Melis Kar: 3 notaya basmakla nitelikli müzik üretilmiyor

Son yıllar yaptığı farklı ve cesur işlerle adından sıkça söz ettiren Melis Kar, şimdi de yeni şarkısı "Kadın" ile yeni bir yola giriyor. Kendisi ile yeni şarkısını, YouTube projelerini ve en başından beri kendi çabalarıyla inşa ettiği müzik yolculuğunu konuştuğumuz çok samimi bir röportaj gerçekleştirdik. Ben sordum Melis Kar uzun uzun anlattı. 

Melis Kar: 3 notaya basmakla nitelikli müzik üretilmiyor

Melis hanım öncelikle merhaba. Yeni şarkınız "Kadın" ve YouTube kanalınız hayırlı olsun. Sizinle hem yeni projeleriniz hem de müzik yolculuğunuz hakkında biraz sohbet etmek istedim. Siz de bunu severek kabul ettiniz. Teşekkürler.

Yağız selamlar. Molatik gerçekten çok güzel bir platform. Çok sevindim ilgine de. İnşallah her şeyi çok güzel ve açıkça konuşacağız şimdi.

O zaman ilk soruyla başlayalım. Melis Kar kimdir? Hayat serüveninizi küçük yaşlardan başlayarak nasıl anlatırsınız?

Ben aslında daha hiçbir şeyin farkında değilken, 7 yaşında Fransız bir rahipten Antakya gibi bir medeniyetler şehrinde piyano dersleri alarak  bu serüvene adım attım. Tabi bu müzik zehrini bir kere aldığınız zaman bir daha vazgeçemiyorsunuz.

Lisede hemen küçük bir Rock grubu kurup orda ilk performanslarımı sergiledim. Daha sonra üniversite sınavına girip konservatuarları denememe rağmen  alınmadım. Çok komik bir hikayesi var konservatuvar denemelerimin birazdan anlatırım. Sonrasında mimarlığı kazanmıştım zaten. İstanbul'a ilk gelişim de mimarlığı okumak içindi.

Ardından "Ladies and Gentleman" adında müzikal bir topluluğa soprano olarak dahil oldum. 2008-2009 sezonuydu yanılmıyorsam. O sezon  Sezen Aksu ile Kuruçeşme Arena ve  Harbiye Açıkhava'da, Alessandro Safina, Sertab Erener gibi bir sürü isimle müzikal topluluğun içinde sahne alma şansı yakaladım.

2011 senesinde The Voice, Acun Medya tarafından "O Ses Türkiye" adıyla ülkemizde de yapılacaktı. Ben oraya ilk başvuranlardandım.  Tarık Hoca'nın daha sonra bana söylediği üzere ilk kabu edilen yarışmacı olarak O Ses'in ilk sezonuna Murat Boz'un takımında başladım ve yarı finale kadar yükseldim. O dönem "Sil Baştan", "I Have Nothing" performansları ile Türkiye'de gerçekten ilk defa ismimi geniş kitlelere duyurma şansı yakaladım. Tabi o da bir yarışmaydı ve bitti. Kendimizi elimizden geldiğince gösterdik.

2014 senesinde tamamen kendi çabalarımla ilk albümüm "Kaçak" yayınlandı. O dönem herkes single yaparken albüm yapmak benim için çok cesur bir hareketti. Henüz toy olduğum için ve hem sektörü hem de kendimi yeni anlamaya başladığım bir dönem olduğu için o albüm aslında talihsiz bir şekilde tarihin arka dolaplarına  gizlendi. Ondan sonra tabi ki şarkılar yapmaya devam ettim. 2. dönüm noktam da şu oldu.

Ben besteler yapıyordum piyano başında ama ilk defa sözü ve müziği bana ait olan bir şarkıyı yayınlama kararı aldım. Ve bu şarkı "kibir"di. Benim kariyerimde de şuan hala en çok hatırlanan şarkılardan bir tanesi. Benim eserlerim arasındaki başyapıt o diyebilirim. Sonrasında " Yatıya", "Al Dudağımdan Kiss" gibi belli bir stilde devam eden şarkılar ortaya çıktı. Bunlar benim içimden çıkan şarkılar olduğu için artık başka kimseden şarkı almama kararı almıştım. Hep kendi şarkılarımı çıkarmaya başlayınca da artık kitleler beni Melis Kar olarak tanımaya ve kabullenmeye başladı. R&B süslemeleri olan ironik bir pop yapıyordum aslında.

