Bir meslektaşımın kaleminden...

6 Temmuz 2017

Uzun yıllar mesleki alanda hizmet vermiş, çokca hikaye biriktirmiş, bugün hala bu birikimlerle öğrenciler, veliler ve çeşitli kurumlarda eğitim çalışmaları yapan, yeni açtığı ofisinde Ankara' da hizmet veren değerli meslektaşım psikolog Ali Orhan' ın ilişkiler ve evliliklere dair yazdığı üç kitap yayınlandı.

Değerli meslektaşım ilk kitabı "GEÇİNMEYE GÖNLÜN VAR MI? da şöyle birşey söyler; "Birbirini seven ve bunu ifade eden eşlerin çocukları kendilerini daha güvende ve huzur içinde hissedecekleri için sorunları daha az, başarıları daha fazla olacaktır." Bugünlerde benzer bir ifade çocuk psikologları tarafından da ileri sürülmüştür; "Mutlu veya mutsuz anne-baba; çocuk için 'üçüncü ebeveyndir' ". Konunun ne denli önemli olduğu malum!

Evlilik kurumu son yıllarda hızla değişime uğradığından, hem terapistlere başvuruda ciddi bir artış olmuş hem de biz terapistlere bu konuda daha farklı açılardan çok yönlü bakabilme ve çalışma zorunluluğu doğurmuştur. Yazar da konunun ne denli önemli olduğunu bildiğinden kitabında ele aldığı konulara kültürümüzün kendine has birikimini de katarak farklı bir okuma zevki yaratmış; eş seçiminden, düğüne, evlilikteki rollere, çiftlerin aileleri ile ilgili tutumlarına, aşka, iletişime, alışkanlıklara, sevgiye, aldatmaya ve boşanmaya kadar birçok konuda akıcı bir dille mesleki bilgi ve deneyimlerini aktarmış. İstemiş ki okuyanlar çok zorlanmadan kendi ilişkilerine bu kitaplardan katkı sağlasınlar. Oldukça da iyi bir iş çıkarmış, kutluyorum kendisini.

Sonra yazar, evliliğin hiç de kolay bir süreç olmadığına atıfta bulunmak üzere "EVLİLİĞİN İLK 50 YILI ZORDUR" isimli bir kitaba daha imza atmış;

"Eğitimler esnasında katılımcılara, süngerin özelliğini sorarım. genellikle verilen cevaplar; sünger su çeker, su çeker birgün gelip su çekmez ve çektiği suyu sızdırmaya, süngerin rengi değişmeye başlar şeklindedir. Ailedeki sünger kimdir? diye sorduğumda katılımcıların çoğunluğu kadın olduğunda kadın, erkek oranı yüksekse erkek olarak cevap verilmektedir. Ailedeki sorunları kim çekiyorsa sorun da ondan çıkmaktadır. Buradaki mesele, süngerin iyice şişip düşmeden önce arada bir sıkılmasıdır. Peki bu sıkma işini kim yapacak ve nasıl olacak?"

Evet kitapta yazar, yukarıda alıntı yaptığım metafor ile anlatılmak istenen zorluğun çiftlerin en başından kök aile ile "vedalaşamama" ları konusunun önemline değinerek çocuklardan, cinsel yaşama birçok önemli konuda yine kendine has dili ile önemli şeyler söylemekte.

Tabii "vedasızlık" ın sadece evlilikte değil yaşamın pek çok döneminde kişileri derinden etkileyen bir olgu olması sebebiyle, sevgili meslektaşım bu konuda da bir kitap yazmaktan geri durmamış; "VEDASIZLIK"

Kİtapta da yazdığı gibi "Aslında her veda yeni bir merhabadır" ancak "veda" laşmak / yas tutmak o kadar kolay bir durum olmadığından ufak ufak kayıplar bir gün koca bir yas haline gelebilmekte ve kişilerde öfke, depresyon, bozuk kişilerarası ilişkiler gibi sonuçlara yol açmaktadır. Biliyoruz ki yas tutmadan aşk kapasitesi gelişmeyeceğinden sağlıklı bir ilişki için en erken ayrılmaların ve kayıpların yası da sağlıklı bir biçimde tutulabilmiş olmalı, eğer tutulamadıysa bunların anlaşılması için kişilerin kendilerini anlama çabaları olmalı, gerekirse yardım almalıdır.

Yazının devamı...

Siyah lale

8 Mart 2017

Alexander Dumas’ ın ‘Siyah lale’ adlı bir romanında kusursuz bir siyah lale yetiştirene büyük bir ödül vardır. Sonrasında bu lale için iki adam arasında kıyasıya bir kavga başlar… Siyah lale sonunda yetişmiştir yetişmesine ama oldukça büyük bedeller ödenmiştir. Kitap şu cümle ile biter: “Sadece çok büyük acılar çekenler mutluluğun anlamını bilirler.”

Bugün DÜNYA KADINLAR GÜNÜ, bu sebepten olacak ki bu hafta lale soğanlarım açarken her kadın ’siyah bir lale’ gibi diye düşündüm; eşsiz, zahmetli ve çok özel.

Kadınlar… Bin yılların acısıyla, hüznüyle mayalanmış, fırtınalar, poyrazlar, karayallerle savrulmuş, meltemlerle harmanlanmış, yeryüzündeki yağan, akan, duran sularla demlenmiş… Biriktirmiş, biriktirmiş, yürüdüğü yollar hep destansı öykülerle örülmüş.

Sadece ‘aşk’ da teslim olmuş, bu huyunu da pek bir sevmiş. Ama ne Goethe ve Freud’ un ‘kadının sadık olması hususunun dış görüntüsü ile alakalı olduğu, baştan çıkarıcı görünen kadının aşık erkeği şüpheye düşürdüğü ve uygun bir partner olmadığı” görüşlerine kulak asmış, ne de Shakespeare’ in Kral Lear eserindeki, kralın küçük kızı Cordelia babasının oyununa gelmiştir.

Selvi boylum al yazmalım filminde “sevgi emektir” diyen de bir kadındır. Kuşkusuz emeğin ne olduğunu en iyi ‘O’ bildiğinden, bunu kadının söylemesi de tesadüf değildir.

“Toplumlar derin dönüşümler geçirmekte, bununla birlikte erkek huzursuzluğu ve erkek şiddeti ne yazık ki daha da artmış görünmekte. Kadınların istekleri yeni endişeleri yaratmakla birlikte, her iki cins de bu olayın içerimleriyle hesaplaşmak durumunda” diyor sosyolog Giddens.” Giddens, doğrudan cinselliğin yanı sıra evlilik ve aileyle de ilişkili olan bu değişikliklerin sosyolojik açıdan oldukça manidar etki ve sonuçları olacağını ayrıntılı bir biçimde anlatıyor. “Kadınların artık eş olmak istemeyip, eş istediklerinin” bulgulandığını ileri sürüyor(Mahremiyetin Dönüşümü).

Evet, kadınlar iş yaşamı, sosyal yaşam, annelik, eş rolü, dostluk, güzelleşme ve daha birçok konuda eskisinden oldukça farklı ancak bu farklılaşmanın ona bazı mucadeleler vermesi gereken yeni cepheler yarattığı aşikar. Erkeksi alanlarda neredeyse erkeklerle kafa kafaya gelen kadınların diğer rollerine dair tanımları ve eylemleri değişim göstermekte, bu değişim erkeği de yeni bazı rolleri üstlenmek zorunda bırakmaktadır. Çoğu zaman kadındaki bu değişimin erkeği kaygılandırmasından dolayı, ikili ilişkilerin zorlandığı görülmektedir; hatta bana kalırsa kadını ve erkeği yalnızlaştıran önemli unsurlardan biri budur.

Kadın artık karşı cinsle; işte veya evde beraberken ötekinin kimliğinde erimemek adına kendi kimliğine sahip çıkmaktadır. Bu onun temel bir varolma biçiminin yeniden tezahürüdür. Bu uğurda akıtılan çok gözyaşı ve kan vardır. Asla kazanmak zorunda bırakıldığı ve büyük zorluklarla elde ettiği insan olma haklarından vazgeçmek niyetinde değildir. Ne yazık ki hala mucadele edilmesi gereken hemcinsleri vardır ve üzülerek söylüyorum ki bunların çoğu çocuktur!

Yazının devamı...

Yeni yılda karar alma üzerine bir yazı

28 Aralık 2016

Yeni bir yıla doğru kapı aralandı… 2016 için de yolun sonuna geldik gelmesine de, hemen hemen hepimiz için kabus gibi geçen bir yıl oldu dersem, kimse karşı çıkmaz herhalde. Tüm acılara, kaygılara rağmen 2017’ den beklenti ve dileklerimizi oluştururken, kişisel olarak içgörü kazanmamız gereken en önemli unsurlardan birinin kanımca “karar vermek” olduğunu düşünüyorum. Karar alma-karar verme süreçleri insan yaşamında geçmiş-bugün-gelecek üçlemesinin kemiğini oluşturan en önemli yaşam unsuru olarak görünüyor. Bugün karar alma süreçlerinin sağlıklılığına dikkat ve çaba konusu çok daha fazla önem arzetmekte diye düşünüyorum. O zaman “karar alırken neler oluyor?” bir bakalım.

Karar vermek bazı kişiler için neden zordur? Yalnızca evet diyemediği için değil, hayır da diyemediği için adeta felç olan kişiler vardır. Bireyin karakter yapısı, hayat boyu yapılan sayısız seçim ve vazgeçilen alternatiflerden oluşmaktadır.

Karar, dilemek ile eyleme geçmek arasındaki köprüdür. Karar vermek, kendini bir eylemin akışına adamak demektir. Psikanalist Irvin Yalom “Eğer ardından hiçbir eylem gelmiyorsa gerçek bir karar olmadığına, bunun kararla flört etmek olduğuna, başarısız bir karar olduğuna inanıyorum ben” diyor.

Samuel Beckett’ in “Godot’ yu Beklerken” i yarıda kesilen kararlar abidesidir. Karakterler düşünür, plan yapar, bunu kesinleştirir, fakat karar veremezler. Oyun şu konuşmayla sona erer.

Vladimir: Gidelim mi?

Esragon : Hadi gidelim.

[Sahneleme talimatı]:] Kimse kıpırdamaz.

Karar verme sancısı ile terapiye gelen danışan sayısı hiç de az değildir. Bu karar genellikle de bir ilişki veya kariyeri ile ilgilidir. Biz terapistler danışanınlarımızın, kararla ilgili kaygısının bilinçdışı anlamını kavramasına yardımcı oluruz. Öncelikle geçmişteki kararlara yönelik krizleri tararız. Tedavi hedefi, özellikle hastanın belirli bir kararı vermesine yardım etmek de olabilir, hastanın o kararı ve ilişkili olanları uyuma yönelik bir biçimde vermesini sağlamak için çatışmalı alanları çözmek de.

Yazının devamı...

Bağlanma kaygısı - "Issız adam"

17 Ekim 2016

Çalışma pratiğimde, yıllar içerisinde kimi zaman kadın kimi zaman erkek danışanlarımın, kendileri veya sevgilileri ile ilgili hikayelerini dinlerken, bağlanma kaygısı zorluğunun ne kadar çoğunlukta olduğunu düşünüyorum. Daha ilk karşılaşmada tamamen bedensel yakınlık üzerinden yaklaşanlar, tam ilişki derinleşecekken kaybolanlar, ilişkiyi sabote edenler. Hep tekrar eden ilişki kurma biçimleri, hep aynı şekilde sonlanan öyküler...

Bir zamanlar “Issız adam” diye bir film izlemiştik ve film konusu sebebiyle epey ses getirmişti.Film gündemden düşmüş veya size an itibarı ile demode gelmiş olabilir ama konusu her daim güncelliğini koruyacak; en azından yaşadığımız yüzyılda. Uzun zaman olmasına rağmen hemen herkesin film ile ilgili birçok şeyi hatırladığını, bir çok kişinin filmi birkaç kez izlediklerinden ve filmin o dönem getirdiği sesten dolayı tahmin ediyorum.

Bu filmi seyreden herkes, film üzerinden kendisiyle ilgili birşeyi yeniden deneyimleyerek çıktı. Adama kızdı, kızı begendi. Aşkı hissetti ya da tam tersi oldu; kendini ıssız adam gördü. Böyle davranan adamın kadın üzerinde sadistik bir iktidar gücü bile hissediliyordu; "O" bircok kadınla birlikte olabilirdi ve terk edebilirdi.

Filmin önemli sahnelerinden birinde yasanan diyalogda, Alper Ada’ya “ben böyleyim, neden aramaya gerek yok” derken, acaba durum gerçekten sadece bu muydu, böyle olmak mıydı? Peki bizler, bu sahnelere tanık olan üçüncü kişiler, bir neden aramaya kalksak ya da Alper neden aşkını tepiyor, neden annesinin onay verdiği bir kızı hiç bir neden olmaksızın terk ediyor ve kendini yalnızlığa itiyor, neden düzenli, sürekli ve derinlemesine bir ilişkiyi doyasıya yaşama şansı varken, cinselliğe indirgenmiş bir gecelik ilişkilerden yana kullanıyor tercihini dersek, gerçekten bir neden yok ve sadece bu insan böyle istiyor diyebilir miyiz? Ya da kızla yaşadığı doyurucu bir cinselliğin gecesinde kendini sokağa atıp, sadece cinsellik üzerine kurduğu ilişkilere tekrar dönme ya da dönmeme bocalamasına girdiğinde, bunu sadece adamın cinsel arzusu çok yoğun ya da değişiklik arıyor diye kestirip atabilir miyiz? Bana sorarsanız, bu olay bu kadar basite indirgenemeyecek kadar derin ve karmaşık. En azından Freud’un ruhsal açıdan sağlıklı insan seven, sevilen, çalışan ve üreten insandır tanımına uymuyor tüm bu olanlar.

Peki Alper' i bu sağlıklı gidişattan kaçıran nedir? Ne oluyor da bu ilişkinin içinde duramıyor? Ne oluyor da takıntılı bir şekilde kendini kaybedercesine cinselliğe saldırıyor önüne gelenle?

Orada değildim, ama yaşadığı şeyin aslında cinsellik olmadığını söyleyebilirim. Bana sorarsanız, aslolan cinsel arzularını doyurmak değildi yaşadıkları. Alper her ne kadar yüzleşmek istemese de, Winnicott “kadın ve erkegin biseksüel yapıya sahip oldugunu, kadınsı elementin 'olma' yasantısında, erkeksi elementin de 'yapma' yasantısında ifade buldugu” nu söyler.

Önce 'ben' kavramı gelişir. Veren, sahiplenen, koruyan, kollayan bir anneyle kurulan yakın ve sıcak ilişki, anne bebek ilişkisi 'olma' duygusunun gelişimine katkıda bulunur, ben varım duygusunun yerleşmesine yardımcı olur. Ben; duygularımla, düşüncelerimle varım. Benliğin bu saglıklı ve baskılanmadan, bir parcasının yok olmadan gelişimi, 'öteki' kavramının da gelişmesine yardımcı olur. “Ben”in sınırları çizildiğinde, bir de 'öteki' olduğunun ayırdına varırız. Ötekinin varlığı, ötekinin istek ve ihtiyaçları, ötekinin duygu ve düşünceleri anlam kazanır zihnimizde, tıpkı ben gibi. Bu gelişimi takip eden 'yapma' süreci ise 'ben' in sağlıklı geliştiği durumda, sağlıklı işleyen bir mekanizmadır. Ben düşünürüm, ben üretirim, ben ilişki kurarım ama karşımda bir de öteki vardır.

'Olma' kavramının, yani 'ben' in gelişmediği durumda 'yapma', hem olmanın hem de yapmanın yerine geçer. Var olduğumu hissetmek için daha fazla yapmam gerekir, daha fazla yapmalıyım ki, olduğumu hissetmeliyim. Ben nerede bitiyorum, öteki nerede başlıyor bilmiyorum. Ben ne istiyorum bilmiyorum, acaba yaşıyor muyum, var mıyım? Birisi beni çimdiklesin uyandırsın. Var olduğumu, benliğimin olduğunu, yaşadığımı hissettirsin bana. Çok korkuyorum; dağılmaktan, parçalanıp yok olmaktan korkuyorum. Biri beni tutsun, biri bana dokunsun, biri beni hissetsin ki ben de yaşadığımı hissedeyim. Bunu hissedebilmek için daha çok yapmalıyım; bir bara gidip önüme ilk çıkan insanla temas kurmalıyım ki bu temas sıkıntımı, kaygımı alsın, beni yatıştırsın.

Yazının devamı...

Evlilik konsepti değişti mi?

4 Ekim 2016

Evlilik terapisi için başvuran çiftlerin sayısında eskiye göre oldukça farkedilir bir artış var ve onlarla çalışırken odanın içinde ne kadar çok öfke var.

Niye beni anlamıyorsun? Niye bu kadar bencilsin? Niye bana yardım etmiyorsun? Niye çocukla sen de ilgilenmiyorsun? Niye bana zaman ayırmıyorsun? Niye işyerinde çok vakit geçiriyorsun? Akşam olunca bir çift laf etmiyorsun! Niye benimle sevişmiyorsun? Facebook’da ne yapıyorsun? İnstagram' da niye onu beğendin?

. . . . . . .

Modern toplumun çiftler üzerinde etkili yeni ve anlaşılması gereken sorunları var mı? Varsa neler?

İstanbul gibi büyük metropellerde çoğu insanın iş temposu, başarı kaygısı, trafik kabusu, ekonomik zorluklar, kendine ayırdığı zamanın azlığı gibi nedenlerle bezgin, canı darda, patlamaya hazır bomba misali haller içindeyken, evlilik gibi bir kurumun sorumluluğu ve bağlayıcılığı çok mu lüks kalıyor?

Evlilik konsepti geçmişte olduğu gibi bugün de sosyal, ekonomik ve kültürel yapıların ayrılmaz bir parçasıdır. Zaman değişti, toplum ve üretim ilişkileri değişti, öyleyse evlilik de zamanın ruhuna uydu mu?

Günümüzde, çiftlerin ilişkilerdeki beklentilerinin dönüştüğü ve günümüz toplumunun hızlı değişimine tepki vermeye zorlandığı dinamik ve sosyal transformasyonlar çağında yaşıyoruz.

Kişilerin terapistlere getirdiği sorunlar, kendi kişisel gelişim sürecindeki sorunların dışında, güçlü bir biçimde hissettiği sosyal baskıları da yansıtmakta.

Yazının devamı...

Ben eşya değilim!

26 Eylül 2016

Karşınızdaki size nesne(eşya) gibi davranabilir, sakın duygusal olarak düşmeyin, bu onun sorunu!
Yaşamak kaç kişiliktir? Tek kişilik bir yaşam düşünülebilir mi?

Peki ikili ilişkilerde beraberliği oldu bittiye getirmeye çalışan yeni nesil ilişki cambazları 'kazanç' olarak gördükleri deneyimleri ruhsallığın neresinde depoluyorlar acaba? Anlam kaynaklarını bu deneyimler üzerine kurguluyorlarsa, kendileri ile ilişkilerinde ciddi bir tökezleme her zaman sözkonusu ne yazık ki! İlla ki bir bedel ödenir mesela; yalnızlıki ya da kendine yabancılaşma gibi.

Geçici olarak tek başına kalma isteğini ve bazı ruhsal hastalıkları dışarıda tutarsak, kim istekli olabilir ki tek başına geçirilecek bir hayata? Yaşam en çok biriyle derin ve huzur veren bir beraberlik sözkonusu ise daha anlamlı ve yaşanılır olur desem, kaç kişi karşı çıkar acaba?

Ötekine duyduğumuz ihtiyaç tüm yaşam serüvenimizde hep var; tıpkı zaman zaman yalnız kalmaya ihtiyaç duyduğumuz gibi. Birlikteliğimiz içinde yalnız zamanlar yaratabilme, ister arkadaşlıklarla ister daha özel biriyle; eşle, sevgiliyle temas halinde kalarak en ideali olur elbette yani bağlı olma, bağımlılık değil.

Sosyal paylaşım ağlarına bu kadar bağlanmak, sürekli olarak cep telefonu ekranına kafa önünde bakmak, bir arkadaşıyla bir yerde oturmuş sohbet ederken sık sık tuşlara basıp mesaj kontrolü yapmak da hep bağlı kalma ihtiyacını ortaya koymuyor mu? Sürekli teknolojik olarak bir yerlere bağlanma durumu var son zamanlarda! Bizim bahsettiğimiz bağlanma biçimi bu değil tabii ki.

Peki bağımlılığa dönüştürmeden bağlı olabilme yani bağlanma ne kadar mümkün? Arkadaşımız, eşimiz veya sevgilimizle ilişki halindeyken, onun benliğine katılıp, tekrar dışarı çıkabiliyor muyuz? Bireysel alanlarımız var mı? Onun hobilerine ve arkadaşlıklarına saygı duyuyor musunuz yoksa kıskanıyor musunuz veya kendinizi terkedilmiş gibi mi hissediyorsunuz?

Sağlıklı bir duygusal bağ geliştirebilme, bazı özellikler gerektirir; otonomi, esneklik ve beceriklilik gibi yani yalnız kaldığında yaşantı yaratabilme, sevdiğinin istekleri ve ihtiyaçlarını anlayışla karşılayabilme, yeni ilişkiler geliştirebilme ve kendinden keyif alabilme. Yalnız kalamayan kişinin, kendine tahammülü yok gibi bir düşünce geliyor insanın aklına…

Yazının devamı...