Radiohead olmak: 25 yıl nasıl geçti?

Amerika’da 25 yılını doldurmuş grup ve sanatçıların yer almak için yarıştığı Rock and Roll Hall of Fame oluşumuna bu sene Radiohead seçildi. Bu kulüp, müzik dünyasının en prestijli sivil gruplarından biri. Aynı zamanda her yıl on binlerce ziyaretçinin gezdiği benzersiz bir müzesi de var. Bu yıl vakfa ve müzesine katılmaya hak kazanan efsane grup Radiohead'in 25 yıllık tarihine göz atalım.
 

Radiohead olmak: 25 yıl nasıl geçti?

1. Creep dönemi: Çok da ciddi olmayan bir şarkıyı herkesin çok ciddiye alması

Kurt Cobain'in kendinden nefret ettiğini ve ölmek istediğini söylediği ('I Hate Myself and Want to Die') şarkısını kimsenin ciddiye almayıp bunun bir şaka olduğunu düşündüğü (maalesef değildi) 1992 yılında, Radiohead de ilk şarkısı 'Creep'i single olarak yayınladı. Fark ettiyseniz her iki şarkı da benzer temalar içerir. Aradaki fark şu: Kurt Cobain sahiden kendisinden nefret edip ölmek isterken herkes bunun bir şaka olduğunu düşünmüştü. Radiohead ise daha ilk şarkısında hayat ve ölüm arasında denge kurmayı, hem ince görüp hem de gerçek bir şeyler söylüyormuş gibi hissettirmeyi başardı. 
 

O yıllarda ergenliğini yaşayan X kuşağının çoğu, şarkının söylediği gibi kendini 'tuhaf' hissediyor veya toplum tarafından öyle hissettiriliyordu. Dolayısıyla çok az kişi, Creep'in sahiden ne anlattığını anlayabildi. Hatta grup üyeleri çıkıp bunun 'abartılı bir melodram' olduğunu açıkladığında bile konuyu anlamamakta diretenler oldu. Sonuçta Thom Yorke bile göz hastalığından muzdarip 'tuhaf' bir adam değil miydi? Şarkı da haliyle 'otobiyografik' olmalıydı! 

Radiohead bütün bu düşüncelere sinir olup konserlerinde Creep'i söylememeye karar verdi. Buna rağmen şarkının modası geçmedi (hala da geçmiyor). 'Creep' yıllar içinde bir tür 'Nothing Else Matters' veya 'Akdeniz Akşamları' haline geldi. Bugün olmuş hala cover'lanıyor; her şarkıcı tarafından bambaşka bir hale getirilip tekrar tekrar söyleniyor. Yahu Prince bile Coachella'da Creep'i söyledi! Ötesi var mı? 
 

Yukarıda, Radiohead tarihinin belki de en acayip videosunu görüyorsunuz... 1993 yılında MTV için 'Creep' şarkısını canlı söylemeyi kabul ettiklerine acaba hiç pişman olmuşlar mıdır? Baksanıza; yüzlerinde en ufak bir canlılık belirtisi olmayan birkaç adam, sanki biri kafalarına silah dayamış da "Bu şarkıyı çalmazsanız öldürürüz!" diye tehdit etmiş gibi, büyük bir isteksizlikle, hem de hiç alakaları olmadığı 'genç kız kitlesine' çalıp söylüyorlar... 

Dikkat edin Tom Yorke, “I don’t belong here" derken son derece ciddi. Sahiden oraya ait değil yani... Radiohead'in bu neslin sesi olmamak için gösterdiği çaba boşa gitmiş, yenilmişler ve neticede o neslin sesi olmayı kabul etmişler gibi bir görüntü... Sahiden üzücü!

90'lı yıllarda Creep gibi birçok hit şarkı ve Radiohead gibi anında meşhur olan birçok grup çıktı. Peki Radiohead, bu kadar yanlış anlaşılmasına rağmen, aralarından nasıl sıyrıldı? 

Önümüzdeki yıllara bakalım...

The Bends: Kimsenin dinlemediği 1995 yılının en iyi rock albümü

The Bends: Kimsenin dinlemediği 1995 yılının en iyi rock albümü

1995 yılında rock dünyasında Kurt Cobain değil; REM, U2 ve Oasis vardı. REM'in 'Monster' albümü trendlere uygun, yani sıradan bir çalışmaydı. U2'nun 'Zooropa' albümü ise, elektronikten post-modernizme samimiyetsiz bir geçiş gibiydi. Zaten grup daha sonra bu albümün kötü olduğunu kendileri de kabul etti. Oasis'in 'Wonderwall' parçası ise yalnızca 14 yaşındakilere hitap eden, aşırı ergen bir şarkıydı.

Radiohead'in ikinci albümü 'The Bends', işte tam da böyle bir dönemde yayınlandı. 
 

Albüm, Oasis'i tahtından etmeye yetmedi. Hatta en büyük müzik dergisi Rolling Stone tarafından bile görmezden gelindi. İnanmayacaksınız ama Radiohead'e o sıralarda destek olan tek kişi, Alanis Morrissette oldu. Radiohead'i, konserlerinin 'ön grubu' yaptı.

1996 yılını Alanis Morrissette'in ergen hayranlarına konser vererek geçiren Radiohead, hala Creep şarkısının etkisi altındaydı. 

Neyse ki plak şirketi EMI Radiohead'i fark etti de, yeni albümleri için bir anlaşma teklifi sundular. Efsane albüm 'OK Computer', bu anlaşmadan sonra yola çıktı. 

3. OK Computer: Müzikte yeni bir dönem

3. OK Computer: Müzikte yeni bir dönem

Tarih, 16 Haziran 1997... Yeni albüm 'OK Computer' yayınlandı. İçindeki tüm şarkılara uyumsuz melodiler hakimdi. Ama mükemmel bir sound'u vardı. Üstelik şarkı sözleri felsefi denebilecek kıvamda yan anlamlarla dolu, şairane bir tarzdaydı.

Dinleyiciler, “Her Hitler hairdo is making me feel ill” ('Hitler modeli saçları beni hasta ediyor') ya da “A handshake of carbon monoxide" ('Karbonmonoksit ile tokalaşmak') gibi dizeleri tam olarak anlamadı ve dolayısıyla albümü yine kimse dinlemedi. Neticede bu müzik ve sözler başka bir dünyadan geliyordu. Bize göre değildi. Örneğin 'Paranoid Android' parçası bir Pink Floyd şarkısı gibi başlasa da, “I’m trying to get some rest / From all the unborn chicken voices in my head" gibi anlamsız bir cümle (“Biraz uzaklaşmaya çalışıyorum / Kafamdaki bütün doğmamış tavuk seslerinden”) içeriyordu...

Şimdilerde bu albümü bayıla bayıla dinlesek de, farkındaysanız 20 yıldır sözlerin manasını çözemedik. 
 

OK Computer'ın satışları kötü gitti. Billboard listesinde en fazla 21 numaraya yükselebildi. Pazz and Jop, Rolling Stone, Spin gibi dergilerin yaptığı anketlerde bile yer almadı. 1998 yılında müzik gelenekleri değişene kadar kimse bu albümü fark etmedi. Neyse ki 1998'de The New York Times, OK Computer'ın aslında sandığımızdan daha iyi olduğunu yazdı da, herkes albüme bir şans daha verdi. Hepimiz yavaş yavaş OK Computer'ın etkisi altına girip büyülendik. Her bir şarkının, Thom Yorke'un ince ve kırılgan sesi sayesinde minyatür bir senfoni gibi olduğunu fark ettik.
 

4. Yalnızlık dönemi: Radiohead hayranlarını kaybediyor

4. Yalnızlık dönemi: Radiohead hayranlarını kaybediyor

Zavallı Radiohead... Önce 'Creep' konusunu çözmeye çalıştı, ardından 'OK Computer' gibi önce beğenilmeyip sonra baştacı edilen bir albümleri oluverdi! Bir sonraki adımları artık çok önemliydi! Başarılarını sürdürebilecekler miydi? Yoksa çok iyi bir albüm yapıp sonra kaybolan gruplar arasına mı gireceklerdi? 
 

Adeta bir sınav niteliğinde olan 'Kid A' albümü, 2000 yılında yayınlandı. Şarkıların sound'u ne Coldplay, ne Travis, ne de Muse'a benziyordu. Hatta Radiohead'in kendisine bile benzemiyordu. Bu dönemde bir röportajda Thom York "Tüm melodiler canımı sıkıyor" diyerek, adeta albümü özetlemiş oldu. Zira 'Kid A' albümünde ne melodi ne de doğru dürüst bir enstrüman kullanımı vardır. Neredeyse sadece Thom Yorke ve klavyelerini, synth-drum programlarıyla yapılmış müziği dinleriz. 

