Geri Dön

“Edebiyat iç dökme sanatı değil”

Özellikle polisiyeseverlerin yakından takip ettiği bir isim Emrah Serbes. Yazar, bu kez öyküleriyle arz-ı endam ediyor. Yeni kitabı ‘Hikayem Paramparça’da mutsuzluklar, yalnızlıklar ve ölümü bir araya getiriyor

“Edebiyat iç dökme sanatı değil”

‘Hikayem Paramparça’ kitabın ismi ama hikayeler de paramparça, sanki siz de öyle...
Bunlar Afili Filintalar blogunda yazdıklarım. Üç senedir yazıyormuşum. “Bunları toparlasan da kitap olsa” diyorlardı, yanaşmıyordum.


Neden?
Çünkü blogda yayınlanmıştı. Ama sosyal medyada bu yazıların tuhaf kullanımları oldu. Yazının içinden bir cümleyi alıyor, bağlamından koparıyor ve abuk subuk bir şey oluyor. Sonuç olarak bir arada durmaları için kitap olması mantıklıydı. Bir de ‘Galip İşhanı’ diye bir hikaye yazmıştım, onu da koyduk. Evet parça parça oldu ama ortak bir teması var.


Nedir o tema?
Benim söylemem doğru olmaz ama ölümlerin etkisi, depremin travması, mutsuzluk, yalnızlık...

“Gerçek yaşam sevincini görmek istiyorsanız, mezarlıklara gidin, gelen insanların yüzüne bakın” diyorsunuz. Bu biraz haince değil mi?
Sevinme değil de, ‘iyi ki yaşıyorum’ duygusu vardır mezarlıkları gezen insanlarda. Berlin’e gittim, “Nereye götürelim seni?” dediler, “Güzel bir mezarlığınız yok mu?” dedim. Gittim, Hegel orada yatıyor. Gezdik, çıktık, kahve içiyoruz... Mezarda yatan Hegel olmaktansa, orada oturup kahve içen sıradan bir adam olmak daha iyi gözüktü bana.


Ölümü hatırlamayalım diye, mezarlıkları şehir dışına yapıyorlar ama.
Eskiden ‘ölümü unutmayın’ duygusu vardı. Ama 20’nci yüzyılla birlikte değişti. Bugün artık ölmeyecekmiş gibi yaşıyoruz.


Önce “İyi yazar veli yarısıdır” diyorsunuz, sonra “Yazarları ciddiye almayın.” Burada çelişki yok mu?
İyi yazarlar, yazdıkları kitaplarla veli yarısı olur. “Yazarları ciddiye almayın” derken de, “Yazarları sadece kitaplarıyla ciddiye alın, onun dışında saçmalayabilir” diyorum. Ben de konuşurken çok saçmalamışımdır.


‘Veli yarısı yazarlar’ınız kimler?
‘Moby Dick’in yazarı Melville, muazzam bir yazar. Balinaların üzerinde yürümüş yürekli bir adam. Sonra Tolstoy. ‘Anna Karenina’yla, roman sanatını ayrıntı sanatına dönüştürmüş. Bir kol düğmesini tanımladığında bile onun anlamı var. Neden insan kol düğmesi takar? Elle, emekle bir işi yoktur da ondan. Bunlar insanların bugüne kadar çekip çekebilecekleri acıları ve duyabilecekleri hisleri anlatmışlar. Sonra ‘Madam Bovary’yi yazan Flaubert. Emily Bronte ve ‘Uğultulu Tepeler’. İnsan ruhundaki kötülüğü böyle deşen kitap ya da yazar zor bulunur.


“Yaşadıklarımdan öğrendiğim hiçbir şey yok” diye yazıyorsunuz. Hiç mi öğrenmez insan?
Şimdi ben güzel bir şeyler yaşadım, faturayı oturup yazayım demiyorum.

Gelişine mi vuruyorsunuz hayata?
Onur Ünlü bir şiirinde “İnsan acizdir, muhtaçtır, fazla artistik yapmamalıdır” der. Bence her insan evladı, bunu duvarına yazmalı ve bakmalı. Benim programlı bir hayatım yok. Ama daha düzenli yaşayıp düzenli yazmayı isterdim. Öyle olmayı istiyorum ama yapamadım. Mesela Jack London günde bin sözcük yazacağım demiş ve
40 yıl boyunca her gün bin sözcük yazmış. Ben öyle yapamıyorum. Ama romancıysanız, düzenli yaşamanız ve düzenli şekilde onu kurgulamanız lazım. Roman yazarken, “Bugün canım çekti yazayım, yarın canım istemiyor yazmayayım” olmuyor. Edebiyat bir iç dökme sanatı değil ki. “Canım sıkıldı, moralim bozuldu hadi yazayım” olmaz. O yazdıklarından ancak Facebook’ta duvarına yapıştıracağın bir şey olur.

Son iki kitabınız öykü ama ondan önceki Behzat Ç.’ler roman. Roman yazarken daha mı kapalı disiplinli oluyor?
Hikaye yazarken kendimi daha rahat hissediyorum. Satranç gibi düşünürsek, romanda fazla taş var, üstelik polisiye daha sıkıntılı oluyor, daha ağır işliyor, insan umutsuzluğa kapılıyor. Benim ilk ‘Behzat Ç.’ romanım yarımdı ve bilgisayarın çöpünde duruyordu. “Olmuyor” dedim, bıraktım. Bir arkadaşım okudu, “Güzelmiş” dedi, “Hadi ya” dedim, o gazla tamamladım ve ilk roman çıktı.


“Hayatın boyunca mutlu olduğun anları topla, 15-20 dakika sonrası haksız kazanç gibi gelir” diyorsunuz. Neden haksız olsun ki, mutluluk değil mi derdimiz?
Hayatta mutlu olmak için mi yaşıyoruz, emin değilim. Ama şunu biliyorum, bugün birinin mutluluğu başkasının mutsuzluğu üzerine kurulu.


Nasıl bir denklem bu?
Birileri yat alsın, kat alsın diye başka birileri sabahın köründe kalkıyor. Metrobüse biniyor, burnu camda gidiyor, 15 saat çalışıyor. Birileri de bunlar sayesinde kendi yat sipariş ediyor. Bir de okumuş adamlar var. Mühendis oluyorlar ve taramalı tüfek, roket ya da mayın yapıyorlar. Böyle mühendislik mi olur?


Deprem belirgin bir tema kitapta. Hatta metinlerde de depremler var.
İyi bir hikaye, roman ya da şiirin sarsması lazım. Benim etkilendiğim kitaplar böyle: Murat Uyurkulak’ın ‘Tol’u, ‘Çavdar Tarlasında Çocuklar’ ya da ‘Bunca Yoksulluk Varken’. İnsanı sarsar. Ben onları seviyorum, kendi yazdıklarım da onlara benzesin diye çalışıyorum.


‘Hikayem Paramparça’nın bu kadar erkek kitabı olması şart mıydı? Dünyanın yarısı kadın!
Ben kadın bakış açısından yazamam, beceremem ki. Bir de politik olarak doğru ifade edemiyorum, cinsiyetçi diyorlar. “Polisiyede cinayet olmazsa, kız polisiyesi olur” dedim. Ben cinsiyet politikası nedir, feminizm nedir bilmiyor muyum? Söylediğimde bir ironi mesafesi var. Evet, politik olarak doğru. Ama hayatta bir karşılığı yok. Evet çok güzel sözcükler kullanıyorsunuz, her şeyi doğru ifade ediyorsunuz ama ne? Ruh yok içinde!“

"OYUN YAZARI OLACAKTIM”

Her hikayenizde ölüm, ölüm ve ölüm var.
Üzerine çok düşündüm çünkü. Ailemde ölümler erken başladı, herkes patır patır öldü. Ben hayret ediyorum, şöyle insanlar var: 30 yaşına gelmiş, annesi babası, dedesi, anneannesi herkes sağ. Biri ölüyor, şok oluyor. Birazcık daha geç olabilirdi benim için de ama tesadüfen erken oldu, yazarken de ister istemez o temaya dönüyorum. Ama zaten edebiyatın iki konusu vardır. Homeros’un ‘İlyada’sından beri. Biri yolculuk, biri ölüm. İkisini bir arada yaparsam daha iyi olur.


Ama sanki sizi çeken bir tarafı da var mı?
Bu metinler serbest ve kişisel olduğu için, kitapta dönüp dolaşıp oraya gelmişim. Ben zaten polisiyeye de o yüzden girdim. Dil Tarih’te tiyatro okuyordum. Hoca “Oyun yazın” dedi. Benim her oyunda
5-6 kişi ölüyor. Hoca “Madem insanları öldürmeyi seviyorsun, bari polisiye yaz” dedi. Oyun yazarı olacaktım, polisiye yazarı oldum. Ama bir tane oyun yazacağım.

“Edebiyat iç dökme sanatı değil”

‘Hikayem Paramparça’ Emrah Serbes İletişim Yayınları Fiyatı: 14 TL

Röportajın tamamını Milliyet Sanat’ın aralık sayısında okuyabilirsiniz.

Magazin Haberleri Bülteni 17 Şubat 2020İşte magazin gündeminin öne çıkan gelişmeleri...

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber