Plazminojen aktivatör inhibitörü-1 (PAI-1), insanlarda SERPINE1 geni tarafından kodlanan bir proteindir. PAI-1, plazminojen ve fibrinolizi (kan pıhtılarının fizyolojik yıkımı) aktive eden doku plazminojen aktivatörü ve ürokinazın ana inhibitörü olarak işlev gören bir serin proteaz inhibitörüdür. Aktivatörlerinin inhibisyonu pıhtı parçalanmasını azaltabilir. Yüksek PAI-1 değerleri miyokard enfarktüsü ile ilişkilidir ve tromboz ve ateromatozis (plak oluşumu) için bir risk faktörüdür (Tomé-Carneiro 2013). Artmış PAI-1 değerleri, SARS-CoV enfeksiyonlarının önemli bir komplikasyonu olan akut solunum sıkıntısı sendromunun (ARDS) gelişiminde ve muhtemelen COVID-19'da (Whyte 2020) tutarlı bir bulgudur.

Yazının devamı...

Ekzokrin pankreatik yetmezliği (EPI)

3 Mayıs 2020

Psikonöroimmünoloji

Gastrointestinal sistem (sindirim sistemi) daima hastalarımızın tedavisinde merkez olmalıdır. Genel olarak, odak esas olarak bağırsak ve karaciğerin işlevidir. Bunlar, elbette, her zaman dikkat edilmesi gereken sindirimin çok önemli parçalarıdır. Ancak pankreasın işleyişi de sindirimde önemli ve merkezi bir rol oynar.

Pankreas hem hormon (Endokrin) salgılayan hem de sindirim enzimi (Ekzokrin) salgılayan bir organdır. Kötü beslenme ve gün içerisinde çok öğün ile beslenme pankreasın sindirim işleri ile ilgilenmesini engeller. Bunun yerine ağırlıklı olarak kan şekeri ile ilgilenmek zorunda kalır. Sonuç olarak sindirim problemleri ve buna bağlı diğer sorunlar ortaya çıkar.


Pankreas genellikle insülin ve glukagon üretimini düşünmek zorunda kalıyor. Bu özellikle sindirim sistemi içindeki pankreasın görevini etkisiz kılar. Mevcut yaşam tarzımız ve diyetimiz pankreastan çok şey istiyor. Kesinlikle çok fazla karbonhidrat içeren batı diyeti pankreas üzerinde stres yaratır.

Eksokrin pankreas fonksiyonunda azalma

Azalan pankreas ekzokrin fonksiyonu, ince bağırsakta pankreatik enzimlerin azalmış aktivitesi ile karakterizedir. Bozulmuş ekzokrin pankreas fonksiyonunun nedenleri çok çeşitlidir. Hayvan ve insan çalışmalarında (Dominguez-Munoz, 2007 dahil) aşağıdakilerin sıklıkla neden olduğunu göstermektedir:  

-Oddi sfinkterinin spazmı

Yazının devamı...

Omega 3 ve Stres

29 Nisan 2020

Omega-3 Stres Üzerindeki Rolü

Psikonöroimmünoloji

Omega-3 yağ asitleri (EPA ve DHA) vücudumuz için çok önemli olan çoklu doymamış yağ asitleridir. Örneğin, eikosanoidlerin enflamatuar süreçleri sonlandırabilmeleri için gereklidirler. İyi bir beyin fonksiyonu için de güyağ asitlerine ihtiyaç duyarız. Daha fazla esneklik ve daha iyi stres yönetiminde etkilidirler.

İnsanlar olarak EPA ve DHA'yı öncü alfa linolenik asitten (ALA) kendimiz yapabiliyor olsak da, bu dönüşüm genellikle oldukça verimsizdir ve ALA'nın sadece küçük bir kısmı aslında EPA ve DHA'ya dönüştürülebilir. Genel olarak, EPA ve DHA artık beslenme açısından gerekli kabul edilmektedir ve özellikle yağlı balıklar ve alglerden kaynaklanan eksojen kaynaklara bağımlıdır.

Esneklik ve strese direnç için Omega-3 yağ asitleri

Omega-3 yağ asitleri, hücre zarlarımızın fosfolipid çift tabakasının temel bileşenleridir. Böylece hem hücre zarının akışkanlığını hem de hücresel aktiviteyi belirlerler. Ek olarak, omega-3 yağ asitleri normal sinyal iletimi için bir ön koşuldur ve membrana bağlı enzimlerin ve reseptörlerin aktivitesini etkiler. Hepsi iyi hücre iletişimi için önemlidir.

Sıvı hücre zarları adaptojenik kalitemizin bir parçasıdır. Bu adaptojenik kalite, içinde yaşadığımız sürekli değişen ortama uyum sağlama yeteneğimizdir. Membrana bağlı enzimlerimizin ve reseptörlerimizin düzgün çalışması da bunun için çok önemlidir. Hücre zarlarımız ne kadar akışkan olursa, değişime o kadar iyi adapte oluruz ve strese karşı daha dayanıklı oluruz. Omega-3 yağ asitleri, 'modern' yaşamımızın stres faktörleriyle esnek bir şekilde baş edebilmek için çok önemlidir.

Ek olarak, stres adaptasyonunda DHA'nın rolü üzerine yapılan araştırmalar, omega-3 yağ asitlerinin, özellikle DHA'nın esnekliği artırabileceğini düşündürmektedir. Bu aynı zamanda stres ve daha fazla esneklik belirtisi için de yararlıdır.

Yazının devamı...

Susama hissi - Kronik yorgunluk - Ağrı

22 Nisan 2020

Psikonöroimmünoloji

Bir nöron ağı, çevreden (kaslar, iç organlar ve cilt dahil) ve merkezi bölgelerden (omurilik, beynin geri kalanı) bilgileri işleyerek homeostazın korunmasından sorumludur. Homeostatik uyaranlar kaşıntı, susuzluk, açlık, sıcaklık algısı, oksijen açlığı ve ağrı hissine yol açar. Bu, açlık hissinin kısmen susuzluk ile aynı nörolojik alanları ilgilendirdiği ve ağrının kısmen kaşıntı ile aynı bölgelere hitap ettiği anlamına gelir. Susuzluk ve ağrı hissi neredeyse aynı nörolojik bölgeler tarafından üretiliyor gibi görünmektedir. Ek olarak, susuzluk ağrıyı kışkırtırken, ağrı susuzluğu kışkırtmaz. Dolayısıyla 'Acı çekmiyorsun, susuyorsun'.


?Susuzluk, açlık, kaşıntı, ağrı, şehvetli dokunma ve oksijen açlığı prensip olarak bir hayatta kalma reaksiyonunu (genellikle bir hareket veya bir savaş-kaç reaksiyonu) tetiklemeyi amaçlayan homeostatik uyaranlardır. Uzun süreli açlık, susuzluk, ağrı uyaranlar ve hareketsizlik, tükenme, immünolojik değişiklikler ve hastalık davranışına yol açar. Ağrı, bir dizi nörolojik bölgeye 'tehdit edici bir uyarıcı' olarak aktarılır: insüler korteks ve cingular gyrus. Bunlar, bir ağrı hissinin oluşması için çok fazla tehlike olup olmadığını belirleyen beyin bölgeleridir. Nörolojik 'tehlike işleme' bölgelerinin toplamı ağrı nöro matrisi olarak düşünülebilir. Bununla birlikte, bilginin beyin tarafından işlenmesine ilişkin yeni görüşler bulunmaktadır. Ağrı nöro matrisinin aynı zamanda açlık, susuzluk ve kaşıntı uyaranlarını işlemekten sorumlu olduğunu göstermektedir. Tüm bu teşvikler, mümkün olan en kısa sürede homeostazı yeniden kazanmayı amaçlamaktadır. Bu yeni görüşler, ağrı nöromatriks modelinden bir nöromatriks veya homeostaz modeline doğru bir değişikliğe yol açmıştır.

Özellikle bir kişinin içme davranışının ağrının ortaya çıkması ile doğrudan bir bağlantısı olması dikkat çekicidir. Susuzluk ağrıyı kışkırtırken, acı susuzluğu tetiklemez. Susuzluk hissi dört farklı çevresel uyaran tarafından tetiklenir:

* Dehidratasyon

* Hipernatremi (hiperozmolarite)

* hipovolemi

Yazının devamı...

B12 Vitamini

20 Nisan 2020

B12 Vitamini

Psikonöroimmünoloji

Tüm vitaminler arasında B12 vitamini veya kobalamin en büyük ve en karmaşık yapıya sahiptir. B12 vitamini molekülü 1000 moleküler kütleye sahiptir ve bir kobalt iyonu içerir. B12 vitamini, kobalt içeren bildiğimiz tek biyokimyasal bileşendir.

İnsanlar B12 vitamini kendileri yapamazlar. Bu nedenle, diyet yeterli B12 vitamini içermelidir. B12 vitamini sadece et gibi hayvansal ürünlerde ve daha az oranda balık, tavuk ve süt ürünlerinde bulunur.

Sadece bakteriler B12 vitamini sentezleyebilir. Yani besin zincirindeki tüm B12 vitamini başlangıçta bakterilerden gelir. Vejetaryenler ve veganlar et veya balık yemedikleri için B12 vitamini eksikliği açısından risklidir.

İnsanların kolondaki bakteriler tarafından yapılan B12 vitaminini emebileceği düşünülüyordu. Şimdi kolon duvarının kobalaminin nüfuz etmesine izin vermediği gösterilmiştir. Bununla birlikte, bir kısım ağızdaki mukoza zarları tarafından emilir. Bu mekanizma özellikle yüksek konsantrasyonda B12 vitamini içeren sıvı takviyeleri ve pastiller için geçerlidir.

Bununla birlikte, en belirleyici emilim adımı, B12 vitamininin diyetteki proteinlerden mide asidi tarafından ayrıldığı midede gerçekleşir. İnce bağırsakta, B12 vitamini daha sonra intrinsik faktöre (IF) 'yapıştırılır'. IF, vitamini bozulmaya karşı koruyan ve ince bağırsak duvarından taşınmasına izin veren mide duvarının bir ürünüdür. Yaşlılarda, mide duvarı daha az IF üretir ve bu da onları B12 vitamini eksikliği için bir risk grubu haline getirir.

B12 vitamini emiliminin risk altında olduğu otoimmün bir hastalık pernisiyöz anemidir (malign anemi). Ek olarak, bağışıklık sistemi mide duvarındaki parietal hücrelere saldırır, böylece artık IF üretmezler. Bu durumda hızlı ve etkili takviye gereklidir.

Yazının devamı...