Tarih, 9 Haziran 2003... Türkiye'de en çok dinlenen şarkı Gülşen'den 'Yatçaz Kalkçaz Ordayım' iken, Radiohead'in yeni albümü 'Hail to the Thief' yayınlandı. Bu albüm gitarlarla bezeli OK Computer ile elektronik altyapılı 'Amnesiac' albümünün karışımı gibiydi. Şarkılar büyüleyici, sözleri hiç olmadığı kadar gizemliydi. Ama maalesef bu albümün de kıymeti yıllar sonra anlaşıldı. 

Gönlünüzden ne koparsa!

Gönlünüzden ne koparsa!

Bu sırada Radiohead plak şirketi EMI'den ayrılıp, daha sonra 'In Rainbows' adını verecekleri yeni albümlerini bir şirkete bağlı olmadan çıkarmak istediklerini açıkladılar. "Gönlünüzden ne koparsa" diye çevirebileceğimiz, Radiohead'in internete yüklediği, isteyen herkesin indirebileceği, gönlünden ne koparsa gruba bağış niteliğinde para verebileceği bu albümle, dünyada daha önce kimsenin yapmadığı bir şeyi yapmış oldular.

Bu çalışmada 'mesaj içerikli' olan şey albüm değil, pazarlamasıydı. Ancak bu cesur adım Radiohead'i finansal krize sokunca, albüm 1 Ocak 2018 tarihinde 80 dolarlık box-set olarak yayınlandı. 
 

2011: Thom Yorke'un viral olan dansı

Thom Yorke'un 'Lotus Flower' klibinde sergilediği dans figürleri, yayınlandığı 2011 yılında çok konuşuldu. GIF'ler, caps'ler uzun süre WhatsApp gruplarında dolandı.

Bu video her izlendiğinde hala güldürür. Ancak şunu da belirtmek lazım; Thom Yorke'un başta Yıldız Tilbe dansına benzeyen figürleri artık bir ritme oturdu. Artık böyle dans etmiyor.

18 Şubat 2011'de yayınlanan 'King of Limbs' albümüne ise vurmalı çalgılar hakimdi. O kadar ki Radiohead ikinci bir davulcuya ihtiyaç duyup konserlerinde eşlik etmesi için Portishead'den Clive Deamer ile anlaştı. 
 

8 Mayıs 2016'da yayınlanan 'A Moon Shaped Pool' albümü ise, sadece bir albüm değil, aynı zamanda bir mucizedir. Bazı dinleyiciler 'Burn the Witch' şarkısının Trump'ın başkan olacağını haber verdiğini düşünüyor mesela. Bunun dışında bazı şarkılar o kadar kırılgan ve hüzünlü ki, mesela 'Glass Eyes', 'The Numbers', 'Desert Island Disk', bunları yanlışlıkla toplum içinde dinleyecek olsanız ağlamaya başlayıp herkese rezil olabilirsiniz. 

Radiohead'in kariyerindeki tüm şarkılarda bir 'keder' teması vardır ama buradaki keder, bambaşka bir şey... Sanki bu albümde Thom Yorke kendini gizlemekten vazgeçip ne kadar kırılgan ve hassas bir adam olduğunu dinleyicilerine açık açık göstermiş gibi. Özellikle 1995 yılından beri sahnede söylediği ama hiçbir albüme almadığı kapanış parçası olan 'True Love Waits' düşündürücü... Bu şarkıyı son derece umutsuz, çaresiz ve pes etmeye hazır bir tonda söyleyen Thom Yorke, o dönemde 20 yıllık hayat arkadaşı ve iki çocuğunun annesi olan Rachel Owen'dan ayrılmıştı. 

Rachel geçtiğimiz yıl kanserden hayatını kaybetti ama 'A Moon Shaped Pool' albümündeki tüm şarkılarda yaşamaya devam ediyor.  

Radiohead bugün New York'taki Madison Square de dahil olmak üzere, dünyanın dört bir tarafındaki stadyumları doldurabilecek kadar geniş bir dinleyici kitlesine sahip. Kalabalığın taleplerine göre değil, içlerinden geldiği gibi müzik yapma lüksleri de var üstelik. Çünkü şu anki piyasının gerekliliklerini yapan pek çok grubun aksine; onlar bizim beklentilerimizi umursamıyor. Bizler, onlar ne yaptıysa açıp dinleyecek raddeye gelmiş birer bağımlıyız. Çok yaşa Radiohead! Nice 25'lere...

Bu makaleye ifade bırak