Antakyalı, Arap kökenli olmam, çok medeniyetli bir şehirde büyümem ve Fransız bir rahipten yıllarca piyano dersleri almam nedeniyle de tabi ki sentez bir müzik yapacaktım. Yaptığım pop'ta da bunu çok açık hissedebikeceksiniz. Ardından bir stil değişikliğine gidip biraz da olgunlaşıp kendimi ve müziğimi iyi tanımlamaya başladıktan sonra bir EP çıkardım "Everest" adında.

Çıkış şarkısı "Everest" te istediğim başarıyı gösteremedim. İstediğim hedefe ulaşamadım. Biraz daha geliştirmek adına 9 ay daha çalıştım ve bunun sonucu da "Kadın" oldu. Sözü Çetin Tazeler'e ait. Düzenleme ve aranjesini de Ali Büyük yaptı. Şimdilik serüven buraya kadar.

Müzik yolculuğunuzu birkaç kelimeyle ifade etmek isteseydiniz bu ne olurdu? Veya daha yaratıcı haliyle, müzik yolculuğunuz bir kitap olsa ön sözünde ne yazardı?

Sabır, metanet ve yaratıcılık. 

Çünkü aslında bu işi yapmanı en zor kısmı müzik üretmek değildi. Her zaman ürettiğiniz müziği insanlara duyurmaya çalışırken yaşadığınız acılı süreçti. Çünkü dijitalleşme çağında, bu kalabalığın içinde kaliteli bir işi parlatmak ve kendinizi anlatmak eskisinden çok daha zor. O yüzden en önemli şey sabırdı. Her zaman çok sabretmek zorunda kaldım.

Az önce konservatuvar seçmelerine yaşadığınız komik bir hikayeden bahsettiğiniz. Neydi o hikaye?

Aslında iki başvuruda bulunmuştum. Mimar Sinan ve İstanbul Üniversitesi. Mimar Sinan'da opera bölümü vardı. Batı müziği okuyabileceğim sadece bu iki üniversite vardı zaten o dönem. Mimar Sinan'da bir opera geçmişimin olmaması ve kısa bir süre hazırlanabilmem nedeniyle geçemedim. İstanbul Üniversitesinin yarı zamanlı müzikal sınavları vardı. Mimarlığı devam ederken müzikale de devam edebilirdim. Kulak hafıza sınavında hocanın piyanodan çaldığı melodiyi her ayrıntısıyla taklit ediyordunuz. Ve ben o dönem hissiyatım daha önemli olduğu için çalınan melodiye bir takım minik nüanslar ve müzikal eklemlerde bulunmuşum. Hoca da benimle dalga geçmişti bestrcilik yönümüz de varmış diye. Ve o an alınmayacağımı anlamıştım zaten. Mimarlığa devam ettim. Sonrasına eğitim sürecin tabi ki şan dersleri, piyanoda armoni dersleri ile devam etti. Çünkü ürettiğimi hayata geçirmek için bu işi mümkün oldukça sonuna kadar gitmek lazımdı.

O ses Türkiye isminizi duyurmada büyük bir rol oynadı mı? Yoksa güzel bir anı ve başlangıçtan mı ibaret? Türkiye'deıi ses yarışmalarını bu açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz?

Açıkçası güzel bir anı ve başlangıçtan ibaret. Çünkü 2012'de yarışma bitti ben ilk albümü 2014'te çıkartabildim. Böyle bir çağda 2 sene kendinizi unutturmak için tehlikeli bir süre.

Dolayısıyla tabi ki dünyadaki The Voice'ta son finale kalan yarışmacılara yeni single'lar yapılıyordu o dönem ve o singlelarla yarışıyorlardı. Dünya starları ile düetler yapılıyordu. Burada tabi o ölçekte yapılamadı. Ve dolayısıyla 1. olan arkadaşımız da birkaç sene sonra bir şeyler yapabildi. Çok kolay yürümeyebiliyor. Bu sadece O Ses'in şartlarından kaynaklanmıyor. Ki çok iyi şartlarda yapıldı prodüksiyon olarak. Biraz müzik endüstrisinin şartlarından kaynaklanıyor bence bu durum.

2014 yılında ben tamamen aslında O Ses Türkiye sonrasındaki konserlerden kazandığım kendi sermayem ve ailemin desteği ile kendi tırnaklarımla kazıyarak ve  birçok önemli müzik insanı ile tanışarak albümümü çıkardım.

İlk 2 sene O Ses'te yetenekler kendilerini duyurabiliyorlardı. Sonrasında yarışmacı sayısı çok arttı. Tabi ki rating endişesi de bu durumu doğurdu. Yarışmacı sayısı artınca da nitelik biraz düştü diyebilirim. Kalabalıklaşınca gerçek yeteneklerin kendini ifadesi bir tık daha zorlaştı. Türkiye'de herkes şarkıcı olmak istiyor. Böyle bir durum var. Ama bu iş göründüğü kadar kolay olmuyor. Çok çaba, çok sabır, çok emek istiyor. Dolayısıyla müzik yarışmalarına bugün hala katılmayı tabi ki olumlu ve pozitif buluyorum. Ama sonrasında bu çabaya devam etmeniz gerekiyor.



 

Hayat serüveniniz sırasında dile getirdiğiniz birçok dönüm noktası var. Fakat müzikal anlamda veya kendi içinizde yaşadığınız en önemli kırılma noktası neydi? Bu olay olmasaydı bugün bazı şeyler farklı olurdu diyebileceğiniz özel bir an var mı? 

Müzikal serüvenime ara vermeme sebep olan 2017 yılında klinik depresyon aslında beni ve kariyerimi sekteye uğramıştı. Bir süre müzikten çok uzaklaştım. Kendimden ve müzikten soğumıştum. Tam olarak ne yaptığımla alakalı kafam çok karışıktı. Çok ciddi bir gelecek kaygısı başlamıştı. Bu sektörde az önce belirttiğim gibi sabır ve metanet dediğim şeyler bunlar. Gerçekten çok emek vererek adım adım bir kariyer inşa etmek durumundaydım. Ve dolayısıyla harcanan her kuruşun da karşılığı olmalıydı. Ama emeklerinizin ve yatırdıklarınızın karşılığını almak çok uzun sürdüğü için bazen ruhsal olarak yıpranabiliyorsunuz. O dönem bana zaman kaybettirse de aslında çok şey öğretti. Şu an çok daha iyiyim. Çok daha iyi şarkılar yaptığımı düşünüyorum.

O zaman geçmişi verdiği tüm derslerle bir kenara bırakıp günümüzü  konuşabiliriz. Son single'ınız Kadın'a gelmeden önce, everest adında bir EP yayınladınız ve iyi bir başarı elde edemediğinizden bahsettiniz. Biraz RNB ye kayan alışılageldik poptan da biraz uzak bir şarkı olması bunda etkili mi sizce? Toplum olarak müzikal anlamdaki yeni denemeleri kabul etmede biraz zorluk yaşıyor muyuz?

Bu harika bir soru aslında. Benim hep dert yandığım en önemli konulardan biri bu. Çünkü sabrettiğim nokta da tam olarak bu.

Müzik evrensel ve artık kategorilerin içine sığamayacak kadar çeşitli. Dolayısıyla ben zaten en başından sentez bir iş yaptığımı belirtiyorum ve her zaman da aldığım eğitimle beraber kültürümü yoğurmaya çalışıyorum. Bunu mimarlık eğitiminde de öğrendim. Köklerinize bağlı olmanın ne kadar önemli olduğunu çok iyi biliyorum. Ve dolayısıyla yeni denemeler yapmayı, hissettiğim kültürle, damarlarımdaki arabeskle, folkla, halk müziği ile beraber gençliğimin geçtiği R&B 'yi, popu, rockı bir araya getiren bir tarz yakalamaya çalışıyorum.

Yeni denemeler yapıyorum ama görüyorum bunlar fazla cesur şu an benim için. O nedenle biraz daha kolay anlaşılır şeyler yapmanın peişne düşüyorum. Bu anlamda "Kadın" çok daha rahat bir edebi anlayış ile sunulmuş bir şarkı. Çetin Tazeler'e bunun için teşekkürler. Çok güzel bir birliktelik oldu.

Dolayısıyla şöyle bir devam edeyim. Everest bir EP olduğu için 2 şarkıyı daha barındırıyor. "konu kapanmıştır" daha arabesk hisli bir şarkı, "poz" da diğer hit şarkılarımın sonuncu ayağıydı aslında. Ona hala bir klip çekme ümidim var.

Everest de çok farklı bir denemeydi. Benim bir dönemimi anlatan, çok derinliği olan bir şarkıydı. Benim kariyerimde bir hikayesi olması için bu şarkıyı bazı riskleri alarak sundum. Ama yeni denemeleri kabul ettirmede ben baya zorluk çektiğimi dile getirebilirim.



 

Yeni şarkınız "Kadın"ın hikayesi nedir? Şarkı hem müziği hem sözleriyle bir hikayeyi anlatıyor. Şarkının anlattığı bu kadını siz nasıl tanımlarsınız?

Aslında en basit anlatımıyla bu hem bir kadının hem de bir erkeğin aşkla ilgili öz eleştirisi. Hem de aşkın tanımı.

Aşkın ve tutkunun çok yüskek olduğu ilişkilerde kavga ve mücadele çok fazla oluyor. Sözler iki şekilde yorumlanabiliyor. Önce erkekleri anlatır bir tavrı oluyor. Sonrasında en vurucu olarak "ben beni düşeni bile kaldırdım, sence seni yakabilir mi ki yangınım?" derken masumiyetimi kabetmemeyi anlatıyor. Hala kötülüğe karşı iyilikle cevap verebilmeyi umuyorum. Ve bunun için çabalıyorum. Beni düşüreni de düşürmeye çalışmıyorum. Bu hikaye de bunu anlatıyor.

Bu aşkta da böyle. Bir taraf bazen hata yapabiliyor, diğer taraf toparlayıcı oluyor. Ama bir taraftan da "kadın çeker yükü" gibi bir konu da var Türkiye'de. Biraz eril bir ortam olduğu için maalesef kadına şiddeti sık sık dile getirmemiz gerekiyor. Keşke buna gerek kalmasa ama çok daha fazla dikkat edilmesi gereken bir konu olduğu için poztifi ayrımcılık yapmak zorundayız ve kadınlar içinde bas bas bağırıyorum. Buradaki kadın güçlü bir kadın tabi ki. Ayağından çeken kim varsa ona daha iyiyi göstermiş mücadeleci bir kadının hikayesi.

Ben bu kadında kendimi görmesem ve hissetmesem bu kadar benimseyemezdim. Bu şiddet ortamı ancak güçlü kadınlar ile düzelir.

YouTube'da artık sizin de genelde cover olan akustik şarkılar söylediğiniz bir kanalınız var. Paylaşacağınız şarkılar ve kanalınız hakkında nasıl bir yol izliyorsunuz? Ve YouTube'un geldiği bu noktayı bir sanatçı olarak nasıl değerlendiriyorsunuz? Herkes dilediği müziği özgürce yapabildiği için bir avantaj mı yoksa takipçi sayısı ve izlenme sayılarının popüler müziği yönlendirmesi dezavantajlı bir durum mu?

Aslında ben YouTube kanalımı kurarken akustik coverlar yapma başlığı altında kurmadım. Ama tabii ki akapella, daha kolay üretilebilen, daha sıcak bir müziğin peşindeyim ben de orada. İşin canlı kısmını, gerçekten sanat kısmını gösterebilirsek ancak youtuberların popüler müziği yönlendirmesi meselesine karşı durabiliriz zaten.

O yüzden de ben sadece bir popçu olarak anılmamalıyım ve yaptığım işlerle müzisyenlik tarafımı da göstererek kendime iyi bir portfolyo oluşturmanın derdindeyim. Canlı ekibim ile çok yakın temas, sade kayıtlar ve çekimler yaptık. Ve ben bu kayıtları dünyadaki birçok büyük firmaya yolladım. Ve cevap bekliyorum. Onlar da olumlu veya olumsuz geri dönüşler yapıyorlar. YouTube bu anlamda çok işe yarıyor bir kere.

Ama YouTube'un geldiği bu noktayı aslında paylaşım ve üretim çokluğu açısından çok pozitif bulsam da çok çöp içeriğin de olmasından dolayı insanların yine iyiye zor ulaşmaya başladığını düşünüyorum.

Bir de işin manipülatif kısmı var. İnsanlar YouTube'u başta doğru anlayamadılar. Biz yine Türk mantığı ile bazı şeyleri yanlış yaptık. Para var ama vizyon kısıtlı kaldı bazı noktalarda. Reklam verelim, bot yapalım, satın alalım derken o rakamlar öyle bir noktaya çıktı ki artık normal reklam yapmak korkunç pahalı bir noktaya geldi. Ve dolayısıyla eskisi kadar milyonlar izlenmiyor videolar şuan. Doğal olanı da bu zaten.

Bir sene önce "Yatıya" 10 milyon olduğunda ben bunun çok az olduğunu düşünüyor ve üzülüyordum. Ama bugün görüyorum ki ne kadar değerli bir sayıya ulaşmış. Bunu herkes fark etmeli. Her zaman ticari müzik üretilecek. Sonuçta reklam müzikleri de jingle'lar da üretiliyor ama onlara çıkıp sanat eseri muamelesi yapmıyoruz. Her müzik nitelikli olmuyor. 3 notaya basmak ile nitelikli müzik üretilmiyor.

Bu isi iyi yapan YouTuber'lar da var. Mesela ben Berkcan'a bayılıyorum. Fakat diğer tarafta bu işin kötü yapıldığı çok farklı örnekler de var. Bence her müziğin iyi yapılmış, kaliteli hali dinlenilebilir. Ama ben YouTube'da çok özgür hissettiğim için orada denemeler yapmaya devam edicem. Hatta bir tık Rap'e kayan bir proje de gelecek.

Rap'ten bahsetmişken özellikle son yıllarda türkçe rapte meydana gelen sıçrama hakkında düşünceleriniz nedir? Hatta bu konuda bazı tartışmalar da ortaya çıktı. Sizce rap ile popu kıyaslamak ne kadar doğru?

Bu sıçrama zaten çok öncesinden olmalıydı. Çünkü bu sanatçılar 20 yıldır varlar. Ama yer altı diye tabir ettikleri bir alanda müziklerini yapıyorlardı ve kitlelerine ulaşıyorlardı. Sadece şu an daha görünür oldular. Savaşlarını ve mücadelelerini daha görünür kılabildiler.

O yüzden de son bir buçuk iki yılın popüler müziği rap oldu. Bu, rap pop'u geçecek anlamına gelmiyor. Pop her zaman popüler değil, olmamalı da. Dönem dönem alternatif müzisyenler, alternatif gruplar popüler hale geliyor. Bazen Rock oluyor bu bazen arabesk bazen de rap. Bu da rapin altın çağını yaşadığı bir dönemin başlangıcı oldu, çok da iyi oldu.

Çünkü ben de aynı mücadelenin bir ucundayım diyebilirim. Çünkü beni de yıllarca bir sürü radyo çalmadı. Bir tane şarkımda "Al Dudağımdan Kiss" gibi İngilizce içerikli bir cümle olduğu için şarkı ismini bile zikretmeyen bir sürü mecra oldu. Ama şimdi bakıyorum ki rap müzikte İngilizce kelimeler havalarda uçuşuyor. Bence zaten sorun değildi bunlar. Sadece o insanlar mücadele etti ve bunu kazandı. Çok sağolsunlar çünkü benim de yolumu açtılar.

Bu yüzden ben rap ile pop'u kıyaslamanın çok anlamsız olduğunu düşünüyorum. Hepsinin de iyi ve kötü örnekleri var. Ama şu kötü oldu tabi. Rap çok popüler hale gelince ideasını biraz çarpıtmış oldu. Onlar istemedi bunu  bunu yine popüler kültür çarpıttı aslında. Daha önce pop ayaklar altına alınmıştı. Herkes pop yapmak istemişti. Sonucunda da pop'un kalitesi giderek düştü. Artık sadece 90'lar dinlemeye başladı insanlar pop namına. Çünkü kaliteyi sadece orada bulabildiler. Şimdi de rap'te aynı şey oldu.

Rap'te başta inanılmaz örnekler gördük. Büyük bir heyecanla hepsini dinledik. Bir dönem rap dışında bir şey dinlemez olmuştum. Ama noldu ben de sıkıldım. Onların prodüksiyonları biraz daha rahat ve düşük bütçeli oluyor. Bu da samimi bir ortam yaratıyor. Ve hızlı üretim yapıyorlar. Bu hızlı üretimin sonucunda da biraz kendilerini tekrar etmeye başladılar bence iyi örnekler azaldı. E tabi biraz da dalga konusu oldu açıkçası böyle olmasını istemezdim. Rap'i geri plana çekmek için bilinçli olarak saldırılar ve tartışmalar yürütülüyor bence. Buna hiç gerek yok.

Size ilham veren bir idolünüz var mı? Mesleki anlamda veya hayat felsefesi olarak?

