Gülay Afşar

Gülay Afşar

gulay.afsar@milliyet.com.tr

Tüm Yazıları

‘ARADA’ KALMAK

Yeni nesil sinemacılar, yeni hikayelerin peşinde... İlk uzun metrajlı filmini çeken Mu Tunç, 1990’lı yılların İstanbulu’nda geçen tek gecelik bir hikaye anlatıyor. If İstanbul’da ilk gösterimini yapan ‘Arada’, geçtiğimiz hafta vizyona girdi. Burak Deniz ve Büşra Develi gibi iki popüler ismin başrolde olması, ilk anda bir cazibe sebebi gibi görünse de, filmin alamet-i farikası, müzikleri... Ana eksenine punk müzik gibi niş bir türü koymuş. Bir yandan da, Türkiye’de yıllar önce üretilen müziğe dair önermeler getiriyor. O senelerde, genç olanların batıda üretilen punk müziği takip etmeye çalışırken, Barış Manço’dan Orhan Gencebay’a, alanında öncü isimlerin yaptığı müziğin hakkını verme çabasını da anlatıyor.

Haberin Devamı

Müzik üzerinden gençlerin kurduğu dünyada temel birkaç soruysa, filmin meselesini ortaya koyuyor. O sorulardan biri, bugün yine güncelliğini koruyor: İstanbul’da kalmak mı yoksa gitmek mi? Hikaye, bu soru üzerinden ilerliyor. Tunç’un ailesinden yola çıkarak, ağabeyi Orkun Tunç’un (Rashit grubundan tanıdığımız) gerçek hayatından bir kesiti beyazperdeye taşıyor. Belli ki, yurt dışında yaşam tecrübesi olan yönetmen, aslında kendi deneyiminden sonra vardığı noktayı da yansıtıyor.

Gitmek mi zor kalmak mı?

Adıyla müsemma ‘Arada’, ben ve benim gibi 1990’lı yıllarda gençliğinin baharında olup, şimdi yaşı kemale ermişlerin arada kalmışlığını hatırlatıyor. Tam da o zamanlarda, İstanbul’un büyüsüne kapılanlardan biri olarak, bana bu şehrin hem yepyeni bir dünyanın kapılarını açtığını, hem de fark ettirmeden tutsak ettiğini düşündürüyor. Yanlış anlaşılmasın, bu bir sitem değil çünkü biz şehri çok sevdik. İstanbul, bizim yapabilme ihtimalimizdi. Üstelik öyle ‘Seni yeneceğim İstanbul’ veya ‘Sen mi, ben mi İstanbul?’ gibi klişelerden de uzaktık. İstanbul olduğu için biz de varolduk. Sonra ne oldu? Yıllar içinde çoğaldıkça, çoğaldık. Bizden sonra gelenler şehrin sınırlarını zorlarken, biz sevgiyle sarıldığımız İstanbul’a yabancılaşmaya başladık.

“Bir zamanlar Beyoğlu’nda kravatlı beyefendiler, şapkalı hanımefendiler dolaşırdı” diyen gerçek İstanbullular kadar hakkımız olmasa da, biz de kendimizi öteki hissetmeye başladık. Az gittik, uz gittik, yine o yaman çelişkiyle kalakaldık: Gitmek mi zor kalmak mı?