Osteoporoz nasıl önlenir?

21 Haziran 2021

Osteoporozun ortomoleküler (takviyeler ile) önlenmesi ve yönetimi

Kemik erimesi veya osteoporoz dediğimiz rahatsızlığın yetersiz beslenme, yetersiz hareket ve güneş ışığı eksikliğinden kaynaklı olduğunu biliyoruz. Bu yüzden besin takviyeleri uzmanlar tarafından sık önerilir hale geldi. Peki, kemik güçlendirici bir takviyenin hangi bileşenleri içermesi gerekir ve maksimum sonuç için ne kadar kullanmamız önerilir?

D3 vitamini kalsiyumu emiyor

Kemik mineralizasyonu için elzem olan kolekalsiferol veya D3 vitaminidir: güneşten aldığımız vitamin, aktif formu olan 1.25 dihidroksikolekalsiferol aktivasyonundan sonra- özellikle kemik mineralleri kalsiyumun ve fosforun emilimini bağırsaklarımızda desteklemektedir. Bilhassa kış aylarında D vitamini eksikliğine çok sık rastlanmaktadır. Sadece D3 vitamini bazı durumlarda osteoporozun kırık olasılığını azaltabilmektedir. Bu yüzden D vitamini hem kemik sağlığı için önemli hem Covid-19 sürecinde bağışıklığımız için çok önemli hale gelmiştir.

K2 vitamini

Son yıllarda kemik sağlığı için K2 vitaminin en az D3 vitamini kadar önemli olduğu vurgulanmaktadır. Osteokalsin aktivasyonu sonrası K2 vitamini kalsiyumu kandan çekip kemiklere depolar ve kemik dokusunun üretimini teşvik eder. Yani kemik sağlığı için K2 vitamini önemlidir. Şayet kalsiyum, bağırsaklarımız tarafından emildikten sonra, uzun bir süre kanda kalırsa damar sertliğine yol açabilir. Bu yüzden kemik yapımı için daha az aktif formu olan K1 vitamini pek tercih edilmemektedir. Ayrıca K2 vitamini ve D3 vitamini kemik takviyesinde kalsiyum tuzları tarafından okside olabilir ve böylece aktifliğini kaybedebilir. Şayet ekstradan E vitamini alınırsa (karışık tokoferollerden oluşan) bu durum engellenebilir.

İyi emilen kemik mineralleri

Osteoporozun önlenmesinde D3 vitamini ve K2 vitamini dışında önemli mineraller olan kalsiyum ve magnezyum iyi bir besin takviyesinde yer almalıdır. Tabi bu minerallerin emilimi iyi olmalıdır. Birçok besin takviyeleri zor emilen kalsiyum bikarbonat içerir. Mide asidi yetersizliğinde bu formun çok zor parçalandığı bilinmektedir.

Yazının devamı...

Bitkilerin karaciğer üzerindeki etkileri

31 Mayıs 2021

Bildiğiniz üzere karaciğerimizin birçok önemli işlevleri mevcuttur: vücudumuzu toksik maddelere karşı korur, vücudumuzu toksinlerden temizler, birçok metabolizmayı düzenler ve hızlı bir safra üretimi yoluyla yağ sindirimini teşvik eder. Burada birkaç güvenilir bitkinin uygun dozda kullanıldığında, iyi bir emilim sağladığını, karaciğer fonksiyonunu desteklediğini ve farklı karaciğer hastalıkların önlenmesinde ve tedavisine katkı sağladığını söyleyebiliriz. Bahsettiğimiz bitkiler ise devedikeni, enginar ve zerdeçaldır.

Devedikeni (Silybum marianum)

Devedikeni tohumlarında ‘silymarin’ adında antioksidan etkilere sahip flavonolignan kompleksi mevcuttur. En kuvvetli olan silybin, silychristin ve silydianin’dir. Bu maddeler güçlü antioksidan etkileri sayesinde, karaciğer hücre zarlarını lipid peroksidasyonuna karşı korurlar, özellikle çevresel zehirler, alkol, ilaçlar, kemoterapi ilaçları, trans yağ asitlerinin, aşırı demir ve virüslerin baskısı altında olduklarında karaciğer hücrelerinin bütünlüğüne, işlevine ve hayatta kalmalarına fayda sağlamaktadır.

Devedikeni ile karaciğer detoksifikasyonu desteklenmesi de geniş çapta belgelenmiştir: özellikle 2. fazda toksik maddelerin glukuronik aside bağlanmasını teşvik ederek ve önemli antioksidan olan glutatyon miktarını arttırarak vücudumuzu toksinlerden temizlemek mümkündür.

Devedikeni geniş etkilere sahip bir bitkidir. Devedikeni antienflamatuvar, bağışıklık destekleyici ve antiviral etkilere sahiptir. Karaciğer koruyucu etkisi ile veya toksik maddelerin neden olduğu (dioksin, besin katkı maddeleri, trans yağ asitleri, alkol ve ilaçlar) karaciğer hasarını onarmak etkilerin başında gelmektedir.

Farklı hepatit tedavilerinde de göz ardı edilmemelidir. Örneğin alkole bağlı hepatit, akut viral hepatit ve kronik hepatit. Antifibrotik etkisi nedeniyle devedikeni özellikle erken dönemde, alkole bağlı karaciğer sirozunda, hemokromatozda (demir birikimi) ve kronik hepatiti frenleyebilir. Batı insanı için devedikeni alkole bağlı olmayan karaciğer hastalığında veya yağlı karaciğeri frenleyebilmesinde veya tersine dönüştürebilmesinden dolayı ilgi çekmektedir. Literatürde devedikeni bitkisinin onkoloji’de, tip 2 diyabette ve eklem şikayetlerinde kullanılmasına dair karşımıza argümanlar çıkmaktadır. Dikkat çekilmesi gereken nokta ise silymarin çok iyi emilmemektedir. Bu yüzden etken maddesi silybin, fosfatidilkolin ile bağlandığında emilimi arttırılmaktadır. Aynı zamanda E vitamini ile kombine edildiğinde alkole bağlı olmayan karaciğer hastalığında oldukça etkili olduğu gözlemlenmiştir.

Enginar (Cynara scolymus)

Enginar’ın sadece tabanı değil aynı zamanda yaprakları da karaciğer için önemli bir destektir. Bioflavonoidler sayesinde antioksidan etkileri ve karaciğer koruyucu etkileri dışında koleretik etki (safra üretimi) ve kolagog etkisi (safra salgısı) enginarı değerli kılmaktadır. Enginar yaprağı ekstraktının karaciğerin kendisini daha iyi detoksifiye etmesine izin verdiğini, ağır veya yağlı öğünlerde yağların sindiriminde daha az sindirim sorunları eşlik ettiğini ve safra taşı oluşumunun önlenmesini sağladığını göstermektedir. Daha iyi bir safra üretiminde ve karaciğer işlevinde, kanımızdaki yüksek kolesterolü ve trigliseridleri düşürebilir. Kısacası enginar, yağlı karaciğer veya alkole bağlı olmayan karaciğer hastalığınla savaşabileceğimiz mucize bir besindir.

Yazının devamı...

Besin takviyelerin (minerallerin) biyoaktif formları

12 Nisan 2021

Zaman zaman ilaç endüstrileri besin takviyelerin gereksiz olduğunu savunuyorlar. Tabi ki buna katılmıyoruz. Tarımsal ürünlerin besin değerlerinde bir düşüş meydana geldiği gibi batılı insanın ihtiyaçları, yoğun tempolu hayatı ve toksik yük nedeniyle artmış durumdadır. Bazı ilaç firmaları bir takviyenin toksik veya etkisiz olduğunu dile getirdiklerinde, aslında haksız sayılmazlar çünkü piyasada işe yaramayan bazı takviyeler mevcut.

Öyleyse bir besin takviyesinden maksimum fayda sağlayabilmemiz için nelere dikkat etmeliyiz?

‘Ne kullandığın değil, ne kadar emildiği önemlidir’. Kullandığın besin takviyesinin vitamin ve/veya minerallerin mide ve bağırsaklarımızda doğru emilebilmesi için aktif formları çok önemlidir. Peki, dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?

MİNERALLER

Magnezyum:

Magnezyum oksit fiyat olarak en uygun formdur. Ne yazıkki bu tuzu bölebilmek için çok fazla mide asidi gerekli ki emilebilen magnezyum açığa çıkabilsin. Birçok insan belirli bir yaştan sonra mide asidi önleyici ilaçlar kullanmaktadır. Bu yüzden bu tip form midede bölünmediği gibi faydalanmamız gereken magnezyum açığa çıkamamakla birlikte bölünmeyen magnezyum sıkça sindirimi olumsuz etkileyip ishale neden olabilir. Diğer iyi emilmeyen magnezyum tuzları: magnezyum sulfat, magnezyum klorit ve magnezyum karbonat. İyi bölünenler ise magnezyum sitrat ve magnezyum glycerofosfat. Bu formda dikkat edilmesi gereken nokta ise uzun süre kullanıldığı takdirde kalsiyum eksikliğine sebep olabilir. Bu yüzden magnezyum takviyelerin şelatlı veya bir aminoaside bağlanması, örneğin magnezyum bisglisinat veya magnezyum taurat, emilimi kolaylaştırır. Şelatlı formda mide asidi yetersizliğinde magnezyum iyi emilmekle birlikte parçalanmadan emildiğinden dolayı kalsiyum emilimini engellememektedir. Tek dezavantaj ise şelatlı formların fazla hacimli olmalarıdır.

Kalsiyum:

Burada çok zor bölünen kalsiyum karbonat’dan uzak durmamız gerekmektedir. Kalsiyum sitrat daha iyi bölünür ve daha iyi emilir. Yine magnezyumda olduğu gibi, kalsiyumda dikkat edilmesi gereken husus, uzun süre kullanımdan sonra magnezyum emilimini düşürebilir. Çok enteresan bir yosun olan Lithothamnium calcareum, çok iyi bir kalsiyum kaynağıdır. Bu yosun öldüğünde arkasında bıraktığı iskelet çok iyi emilen tuzlar (kalsiyum tuzları) bırakır. Aynı zamanda Lithothamnium calcareum çok iyi emilen magnezyum tuzları içerir. Burada da kalsiyumun aminoaside bağlı şekli (kalsiyum bisglisinat) çok iyi bir tercih olur.

Yazının devamı...

Bağışıklık düzenleyici etkisi ile şitaki mantarı

22 Şubat 2021

Şitaki, maitake ve reishi gibi tıbbi mantarlar bağışlık sistemini önemli ölçüde güçlendirmekteler. Bu etkiyi içerisindeki ß-1,3/1,6-glukanlar’a borçlular. ß-glukanlar, bağırsaktaki lenf sistemi aracılığıyla beyaz kan hücrelerini aktive eden özel dallı karbonhidratlardır. Standardize edilmiş fermentasyon süreci aracılığıyla şitaki mantarı içindeki ß-1,3/1,6-glukanlar kısa ve daha iyi emilen ß-glukanlara dönüşürler. Böylece bağışıklık düzenleyici etkisi daha da güçlenmektedir.

Doğuştan gelen bağışıklık sisteminin işleyişi kanser ve enfeksiyonların önlenmesinde ve yaklaşımında çok önemlidir. Merkezde ‘doğal öldürücü hücreler’ (beyaz kan hücrelerinde) mevcut. Bunlar patojen mikro-organizmaları ve kanser hücrelerini tanıyıp zararsız hale getirebilmektedir. Yapılan çalışmalarda fermente edilmiş şitaki mantarının ‘doğal öldürücü hücrelerin’ aktivitesini arttırabildiği gözlemlenmiştir. Dikkate değer bir diğer unsur ise sitokinlerin üretimi. Sitokinler bağışıklık hücreleri ile aralarında iletişim kurup tepkilerini koordine etmektedir. Ayrıca fermente edilmiş şitaki mantarı adaptif bağışıklık tepkisini iyileştirebilir.

Yapılan farklı hayvan çalışmalarında fermente edilmiş şitaki mantarını birçok aktif enfeksiyonlarda kullanabileceğimiz belirtilmiştir. Kullanım esnasında önemini, süreyi ve muhtemel ölüm oranını azaltmaktadır. Örneğin; Grip (influenza A), kuş gribi (H5N1), MSRA, Pseudomonas aeruginosa, Klebsiella pneumoniae ve Candida. Yapılan klinik bir çalışmada HPV (Human Papilloma Virus) tarafından enfekte olmuş 10 kadından 5’i fermente şitaki kullanarak iyileştikleri kayıtlara geçmiştir. Aynı zamanda fermente şitaki grip aşısı ile birlikte verildiğinde, tek başına grip aşısı yapılmasına kıyasla, daha iyi bir bağışıklık sağladığı belirtilmiştir.

Kanserli hastalarda fermente şitaki mantarının kullanımıyla ilgili olumlu bir etki ise doğal öldürücü hücrelerin, kansere karşı ilk korumayı sağlayan hücreler, mikro tümörleri bulup yok etmeleridir. 269 karaciğer kanseri olan hasta, ameliyat geçirdikten sonra 9 sene boyunca takip edilmişler. 113 hasta ameliyat ile birlikte eş zamanlı günlük 3 g fermente şitaki mantarı almış, diğerleri ise hiç bir şey kullanmamışlar. Şitaki mantarı alan grupta %34,5 kişide kanser nüks ederken, almayanlar grubunda ise %66,1 kişide kanser tekrarlamıştır. Çalışmanın sonunda şitaki mantarı alan grupta %20,4 kişi vefat ederken, almayan grupta ise %46,8 kişi hayatını kaybetmiştir. ALT ve GGT enzimlerin fermente şitaki kullanan grupta kontrol grubuna göre dikkat çekici bir şekilde düşük imiş. Sadece kemoterapi gören hastalarda, fermente şitaki kullanan hastalara göre hayatta kalma oranları son 5 yıl içinde oldukça düşük imiş.

Sonuç olarak fermente şitaki takviyesi kemoterapi sonuçlarını iyileştirebilir. Aynı zamanda fermente şitaki, bağışıklık düzenleyici etkisi sebebiyle kemoterapinin yan etkilerini azaltabilir. Bu sebeple kemoterapinin yan etkileri olan yorgunluk, bulantı, kusma, saç dökülmesi ve diğer şikayetleri minimalize edebileceği söz konusudur.

Sağlıklı günler dileği ile…

Uzm. Dyt. Emel Yılmaz

www.emelyilmaz.com.tr

Yazının devamı...

Ketojenik beslenme hakkında bilmeniz gerekenler

4 Şubat 2021

Ketojenik diyet

Son dönemlerde ketojenik diyet yine çok sık konuşulur oldu. Aslında uzun yıllardır var olan bir beslenme şeklidir. Birçoğumuzun kilo vermek için uyguladığı ketojenik diyeti hakkında uyguladıklarımızın hangileri doğru hangileri yanlış? Kilo vermek isterken neleri göz ardı ediyoruz? Nelere dikkat etmeliyiz?

Ketojenik diyetin ana temeli oral olarak karbonhidrat tüketimini azaltmaktır. Vücut, normal bir diyette adenozin trifosfat (ATP) üretimi için glikoz kullanır. Açlık durumunda, vücut yağ depolarını yağ asidi oksidasyonu ile kullanmaya karar verir. Yağ asidi oksidasyonu, ATP üretimi için alternatif bir yakıt kaynağı olarak kullanılan keton ürünleri üretir. Ketojenik diyet karbonhidrat alımını azaltarak bu “açlık modunu” taklit eder. Metabolik fonksiyondaki bu değişiklik, mitokondriyal verim artışı ve düşük reaktif oksijen türlerinin üretimi gibi çeşitli aşağı akış etkilerine neden olur. Yani karbonhidrat alımındaki bu azalma vücudu ketoz durumuna sokar. Bu esnada vücut yakıt olarak yağlara başvurur ve yağları enerji kaynağı olarak kullanır. Dolayısıyla yağ yakımı gerçekleşir. Bu süreçte yağ karaciğerde ketonlara dönüştürülür ve bunlar beyin için enerji sağlamak üzere kullanılabilir.

Ketojenik diyetin farklı türleri vardır: Standart ketojenik diyet, döngüsel ketojenik diyet, hedefe yönelik ketojenik diyet ve yüksek proteinli ketojenik diyet. Standart ketojenik diyet ise en çok araştırma yapılan türdür. Döngüsel ketojenik diyet ve hedefe yönelik ketojenik diyet daha gelişmiş yöntemlerdir ve vücut geliştiricileri ve sporcular tarafından kullanılır.

Standart ketojenik diyette %75 oranında yağ, % 20 oranında protein ve % 5 oranında karbonhidrat bulunur.

Yüksek proteinli ketojenik diyet ise % 60 oranında yağ, %35 oranında protein ve % 5 oranında karbonhidrat içerir.

Ketojenik diyet, vücut yağlarını, HDL kolesterol seviyelerini, kan basıncı ve kan şekeri gibi kalp hastalıklarını ortaya çıkarabilen risk faktörlerini iyileştirebilir. Ketojenik diyetin Alzheimer hastalığının semptomlarını azaltabildiği ve ilerlemesini yavaşlatabildiği hatta epilepsi ataklarında azalmaya neden olduğu gözlemlenmiştir.

Ketojenik diyeti, hA1c değerini tip 2 diyabet hastalarında düşürmede etkili ve hızlıdır. Diğer yandan lipoprotein kolesterol seviyelerini önemli ölçüde arttırıyor. Bu yüzdende birçok hekim bu beslenme şeklini önermekte tereddüt ediyor. Ketojenik diyetin aksine sebze ağırlıklı beslenme olan Akdeniz diyeti, onkolojik ve kardiyovasküler hastalıklar üzerindeki olumlu etkileri nedeniyle daha çok önerilmektedir.

Yazının devamı...