Astaksantin

21 Eylül 2020

Astaksantin; Çok yönlü uygulamalara sahip güçlü bir antioksidan

Doğanın güçlü antioksidanlarından biri olan astaksantin, kırmızı-pembe rengi ile bilinen bir pigmenttir. Yengeç, karides, ıstakoz ve kerevit gibi bazı kabuklu deniz hayvanlarında, somon, flamingo ve kızıl aynak gibi bazı kuşların tüylerinde bulunur.

Karotenoidlerin kralı’ olarak adlandırılan ve koruyucu özelliği bulunan astaksantinin geniş yelpazesi klinik çalışmalar ile desteklenmiştir. Özellikle yüz, göz, beyin, testisler ve kaslarda oluşan serbest radikalleri frenleyip yaşlanmayı geciktirici olarak değerlendirebiliriz. Astaksantin iltihap frenleyici olarak da kanıtlanmış bir antioksidandır. Özellikle sentetik olmayan, doğal alg kaynağı Haemotacoccus pluvialis tercih edildiğinde, astaksantin birçok alanda başarıyla kullanılabilmektedir.

Anti-aging etkisi

Astaksantin diğer antioksidanlardan daha güçlü bir şekilde serbest radikalleri frenleyip, kan beyin bariyerini ve kan retina bariyerini sorunsuz bir şekilde geçen, dev antioksidanların bitkinliğini frenleyen bir antioksidandır. Aynı zamanda serbest radikaller tarafından oluşan oksidatif hasara karşı güçlü bir şekilde koruma sağlayıp, yaşlanmaya karşı mükemmel bir rol oynamaktadır.

Cilt koruyucu

Astaksantin cildimizi güneşin olumsuz etkilerine karşı korumaktadır: güneşin UV-ışınlarına karşı ve kolajen dokusunu diğer antioksidanlardan daha güçlü bir şekilde koruyor, kolajen ve elastini yıkan enzimlerin salınımını frenliyor. Kısacası güneş yanığı, güneşten dolayı cilt yaşlanması ve güneş alerjisine karşı harika bir ajandır. Aynı zamanda ince kırışıklıkları ve çizgilerin oluşumunu engellemektedir.

Görme yetimize etkisi

Yazının devamı...

Gıda katkı maddeleri

10 Ağustos 2020

Besin emülgatörlerin bağırsak homeostazın üzerindeki etkileri

Günümüzde obezite ve beraberinde gelen tip 2 diyabet, kardiyovasküler rahatsızlıklar ve karaciğer yağlanması gibi metabolik hastalıklar dünyaca pandemik denilecek kadar yayılmıştır ve halk sağlığını ciddi anlamda etkilemektedir. Aşırı yağlanmaya düşük dereceli kronik iltihaplanma eşlik etmektedir. Obezite, kronik iltihaplanma ve beraberindeki metabolik rahatsızlıklarda etkilidir. Her ne kadar obezite, enerji alımı ve enerji tüketimi arasındaki dengesizlikten oluşsa da genetik faktörler ve çevre faktörleri de bir rol oynamaktadır. Çevre faktörlerinden biri burada çok önemli bir rol oynamaktadır. Sebebi ise bağırsak mikrobiyotasının çocukluğumuzdan bu yana bizimle birlikte gelişmekte olduğudur.

Bağırsak mikrobiyotası 100 trilyondan fazla mikro organizmalardan oluşur. Bağırsak mikrobiyotasının genomu (mikrobiyom) insan genomundan 150 kat daha fazla gen içermektedir. Birçok araştırmalar obezite ile birlikte oluşan düşük dereceli kronik iltihaplanmanın bağırsak homeostazı ve bağırsak mikrobiyotası düzensizleşmesinden oluşabileceğini göstermektedir. Obezite, bağırsak mikrobiyotası kompozisyonu değişiklikleri ve yüksek bağırsak geçirgenliği ile ilişkilidir. Bu değişiklikler iltihap oluşumunda, obezite ve buna bağlı bozukluklarda önemli bir rol oynamaktadır.

Obezite oluşumunda ve metabolik bozukluklarda bağırsak mikrobiyotası oldukça önemlidir. Peki, prebiyotik kullanımı burada ne kadar önemlidir?

Prebiyotikler sindirim sistemi enzimleri tarafından sindirilmeyen besin maddeleridir ve bağırsağımızın belirli mikro organizmaları tarafından seçici olarak fermente edilir. Böylece bağırsak mikrobiyotasının bileşiminde ve/veya aktivitesinde spesifik değişiklikler üretilir ve böylece konakçının (bireyin) sağlığı desteklenir. İlginç olan obezitede, bağırsak mikrobiyotasında oligofruktoz gibi prebiyotiklerden oluşan bir değişiklik, yağ kütlesinde azalma, vücut ağırlığında azalma, inflamasyonda azalma, diyabet ve bağırsak geçirgenliğindeki azalma ile ilişkilidir.

Prebiyotikler 100’den fazla bakteri türü üzerinde etkilidir. Bunların arasında bifidobakterler dahildir fakat oligofruktoz tedavisi ile en fazla tetiklenen bakteri ise Akkermansia muciniphila’dır. Obezite modeli oluşturulmuş laboratuvar hayvanları, Akkermansia muciniphila bakteri ile tedavi edildiğinde, kilo kontrolü başarılı olmaktadır. Yağ ağırlıklı bir beslenme ile birlikte bu bakterinin tedavide kullanılması kilo alımını ve yağ kütlesinin miktarını düşürür. Dolayısıyla düşük dereceli kronik iltihabı ve tip 2 diyabeti de düşürmede etkilidir.

Yapılan çalışmalarda bağırsak mikrobiyotasının, obezite ve metabolik bozuklukların oluşumu ve korumasında önemli bir rol oynadığı görülmüştür. Son 50 yıl içinde besinlerimizde kullanılan emülgatörlerin artışı, inflamatuar bağırsak hastalıklarının ve metabolik bozuklukların artışına sebebiyet verdiği düşünülmektedir.

Klinik öncesi çalışmalarda farklı gıda ürünlerinde 2 emülgatör bağırsak homeostazın değişimine neden olabileceği, yağ kütlesinin artmasına ve metabolik bozukluklarla birlikte obezitiye yol açabileceği görülmüştür. Besinlerde kullanılan bu 2 emülgatör E433 ve E461, polisorbat 80 ve selüloz metileter, gıda katkı maddeleridir.

Yazının devamı...

Tahıl liflerin gücü

13 Temmuz 2020

Bağırsaklarımızın tercihi tam tahıllar

Tam tahıl ürünlerin diyet lifleri içerdiklerini ve vücudumuzda olumlu etkileri olduğunu hepimiz biliyoruz. Tahıllardan elde edilen diyet lifleri yapılan araştırmalarda çok çeşitli sağlık yararları göstermiş ve birlikte taşıdıkları biyoaktif maddeler ile daha çok faydalar sağlamıştır.

Tahıl lifinin gücü

Buğday tanesinin dış zarı, lifler ile doludur (46/100 g) ve bunlara ‘nişasta olmayan polisakkaritler’ (ortalama yüzde 95) denmektedir. Çok farklı fizikokimyasal özelliklere sahip büyük bir grup sindirilemeyen karbonhidratlardır. Buğday kepeğinin kabızlık için etkili olduğu kanıtlanmıştır. Diğer huhubatlarda örneğin çavdar, arpa ve yulaf liflerinin bağırsak hareketini arttırdığı yapılan çalışmalarda görülmüştür. Buna ek olarak, tahıl lifi midenin boşalmasını yavaşlatır ve ince bağırsaktaki akışı hızlandırır.

Tahıl liflerin bağırsak hareketi üzerindeki etkisi meyve ve sebze liflerin bağırsak hareketi üzerindeki etkisinden daha fazladır.

Buğday kepeği aynı zamanda ortalama yüzde 5 oranında fermente diyet lifleri içerir. Bunlardan beta-glukanlar ve arabinoksilanlar, dayanıklı nişasta ve fruktanlar bağırsakta parçalanırlar. Bu vesile ile bağırsak hücreleri ve çevresi için kısa zincirli yağ asitleri ve faydalı metabolitler oluşmaktadır. Böylelikle sağlıklı bir bağırsak florasına katkıda bulunurlar.

Araştırmalar bağırsak bakterilerinin çeşitliliğinin düşük lif alımı ile azaldığını göstermektedir. Böylece bağırsak bakterilerinin çeşitliliği düşük olduğunda, bağırsak sağlığını olumsuz etkilemektedir. Bu da bize tekrardan liflerin önemini yansıtır.

Tahıl lifleri kabızlığı gidermede, kolesterol ve şeker seviyesini düşürmede ve bağırsak florası bileşiminde önemli bir yer almaktadır.

Yazının devamı...

Pinus Pinaster (Sahil çamı)

19 Haziran 2020

Sahil çamı (Pinus pinaster) ve oligomerik prosiyanidinler

Oligomerik prosiyanidinler bitkilerin katkı maddeleridir. Doğru kaynaktan ve iyi kalitede olursa, önemli ölçüde antioksidan ve anti enflamatuvar özellikler gösterir ve tamamlayıcı tıpta birçok rahatsızlıkların önlenmesinde kullanılabilir. Özellikle kalp ve damar hastalıkları, venöz bozuklukları, hafıza ve konsantrasyon bozuklukları, astım, cilt rahatsızlıkları, göz şikayetleri, eklem ağrıları ve anti-aging durumlarında çok yararlı olabilir.

Oligomerik prosiyanidinler üzüm, yaban mersini, kiraz ve eriklerin kabuğu ve/veya çekirdeğinde bulunur. Güzel ve enteresan bir kaynak ise Pinus pinaster yani Sahil çamı. Birçok klinik çalışmalarda etkinliği kanıtlanmıştır.

Kardiyovasküler sağlık

Omega-3-yağ asitleri, zerdeçal, yeşil çay, fermente sarımsak, ginkgo, resveratrol ve K2 vitamini gibi bitkiler veya besinler ile birlikte oligomerik prosiyanidinler kardiyovasküler sağlık için önemlidir! Oligomerik prosiyanidinlerin damarlardaki oksidatif stresi azalttıkları ve içindeki kronik düşük seviyedeki iltihaplanmayı frenlediği kanıtlanmıştır. Aynı zamanda trigliseritlerin düşmesine ve HDL-kolesterolun artmasına neden olmaktadır. Yani Sahil çamından elde edilen oligomerik prosiyanidinlerin ateroskleroz, hipertansiyon ve angor pektoris önlemesi ve desteklenmesinde birinci basamak preparatlar olarak düşünülebilir.

Venöz sorunlar

Sahil çamından elde edilen oligomerik prosiyanidinlerin, kronik venöz yetmezliği, varis ve şikâyetleri örneğin ağır ve yorgun bacaklar, ödem, kramp ve kötü iyileşen yaraların tedavisinde başarıyla kullanılmaktadır.

Daha iyi bir mikrosirkülasyon

Yazının devamı...

Covid-19 sonrası beslenme

1 Haziran 2020

Covid-19 karantinası sonrası nasıl beslenmeliyiz?

Öncelikle sosyal mesafe kurallarına uymalıyız. Hijyen konusunda hijyen kurallarını göz ardı etmemeliyiz. Aslında bu hep dikkat edilmesi gereken bir konuyken milletçe bunun önemini yeni yeni fark ediyoruz maalesef. Tabii bilinçli bir kısım hep dikkatliydi.

Peki, beslenme ne durumda? Nelere dikkat etmeliyiz?

Önceliğimiz daima sebze ve meyve olmalı. Mümkün oldukça mevsim sebzeleri ve meyveleri tüketmeliyiz. Soğan ve sarımsak gibi doğal antibiyotikleri asla yemeklerimizden ve sofralarımızdan eksik etmemeliyiz. Domates, domates salçası ve kuru domatesler çok değerli antioksidanlar. Hatta salçalar ev yapımı olursa süper olur.

Mavi, mor ve kırmızı meyveleri yani yaban mersini, frambuaz, böğürtlen, çilek, ahududu, karpuz, kiraz ve turunçgiller kayısı, kivi, elma, portakal, mandalina, greyfurt gibi meyveler önceliğimiz olsun. Kuru yemiş tüketimi de çok önemli. Çinko açısından ve diğer mineraller açısından ölçülü ve düzenli tüketim fayda sağlar.

Bir diğer önemli husus ise sıvı tüketimi. Özellikle su tüketmeniz vücudunuzdaki mikropları atmanızı sağlayacak. Yeşil çay veya siyah çay bağışıklık sisteminizi güçlendirecek. Yalnız çay tüketimi arttıkça su tüketimi de artmalı, unutmayalım.

Protein kaynaklarından hayvansal proteinin yanı sıra bitkisel protein kaynakları bizim için çok değerli. Özellikle kuru bakliyatlar olmazsa olmazlarımız. Magnezyum, çinko ve selenyum açısından zengin olan bu besinleri sofralarımızdan eksik etmeyelim.

Tabii fiziksel aktiviteyi de göz ardı etmemek gerek. Neden mi? Sadece bedenimizi değil, ruhumuzu da güçlendirmek ve dinginlik sağlamak için hareket önemli.

Yazının devamı...

Sporcularda Coenzym Q10

15 Mayıs 2020

Sporcularda Coenzym Q10 kullanımı

Genç yaşta sporcu ölümleri oldukça sık duyulur oldu. Yoğun ve ağır fiziksel aktivitelerde örneğin bisiklet veya triatlon gibi, kalbe ve diğer kas gruplarına uzun süre yükleniliyor. Bazen sporcularda performans ve aşırı antrenman arasında çok ince bir çizgi vardır.

Bilimsel araştırmalarda fiziksel aktivite sağlıklı yaşamak için önerilsede, aşırı spor tam tersi bir etki yaratıp kalbe yükleniyor.

Coenzym Q10 enerji dönüşümünü desteklemekte ve antioksidan gibi görev yapmaktadır. Böylece kalp kasını ağır fiziksel aktiviteye karşı koruyabilmektedir. Coenzym Q10 birçok sporcularda dayanıklılığı arttırmak için hücresel enerji dönüşümü ile bilinmektedir.

Erkek sporcularda araştırılmış

Britanya’da, ‘Journal of Nutrition’ da yayınlanan bir çalışmada, araştırmacılar Q10 takviyelerin genç, sağlıklı ve erkek yüzücülerde, aşırı ağır antrenmanlardan kaynaklı, kalp kasındaki olumsuz etkileri engellediğini kanıtlamışlar. Bu tarz bir doku hasarı oksidatif stresten kaynaklanmaktadır.

Araştırmacılar katılanların coenzym Q10 takviyeleri alan ve almayanların, kalp hasarı ve oksidatif stres belirteçlerine bakmışlar. Her sporcu günde 2 kez, farklı antrenmanlarda hız ve dayanıklılık gerektiren yüzme programını uygulamış.

Antrenmanlar öncesi ve sonrasında kan örnekleri alınmış. Oksidatif stres ve kalp doku hasarı belirteçlere bakılmış. Coenzym Q10 alan sporcularda oksidatif stres veya doku hasarı bulunmamış.

Yazının devamı...

Strese karşı doğal kaynaklar: Enerjimizi nasıl yüksek tutabiliriz?

30 Nisan 2020

Hepimizin geçtiği bu zorlu ve belirsiz süreçte, evde karantinada olmak bizi strese sokabilir. Enerjimizi yüksek tutmalı ve evde verimli olmak için neler yapmalıyız? Evde olmadığımız günlerde bile yani yoğun çalışma temposu, aile hayatı, metropolde yaşamak, sınavlar, müsabakalar vs. hepsi için gerekli enerjiyi nasıl toplayabiliriz?

Yaşam tarzı

Öncelikle yaşam tarzımızı gözden geçirebiliriz. Neler önceliğimiz, dinlenmek için yeteri kadar kendimize zaman ayırabiliyor muyuz, sigara kullanıyor muyuz, alkol tüketimi ne boyutta gibi durumları değiştirmeliyiz. Beslenmede ise önceliğimiz meyve, sebze, rafine edilmemiş besinler, mümkünse mevsimsel sebze ve meyveler, sağlıklı pişirme teknikleri, yeterli oranda hayvansal ve bitkisel proteinler ve dengeli yağ kullanımı olmalıdır. Kesinlikle kullanılmaması gerekenler ise şeker ve türevleri, rafine gıdalardır (örneğin beyaz un, beyaz undan elde edilen hamurlu mamuller, beyaz makarna, pirinç pilavı). Rafine besinler yüksek glisemik indekslerinden dolayı stres seviyesini yükseltir. 

Adaptojen bitkiler

Adaptojen bitki nedir? Adaptojen bitkiler kimyasal, fiziksel ve biyolojik stres faktörlerine karşı direnci yükselten (normal biyolojik parametreleri bozmadan) bitkilerdir. Adaptojen bitkiler stres dayanıklılığını gözle görülür bir şekilde arttırırlar. 

Ashwagandha ve Rhodiola

Özellikle tavsiye edilen adaptojen bitkiler Ashwagandha veya Hint ginsengi veya Kış kirazı olarak bilinen (Withania somnifera) ve Rhodiola yani Altın kök’dür (Rhodiola rosea). Sinirlilik, hassasiyet, korku ve uyku bozukluklarında kullanılabileceği gibi aynı zamanda halsizlik ve performans düşüklüklerinde etkili bitkilerdir. Peru kökenli Ginseng (Lepidium peruvianum) veya Maca bitkisi düşük libido ve düşük doğurganlık durumlarında etkilidir. Yorgunluk, halsizlik, ilgisizlik, yaşlılık zayıflığı ve düşük libido durumlarında ginseng (Panax ginseng) ve Sibirya ginsengi (Eleutherococcus senticosus) önerilmektedir.

Magnezyum; anti stres minerali

Yazının devamı...

Strese karşı doğal kaynaklar

29 Nisan 2020

Strese karşı doğal kaynaklar; Enerjimizi nasıl yüksek tutabiliriz?

Hepimizin geçtiği bu zorlu ve belirsiz süreçte, evde karantinada olmak bizi strese sokabilir. Enerjimizi yüksek tutmalı ve evde verimli olmak için neler yapmalıyız? Evde olmadığımız günlerde bile yani yoğun çalışma temposu, aile hayatı, metropolde yaşamak, sınavlar, müsabakalar vs. hepsi için gerekli enerjiyi nasıl toplayabiliriz?

Yaşam tarzı

Öncelikle yaşam tarzımızı gözden geçirebiliriz. Neler önceliğimiz, dinlenmek için yeteri kadar kendimize zaman ayırabiliyor muyuz, sigara kullanıyor muyuz, alkol tüketimi ne boyutta gibi durumları değiştirmeliyiz. Beslenmede ise önceliğimiz meyve, sebze, rafine edilmemiş besinler, mümkünse mevsimsel sebze ve meyveler, sağlıklı pişirme teknikleri, yeterli oranda hayvansal ve bitkisel proteinler ve dengeli yağ kullanımı olmalıdır. Kesinlikle kullanılmaması gerekenler ise şeker ve türevleri, rafine gıdalardır (örneğin beyaz un, beyaz undan elde edilen hamurlu mamuller, beyaz makarna, pirinç pilavı). Rafine besinler yüksek glisemik indekslerinden dolayı stres seviyesini yükseltir.

Adaptojen bitkiler

Adaptojen bitki nedir? Adaptojen bitkiler kimyasal, fiziksel ve biyolojik stres faktörlerine karşı direnci yükselten (normal biyolojik parametreleri bozmadan) bitkilerdir. Adaptojen bitkiler stres dayanıklılığını gözle görülür bir şekilde arttırırlar.

Ashwagandha ve Rhodiola

Özellikle tavsiye edilen adaptojen bitkiler Ashwagandha veya Hint ginsengi veya Kış kirazı olarak bilinen (Withania somnifera) ve Rhodiola yani Altın kök’dür (Rhodiola rosea). Sinirlilik, hassasiyet, korku ve uyku bozukluklarında kullanılabileceği gibi aynı zamanda halsizlik ve performans düşüklüklerinde etkili bitkilerdir. Peru kökenli Ginseng (Lepidium peruvianum) veya Maca bitkisi düşük libido ve düşük doğurganlık durumlarında etkilidir. Yorgunluk, halsizlik, ilgisizlik, yaşlılık zayıflığı ve düşük libido durumlarında ginseng (Panax ginseng) ve Sibirya ginsengi (Eleutherococcus senticosus) önerilmektedir.

Yazının devamı...