Yaşım gereği bence 2000 ler müziğin benim için en keyifli zamanlarıydı. Dünya müziğinde özellikle. Jeniffer Lopez'in, Beyonce'nin, Rihanna'nın hitlerinin tam çok sıcak olduğu dönemlerde ben en aktif gençliğimi yaşıyordum.

Mesela Beyonce benim için çok büyük bir idol ama zaten herkes için bir idol. Ulaşılabilecek en üst noktalardan birinde. İnanılmaz bir teknik, efor ve adanmışlığın sonucu bu. Onun dışında hayat felsefesini kendime çok örnek almasam da müziğini ve yaratıcılığını beğendiğim isim elbette 
Amy Winehouse. Eğer yaşasaydı müziğe çok daha farklı yönlerde katkıları olurdu. Ben de şarkılarını büyük bir içtenlikle ve zevkle seslendiriyorum.

Türklerden de küçüklükten beri Tarkan dansları yapıyordum. O özel bir yerdeydi. Ama tabi ki o dönem için geçerliydi bu, şu an beni çok yakalaybildiğini söyleyemem maalesef. Hayat felsefesi olarak da aslında çoğu başarılı artistin ve yıldızın sahip olduğu disiplini hayatıma uygulamaya çalışıyorum.

Bunun dışında samimiyet, kusurlu mükemmellik  ve gerçekçilik sanat ve yaşam felsefemi oluşturuyor.

Yeni dönemdeki meslektaşlarınız arasından ürettiklerini beğendiğiniz isimler var mı?

Tabi uzun zamandır ben de rap camiasını yakından takip ediyorum. Mesela Ezhel bu anlamda çeşitliliği ve kapsayıcılığı açısından en bayıldığım isimlerden.

Aynı şekilde pop için Edis'in hem prodüksiyonlarını hem emeğini çok saygıdeğer buluyorum. Şarkılarının da çok iyi olduğunu düşünüyorum. Bu iki ismi özellikle dile getirebilirim.

Kadın şarkıcılardan Hande Ünsal'ın son yaptığı işler çok iyi. Dicle Olcay yine işlerini sevdiğim meslektaşlarım arasında.

Alternatif müzik yapan meslektaşlarımı da saymadan geçemeyeceğim. Yüzyüzeyken Konuşuruz'a hastayım, Kahraman Deniz'i çok seviyorum ve dinliyorum.

Son olarak da Ahiyan. İnanılmaz şarkılar yapıyor. Yakın zamanda kendisiyle bir düetimiz de olacak.

Müzik yolculuğunuzda geriye baktığınızda aklınıza gelen ufak pişmanlıklarınız var mı? Yaptığınız bir şarkı veya sizin içinize sinmeyen ama daha sonra çok hit olan bir şarkı olabilir veya bir konser olabilir? 

Ya mesela kariyerimde keşke bu şarkıyı yapmasaydım dediğim bir şarkı var. Ama onu açıklamak istemiyorum çünkü doğrusu benim bütün şarkılarımın arkasında durabilmem ama insanlar değişiyor. Şu an bu durumla barıştım zaten.

Bir de "Al Dudağımdan Kiss" şarkısının ismini farklı koyabilirdik. Şarkının kaderini biraz kötü etkilemiş olabilir. O dönem çok alışılageldik bir durum olmadığı için bu. Onun dışında Sharapova'nın çok güzel bir lafı var bunu da bana babam söylemişti : "pişman olunacak çok şey yaptım ama asla pişman olmadım" diye. Benim de felsefelerimden biri bu.

Eğer sonrasında eklemek istediğiniz bir şeyler olmazsa çok güzel bir röportajın son sorusuna geldik bundan 10 yıl sonra başarmış olmak için kendinize koyduğunuz bir hedef var mı? Yani 10 yıl sonraki Melis Kar bugünden farklı olarak nasıl bir yerde olsun?

10 yıl sonra artık istediğim albümleri yapmış, istediğim stili oturtmuş okurum ve muhtemelen iyi bir dünya şirketinden yabancı bir şarkı yayınlarım. Belki de Dünya çapında bir hitim olur.

En azından 10 yıllık hedeflerim arasında dünya çapında bir hit hayalim ve çabam olacak. En önemlisi bu bemim için. Yani bir şekilde müziğimi ülkemin sınırları dışında da taşımak istiyorum.

Bu makaleye ifade bırak