Geri Dön

Amerikan rüyası

Amerika'da her türlü olanak var, güç ve zenginlik de var ama ruh yok. Daha doğrusu bir "ruh" buraya da uğramış ama nedense çekip gitmiş, doğaya sığınmış; kampüs ve kentlere değil

SEYİR DEFTERİ Demek ki bir ülke, bir kıta, etkileyici bir coğrafya zamanla unutulmuyor; bellek her defasında yeniden kuruyor onu, ayrıntılar kaybolsa da renkler, görüntüler, biçimler kalıyor. Amerika süper güç olalı dünya gündeminden hiç düşmedi ki.Bu kez bir başka yüzünü keşfettim Amerika'nın. Büyük kentlerin dışında bir başka dünyanın, belki "derin" Amerika'nın, kuzeyde göller yöresinden güneybatıya doğru uzanan geniş toprakların, o topraklarda yaşayan Amerikan çiftçilerinin, mısır tarlalarıyla devasa tahıl depolarının, diyeceğim Steinbeck'in, Caldwell'ın, bir ölçüde Faulkner'ın dünyalarının farkına vardım. Otoyollar beş şerit gidiş, beş şerit geliş, gerçekten genişti ama asfalta yapışmış sansar ve sincap ölülerine de rastlamak mümkündü. Hatta geyiklere. Çevredeki ormanlarda serbest yaşayan hayvanlar gece araba farlarına doğru çekilip ışığa kapılıyor, arabaların altında kalıp eziliyordu. Bir zamanlar oldukça sık yolum düşmüştü Amerika'ya. Boston'a, New York'a, San Francisco'ya gitmiştim. New Orleans'ta da anılarım vardı, Pasifik kıyısında da. Sonra yıllar girdi araya, Amerika'yı unutmasam da belleğimin derinliğine gömdüm, bir daha anımsamamak üzere. Ne var ki Yeni Dünya, yaşlı Avrupa'da, Akdeniz'de, Anadolu'da yaptığım yolculuklar boyunca sanki hep peşimden geldi, bir ölçüde sürdürdü varlığını. Michigan eyaletinde çok dolaştım, yalnızca kırsal bölgelerde değil üniversite kampüslerinde de. Zaten Prof. Yavuz Demir'in daveti üzerine bir dizi konferans vermek için gelmiştim bu bölgeye, gelir gelmez de Alma College'in konuk evine postu sermiştim.Alma 10 bin nüfuslu küçük bir kasabaydı ama adını verdiği üniversite başlı başına bir kent görünümündeydi. Orada çok iyi tasarlanmış, tam donanımlı kütüphaneler, öğrencilerin istedikleri zaman yararlanabilecekleri spor tesisleriyle güzel yurtlar ve yemekhaneler gördüm. Ve pasaportları olmayan profesörler. Bir kez bile Amerika dışına çıkmamışlardı; dünya hakkında bildikleri televizyonda gördüklerinden, belki gazete ve kitaplarda okuduklarından ibaretti. Meraklı, saf, kendi hallerindeydiler.Öğrenciler de öyle, Fransız edebiyatı okuyor ama Fransızca konuşmakta zorlanıyorlardı. Ülkelerinin tek süper güç olduğunun, dillerinin dünyanın her yerinde konuşulduğunun bilincindeydiler. Doğrusu, Amerika'dan bakıldığında, dünya biraz farklı görünüyor. Alma College'de, Michigan Central University'de, Ann Arbor'da konferanslar verdim; öğrencilerle, hocalarla konuştum; kitapçılarda, kantinlerde, parklarda dolaştım.Edindiğim genel izlenim şu: Bu ülkede her türlü olanak var, güç ve zenginlik de var ama ruh yok. Daha doğrusu bir "ruh" buraya da uğramış ama nedense çekip gitmiş, doğaya sığınmış; kampüs ve kentlere değil. Bu durum ülkenin hepi topu 400 yıllık geçmişinden, yani kısa tarihinden kaynaklanıyor belki.Amerikan rüyası diye bir şey var, evet. Göçmenlerin kurduğu ve geçmişlerinden koparak yeni bir hayata başladıkları, yani bir anlamda "ab-ı hayat"ın aktığı bir ülkeymiş burası, şimdiyse kendinden emin ve küstah bir imparatorluk. Küçük dağları kendilerinin yarattığını belli ediyorlar ilk bakışta, öte yandan alçakgönüllüler, bir hayli de paranoyak. Pasaportsuz profesörler İslamın günün birinde bütün bu güzellikleri, olanakları, sonsuz sandıkları hayatlarını ellerinden almasından korkuyorlar. Kendilerinden olmayanı aşağıladıkları, hor gördükleri bir gerçek. Televizyon kanallarında reklam ve şovlardan başka izlenecek bir şey yok, İslam üzerine geliştirilen olumsuz söylemi saymazsak. Amerikalı yazar Russell Banks her üç çocuktan birinin kendi odasında televizyonu olduğunu, onları bu durumdan kurtarmak gerektiğini yazıyor: "Kızılderilileri yok edip bir Eldorado yarattık, dünyayı sömürgeleştirdik. Şimdi sıra çocuklarımızda, onların beyinlerini yıkayıp genç dimağlarını sömürgeleştirmekle meşgulüz." Alma'da bir gece, kasabanın ana caddesini bir aşağı bir yukarı arşınlar; kapalı barların, perdeleri çekili evlerin önünden geçerken çocukluğumun kovboy filmlerini anımsadım. Kahraman kovboy genç kızı haydutların elinden kurtarmakla kalmaz, onu terkisine alıp dağa götürürdü. Yani haydutların beceremediğini cesareti ve yakışıklılığıyla kendisi becerirdi bir bakıma. Amerika da öyle, dünyayı kötülüğün elinden kurtarmak isterken ona en büyük kötülüğü yapıyor. Irak'ta olanlar en somut kanıtı bu iyiliğin. Tanrı bizi kötülerin elinden kurtarmak isteyen yakışıklı kovboyun iyiliğinden kurtarsın. Amin! Her duaya amin denilmez gerçi, hem biliyorsunuz Bush hazretleri Amerika'yı yöneteli Tanrı Amerikalı oldu. Yine de ondan ümit kesilmez. Kovboy filmlerini hatırladım

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber