Geri Dön
Pazar‘Ahlak hocası değilim’

‘Ahlak hocası değilim’

12 Dev Adam ve Özgür Kız’ın yaratıcısı Serdar Erener: öBaşörtülü kızlar da Özgür Kız’ı örnek alıyor"

‘Ahlak hocası değilim’

‘Ahlak hocası değilim’

12 Dev Adam ve Özgür Kız’ın yaratıcısı Serdar Erener: öBaşörtülü kızlar da Özgür Kız’ı örnek alıyor"

AHMET TULGAR

Son dönemlerde hepimizi çok etkilemiş, niçin yapıldıklarını unutup film gibi izlediğimiz birçok reklam onun başının altından çıktı. 12 Dev Adam, Özgür Kız, hiç hafızamızı zorlamadan, sucu çocuk, sonra o mendebur İngilizce öğretmeni. Bunlar gibi daha ne muzırlıklarla neler sattı bize Serdar Erener.
Türkiye’nin en büyük ajanslarından Reklamevi’nin 40 yaşındaki genel müdürü o. Zeki, entelektüel. Ama düşmüş bir kere, reklamcı olmuş. Şaka bir yana, Serdar Erener bir gündelik hayat dahisi.
Onunla buluşacağımız Tünel’deki kafeye biraz erken gittim. Her şey önceden ayarlanmış, asistanı bize sakin bir yerde bir masayı saatler önceden rezerve etmişti. Serdar Erener bir prezantasyon toplantısından gelecekti, dakikalık gecikmeler bile bana bildiriliyordu.
Ben "Bu nasıl bir titizlik?" derken, işte Serdar Erener özenilmiş özensizliği içinde geliyor ve masaya şoförü Burhan Bey’le oturuyor. Zırt pırt ona bir şeyler söylüyor. Şakalaşıyorlar.
Hangisi gerçek, şimdi ortaya çıkacak: Bir anarşistle mi karşı karşıyayım, bir disiplin fetişistiyle mi? Belki de, mümkünse, ikisi birden.

Kız kardeşiniz Sertab’ın (Erener) "İncelikler Yüzünden" klibinde ailenizi izlemiştik. Avrupai, tam bir burjuva ailesi izlenimi veriyordunuz. Öyle misinizdir?
Beni vakti zamanında çok utandıran, hâlâ sinir eden bir olay var. Onu anlatarak başlayabilirim. İlkokulda bir Demir öğretmenim vardı, hayat bilgisi dersinde "Modern hayat nasıl olur?" diye göstermek için bütün sınıfı bizim eve getirmişti.

Kentli, steril bir aileydi yani.
Hayır, aslında ben tam "imparatorluğun piçi" olarak tanımlanacak biriyim. Çünkü Doğu ile Batı birleşiyor bizim ailede. Babam Siirtli, çok dindar bir ailenin çocuğu. 13 yaşında hafız-ı Kur’an olmuş. Sonra Diyarbakır’a gidiyor orta öğrenim için. Orada oldukça din dışı bir adam oluyor. Çok da yakışıklı. Hukuk okumak için İstanbul’a geliyor. Çok da çapkın. Sinemada annemi görüyor. Ve aşk! Annem de bir tarafı Yugoslavya, bir tarafı Selanik’e dayanan bir şehir çocuğu. Babam için mimarlık eğitimini bırakıyor.

Kürtlük var mı baba tarafından?
Ben Kürt olduğumuzu düşünürdüm. Ama ailede bir hayli mukavemet var o kavme karşı tam tersine. Arap etkisi var soyumuzda.

Annemin babama olan büyük aşkı beni taş kalpli bir adam yaptı
Benim anneannem de çok mukavemet gösterirdi ben bizdeki Kürtlüğün peşine düştükçe. Ak Arap olduğunu iddia ederdi. Neyse, sonra bir de Amerikan etkisi giriyor hayatınıza: Robert Kolej. Değil mi?
Biz 60’ların sonunda, 70’lerin başında bayağı hali vakti yerinde bir aileydik. Zarif kıyafetler, Amerikan arabaları. Daha doğrusu ben öyle sanıyordum. Ta ki Robert Kolej’e girene kadar. Ben orada gerçek zenginliğin ne olduğunu anladım. Hemen bir sınıf kompleksi oluştu bende. Ama babam bir Türk babasından beklenmeyecek kadar bir özgüven aşılamıştı bana. Ben kendi çocuklarıma böyle bir özgüven aşılayabiliyor muyum, bilmiyorum. Ama bir de, neyse bugün biraz gergin bir gün geçirdim, bu röportaj biraz da Freudiyen bir muamele olacak benim için, bütün bu güzel resmin içinde sıradışı bir şey vardı: Annemin babama olan büyük aşkı. Bu büyük aşk beni taş kalpli yaptı. Ben kendimi sevgisiz bir adam olarak görüyorum. Sevilmekten de sevmekten de korkuyorum.

Bu ailevi mirastan özgüven mi, sevgisizlik mi iş hayatında daha çok işinize yaradı? Genç yaşta bir ajansın genel müdürü oldunuz.
Özgüven. Sevgisizlik de işime yaradı ama onun altını şimdi fazla çizmeyelim.

Demin Robert Kolej’de oluşan sınıf kompleksinden söz etmiştiniz. Aynısı bende de Avusturya Lisesi’nde oldu. Solculuğa bulaştınız mı?
Evet ama hiçbir zaman militanlaşamadım. Her zaman daha ağır, entelektüel bir tarafta durdum. Habermas okudum, Althusser okudum.

Dışarıdan bakmak istiyorum dünyaya, orada debeleniyorum
Yararı oluyor mu bütün bunların reklamcılıkta?
Reklamcılık o kadar hayatın kendisi ki Ahmet, her şeyin yararı oluyor reklamcılığa. Babanın seni götürdüğü kaportacının konuşmasının da etkisi var, her şeyin... Sünger ya; bu süngerin ne kadar ağır olduğuna bağlı başarı. Sünger sürekli alıyor. Ben farkında olarak ya da olmayarak bayağı doldurmuşum süngeri.

Walter Benjamin’in Baudelaire’i bir anlatışı var: Şairi artık, atık kumaş parçalarını toplayarak ekmeğini çıkaran aylaklara benzetiyor. Reklamcılık da buna benzer bir şey sanki.
İşte benim durumum da buna yakın bir şey. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bir lafı var: "Ne içindeyim zamanın ne dışında". İşte ben hep orada durmak istiyorum, abi. Çok kısa bir dönem ideolojilerle flört edip sonra ideolojilerin, hayat pozisyonlarının ve insanlık durumlarının içine girme, çıkma, durma oyunları oynamaya çalışıyorum. Dışarıdan bakmak istiyorum dünyaya. Orada debeleniyorum.

Size ve Ali Taran’a...
Ondan bahsetmesek bu röportajda, çünkü benim son iki senedir hayatım "Hangisinin boynuzu daha uzun?", "Ali Taran’ın mı, Serdar Erener’in mi reklamcılığı daha iyi?" tartışmalarına çekilmekle geçiyor.

Peki. Size artık gündelik hayatın dahisi muamelesi yapılıyor Türkiye’de, değil mi?
Dahi lafı biraz ağır bence. Ama biraz kredi vereceğim kendime, hani bazı büyük yazarlar için denir ya, Dostoyevski için, "O yazdığı insanların çok azıydı ama aynı zamanda hepsiydi", bazı insanlarda insanlığın bütün durumlarına dair böyle daha doğuştan bir kavrayış üstünlüğü varmış gibi geliyor bana. Reklamcı aslında şöyle birisi galiba: "Ahmet’i ne gıdıklar, Burhan’ın ne hoşuna gider, Mustafa şöyle dönüp neye bakar, ne onların ağzının suyunu akıtır?", bunu bilen kişi.

Bütün bu girmeler, çıkmalar, biraz kalıp sonra dışarıdan bakmalarla bir kroki, bir harita çiziyorsunuz. Bu yüzeyselliğin altında jeolojik çalışmalar da olmuyor mu? Yani biraz daha derinine inmek hayatın.
Oluyor, oluyor. Tabii yaş biraz kemale erince, 40’ına doğru jeolojik çalışmalar iyice arttı. Maddeden uzaklaşıp düşünceye doğru gidiyorum mesela. Ama yaptığım iş beni sürekli maddeye doğru çekiyor.

Hayır, yani bu işleri bırakıp artık biraz daha "soylu" işlerle uğraşmayı düşünmüyor musunuz?
Şimdi orada bir kelimeyi hemen arakladım. "Soylu" kelimesinde duralım. Bazı insanlar realiteye tepki vererek, bazı insanlar ise o realiteyi şekillendirerek iyi şeyler yapıyorlar. Birinciler sanatçı, reklamcı, yazar oluyorlar, ikinciler siyasetçi, gazeteci, medyacı filan oluyor. Ben bu iki dünyada da gezinmeye çalışıyorum. Artık şu noktadan bakıyorum: Gerçek mi, değil mi, etkisinden belli olur. Bir de fark yaratmaya bakıyorum. Ben Ahmet’le tanıştıktan sonra, Ahmet’te bir şeyler değişmişse ben bir fark yaratmışımdır. Soylulukla filan ilgilenmiyorum. Sadece etki ve fark yaratma.

Pirelli takvimine benzettik ama gay dergilerinden etkilenmedik
Siz reklamcılar böyle biraz Beyaz Türkler’den oluşan bir ülke kurmaya çalışmıyor musunuz? Reklamlarda gördüğümüz ülke ne kadar Türkiye?
Bir kere şu doğru: Reklamcılık, Beyaz Türkler’in icra ettiği bir meslek. Fakat heyhat, Türkiye’mizde marka tüketen, margarin alan, araba alan insanların hepsi o Beyaz Türk dediklerimiz değil. Bana bir Hacivat-Karagöz durumu var gibi görünüyor. Hacivat okumuştur, daha Batı’ya dönüktür yüzü, Karagöz alaylıdır, Hacivat’ın ettiği ukala cümleleri yanlış anlar, kendi halk bilgeliğiyle onları yorumlayıp enteresan yerlere varır. Benim avantajım bu iki dünyadan birinin has üyesi olmamam.

Yani siz Changa’dan çıkıp delikanlı meyhanelerine de gidiyor musunuz?
Şimdi ister istemez reklamcılıkta biraz palazlanırsa insan, palazlanmamışların hayatından yavaş yavaş uzaklaşır. Mesela bir insan bir ajansın genel müdürü olursa, şoförü olur. Şoförü olursa, otobüse, dolmuşa binmez. Bunlar yavaş yavaş insanı hakikaten, zaten de ait olmak istediği bir dünya var ya, Kemer Country filan, oralara doğru çeker, sonra da geriye bakmazsa, içinde de geçmişiyle ilgili yeteri kadar done biriktirmemişse, hakikaten fazla steril bir yerde kalabilir. Bu tehlikedir.

Siz de oluştu mu bu tehlike?
Oluştu, oluştu. Fakat şu ana kadar sermayeden yedim. Benim derdim şu, benim oynamak istediğim şey şu: Ahmet’le otururuz, Küçük İskender şiiri konuşuruz. Changa’da otururuz, "Efendim, Val d’Iser’de ne güzeldi kayak kaymak" deriz, Burhan Abi’yle Fenerbahçe’nin 11’ini kurarız. Bu bana şöyle bir şey de getiriyor: Onlar entelektüelse ben harbiciyim. Onlar harbi çocuksa, ben çok şey biliyorum. Sürekli kendini olduğun yerde oradakilerden değilmiş gibi yapmak yani. Bu oyun bana eğlenceli geliyor.

Ya, Pirelli bir takvim yapıyor, çıplak kadın fotoğrafı kullanıyor. Türkiye ise biraz tuhaf. Siz bir Tarkan takvimi yapıyorsunuz, homoerotik Tarkan fotoğraflarıyla. O fotoğraflarda Spartacus gibi gay dergilerindeki fotoğraflardan biraz esinlenildi mi?
Evet, Pirelli takvimine biraz benzettik ama gay dergilerinden esinlenilmedi. Ama Tarkan kendisi onu güzel açıkladı zaten. "Ben her iki cins için de cazibim" dedi. Bence bu. Doğru söyledi, doğru tarif etti.

Peki, bu Tarkan’ın cezbetme gücü mü, Türkiye toplumunun cezbedilme kapasitesi mi?
Her ikisi de. Tarkan’ın seksapelini göstermeye çalıştık. Çünkü bir yıl boyunca insanların bakacağı bir şey takvim. Reklamcılar bu kadar basit düşünürler. Bu kadar basit.

"Vay be, genç adam, dekontrakte şıklık, ha?"
Kılık kıyafetiniz genel müdür imajıyla pek örtüşmüyor. Nedir bu? Radikal şıklık mı?
Şıklıktan nefret ederim aslında. Ama kaçılmıyor bundan. Yıllar önce Vitali Hakko ile bir toplantıya gitmiştim. Bugünküne benzer bir kıyafetle. Bana demişti ki: "Vay be, genç adam, dekontrakte şıklık". Yani özensiz gibi gözüken özen numarası var bende. "İnsan kıyafetiyle ağırlanır, söyledikleriyle uğurlanır" diye bir söz vardır Anadolu’da, ben buna uyandım. İlk 30 saniye, "Ulan, ne kılıksız" derler, sonra ağzından iki çift akıl danesi çıkarsa teslim olurlar. Sonra giderken de beğenirler, "Helal olsun, aslan gibi çocuk" derler. Ben hayatın böyle işlediğine uyandım.

Tuhaf bir biçimde reklamını yaptığınız markalar kadar adınız geçiyor her kampanyada, değil mi?
Reklamcılar genellikle anonim kahramanlardır, halbuki ben, bir de belki Ali Taran çok fazla isimleriyle işleri özdeşleştirilen insanlar haline geldik, bu tuhaf bir şey. Reklamcılar genellikle pop star olmazlar fakat Türkiye’de bir şeyleri başarmaya çalışan insanlar hâlâ o kadar az ki. Etrafta bizim kadar çalışan insanlar olmadığı için bu böyle.

"Halk Tarkan aradan çekilsin, Özgür Kız’ın aşkını kimse engellemesin istiyor"
Reklamlarda çocuk kullanımı ile ilgili bir tartışma sürüyor. Siz de o meşhur sucu çocuk filmini çekmiştiniz. Doğru muydu?
Biz ahlak hocaları değiliz. Reklamcılar için en önemli şey hizmet ettikleri markadır. Zaten çocuklar sokakta su satıyor. Yılmaz Karakoyunlu bu film için "Aşkın filmi, atıyorum, Dr. Jivago ise, sadakatin filmi şuysa, sermaye birikiminin filmi de sucu çocuk filmidir" diye yazmıştı.

O sucu çocuğun işini büyütmesi kadar masum bir şey mi bir bankanın sermaye birikimini oluşturması?
Tabii ki değil. Sermaye birikimi kan, ter ve gözyaşıdır.

"12 Dev Adam" kampanyasının Basketbol Milli Takımı’nın başarısı kadar ses getirmesini bekliyor muydunuz?
Sürpriz işte. "Niye reklamcı oldun?" diye sorarsanız, bilemem, tesadüfen oldu ama bana şimdi bu işin niye zevk verdiğini biliyorum. İşte bu sürprizlerden ötürü.

Peki Türkiye’de insanlar özgürlüğe bu kadar aç olduğu için mi "Özgür Kız" bu kadar tuttu?
Ahmet, çok doğru söylüyorsunuz. Biz toplum olarak o kelimeyi arıyormuşuz işte: Özgürlük. Bir de "dev adam" lafını.

Türkler özgür devler mi olmak istiyor yani? Yandık.
Ya, düğünlerde bile "12 Dev Adam" çalıyor, eğlenmenin ama muzaffer bir eğlenmenin marşı oldu. "Özgürlük" kelimesine gelince, Tarkan haklı "Burası bir cehennem" derken. Fatih’te kızlar Özgür Kız’ın kazı konuş kartını çantalarının üstüne takıyorlar, bu "Ben özgürüm" demek. Yani "Ben Fatih semtinde yaşıyorum, başımı da örtüyorum, çünkü etraf laf eder ama sanma ki ben daha açık görüşlü, daha liberal biri değilim". "Özgür Kız" bir sosyal kampanya oldu.

Ama Özgür Kız ve sevgilisi anonim, herkesin kendini özdeşleştirebileceği tipler. Ama siz Tarkan gibi bir starı bu filme sokarak işi bozmadınız mı?
Filmin sonunda "Şimdi ne olacak?" diye soruyoruz ya, yaklaşık 100 cevaptan çoğu şu: "Tarkan bu iki genci birleştirsin ve aradan çekilsin". Halk, "Kardeşim, bu ikisinin aşkını kimse engellemesin, Tarkan bile engellemesin" diyor. Tarkan’ın starlığı kadar güçlü yani bu aşk hikayesi.



PAZAR