Geri Dön
Pazar“Aynı mozaiğin parçasıyız”

“Aynı mozaiğin parçasıyız”

50’li yılların İstanbul’unda izleyenleri gezintiye çıkaran “Kulüp”ün hayata geçmesinde katkısı olan isimlerle o dönemin İstanbul’unu konuştuk

“Aynı mozaiğin parçasıyız”

Özlem Ülkü - 1950’li yıllar ve İstanbul... Bir yanda gündelik hayatın ritmi, parıltılı yaşamlar bir yanda tutunamayanların hikayesi... Aynı zamanda en havalı, en karanlık, en kuytu şehir İstanbul. Bir gece kulübünün etrafında dönen dünyaya Netflix’te yayınlanan “Kulüp”ün penceresinden bakıyoruz. O yıllara gidiyor, bir yandan dönemin İstanbul’unda gezintiye çıkıyor ve belki bugüne kadar işitmediğimiz bir dildeki şarkılara kulak veriyoruz. Mekanlarıyla, geleneksel sofralarıyla o yıllara yolculuk da ediyoruz. Karen Gerson Şarhon, İzzet Bana, Forti Barokas, Mois Gabay... Bu isimler, Türkiye’de yaşayan Yahudi toplumunun üyeleri. Hepsi dünyaya gözlerini 50’li yıllarda Beyoğlu’nda açmış. Dönemin meşhur ‘La Kula’  (Galata) semtinde geçmiş çocuklukları. Ve sanata gönül vermişler. İzzet Bana, uzun yıllardır cemaat tiyatrolarının vazgeçilmez ismi olmuş, Estreyikas d’Estanbol Korosu’nu da kuran ekipte yer almış. 1978 yılında Türkiye’nin ilk Sefarad müzik grubunu kuranlar arasında yer alan, Osmanlı-Türk Sefarad Kültürü Araştırma Merkezi genel koordinatörü Karen Gerşon Şarhon ise yurt içi ve dışında 300’den fazla konsere imza atmış. Kendini gerçek bir tiyatro tutkunu olarak tarif eden Forti Barokas ise oyuncu, yazar ve korist olarak çok sayıda projede yer almış. Üç kuşak Beyoğlulu olan Mois Gabay ise, rehberliğin yanı sıra Yahudi kültürü üzerine çalışmalar yapıyor,  yazılar kaleme alıyor.  İşte bu isimler, projenin dönemi yansıtması için; mekanlardan, dekorasyona, müziklerden eğlence hayatına, kostümlerden yemeklere, kutlamalara, Şabat sofralarına repliklere ve insan ilişkilerine her bir detaya danışmanlık yapıyor. O dönemi yaşayan ve atmosferin oluşmasına katkıda bulunan isimlerle dünden bugüne İstanbul’da değişen yaşam kültürünü konuştuk.

Karen Gerson Şarhon (Osmanlı-Türk Sefarad Kültürü Araştırma Merkezi Genel Koordinatörü)

“Müziğin birleştirici özelliğine inanırım”

“Kulüp”le birlikte Türkiye’de ilk defa bir dizide Ladino dili duyuyoruz, düğünlere, Şabat sofralarına tanıklık ediyoruz. Bugünlerde o gelenekler malesef o zamanlardaki gibi değil. En önemlisi o günlerde yaşayanların çoğu artık aramızda yok. Ladino ya da daha iyi bir tabirle Judeo-Espanyol dili de tüm çabalarımıza rağmen yavaş yavaş kayboluyor. Çabalarımız hayatını uzatıyor olabilir ama şu da bir gerçek ki bu dili ana dil olarak konuşanlar bu dünyadan göçtüğünde, hayatı bir anlamda sona ermiş olacaktır. Diğer düğün ve Şabat gibi geleneklere gelince, onlar halen devam etmekte. Bu projeyi insanların beğenmeleri ve ilgi duymaları güzel bir şey.

“Aynı mozaiğin parçasıyız”

Yapımcıların bu diziyi mümkün olduğu kadar “doğru” yapmaları için gerekli her türlü danışmanlık almış olmaları çok önemli. Zaten bu yüzden çok beğeniliyor özellikle bizim cemaat üyeleri tarafından. Doğru bir şey yapıldığı zaman beğenilmemesi mümkün değil zaten. Projede duyduğunuz müzikler için bizim grubun müziklerinden de faydalanıldı. Ayrıca yine Los Pasharos Sefaradis’in kurucusu olan İzzet Bana da danışman olarak görev aldığı için onun rehberliğinde en iyi seçimlere ulaşıldı. Bu müzikler bize gösterdi ki her ne kadar azınlık bir toplum olsa da 500 küsur sene bir coğrafyada yaşıyorsa toplumlar birbirlerinden çok fazla etkileniyor. Şarkılardaki dil Ladino ya da Judeo-Espanyol ise de melodiler son derece tanıdık ve bu coğrafyada kimsenin yadırgamayacağı melodiler. Bu çok önemli bir nokta. Ben müziğin insanları birleştirici özelliğine çok inanırım. Müzik insanların kalbine hitap eder. Bu yüzden müzik olduğu sürece insanlar sadece güzel duygular hissedebilir. Her ne kadar o melodiler şimdi evlerde ailece kutlanan bayramlarda veya yaşlılar varsa devam etse de... Ya da bizim grubumuz Los Pasharos Sefaradis’in konserlerinde var. Yani eskiden olduğu gibi spontane olarak artık pek yok, korolarda ve gruplarda kaldı.

“Aynı mozaiğin parçasıyız”

“Gökçe Bahadır’a hem dilimizi hem geleneklerimizi öğrettim” Forti Barokas (Tiyatrocu) 

Ben de Kuledibi çocuğuyum. Oralarda büyüdüm. Her evde Ladino konuşulurdu. Benim jenerasyonum bunu iyi bilir, ama öldüren de biz olduk dili, şimdi gençlerimizin çoğu bilmiyor. Diziyi izlemek özellikle onların hoşlarına gitti, eski Beyoğlu’nu görmek mutlu etti. Küçük oğlum, konuşmalardan dolayı anneannemi görür gibi oldum dedi. Projenin bütün alt yapısı Sefarad müziklerinden oluşuyor. Ben o şarkılarla uyurdum, Sefarad korosuna girdiğimizden hepsini ezbere bilirdik. Şimdilerde de bir koro var. Pandemiden dolayı durmuştu ama İzzet Bana’nın öncülüğünde hanımlar için Nes korosu başladı, çocuklar için de yeniden başlayacaktır. Projeye olan ilgi Ladino’ya olan ilgiyi de artıracaktır. Ama bizim için esas, böyle bir kültürün, mahallenin de var olduğunu göstermesi.

“Aynı mozaiğin parçasıyız”

Projeden bana Ladino dilini öğretmem için teklif geldi ve o zaman başrol oyuncusu daha belli değildi. Seve seve kabul ettim. Sonra Gökçe Bahadır’ın adı belli oldu. Ona hem lisanı hem kültürel olayları anlattım. Pandemi olduğundan üç ay haftada iki gün online olarak dersler verdim. Gerçekten çok istekliydi. Sürekli soru sordu. Tabii yaşı icabı bilgisi yoktu. Yahudi çevresi de yoktu sanırım; onun için hamursuz bayramı nedir ya da diğer günlerimizi de bilmiyordu. Sohbetlerimiz gelenekleri de kapsadı. Beni en çok  etkileyen, Şabat mumu duasıydı. Ladino dilini öğrenmek isteyen bir Müslümana İbranice dua öğrettim. O gerçekten güzeldi. Çok da kusursuz söyledi. Ama çok çalıştı, sürekli mesaj attı, sesli gönder yaz gönder, çok çok çalıştı. O vurgular, lisan bilmeyen biri için zordur ama Gökçe bunu çok iyi başardı. Kusursuz yaptı, etkileyici bir sahne oldu. 

“Tarih olan mekanlarımız hayat buldu” Mois Gabay (Rehber, Yahudi kültürü yazarı)

Ben 3 kuşak Beyoğluluyum. 30 yaşıma kadar Beyoğlu’nda oturdum. Projeden teklif geldiğinde Beyoğlu ve Galata bölgesinde iki farklı temada 4-5 gezi yaptık. Mekanları yerinde görmeye çalıştık. Yönetmenimize de babamdan, dedemden kalan hikayeleri anlattım ve bu hikayelerin üzerine artık olmayan Beyoğlu’nu yarattık. Bizim toplumuzun hassasiyetlerini çok iyi gözettiler. Bugüne kadar Yahudi karakterler hep öteki idi şimdi aile olarak ekranda olduk. Yıllardır geniş turlar düzenleyerek toplumumuzu anlatmaya çalışıyorum burada yapılan prodüksiyonla geniş kitlelere anlatmış olduk. Komşularımızı, 50-60 yıl önce Yahudi bir dilenci olabileceğini de özlenen mahalle yaşantısı ekrana taşımış olduk. Biz aynı mozaiğin parçasıyız mesajını verdik.

“Aynı mozaiğin parçasıyız”


Tarih olan mekanlarımız, bu diziyle hayat buldu. O mekanlar yıkıldı yerine otel, alışveriş merkezi ya da zamanın dokusuna göre mekanlar yapıldı. 6-7 Eylül olaylarının bu topraklara bıraktığı hasarı gördük. Diziye bakarken de geçmiş insanların bize neler bıraktığını ve neler kaybetmiş olduğumuzu gördük. Dizide gösterilenlerden sadece kiliseler ve Kadıköy’deki sinagogumuz ayakta. Onun dışında Ortaköy yetimhanesi bina olarak dursa da özel mülk olarak satıldı, yetim çocuklarımız için gönüllü kurumlar destek veriyor. O yüzden çekimlerde Kadıköy Kız Lisesi, Mahmut Muhtar Paşa Konağı kullanıldı. Yine İstanbul’un bir dönemki gece hayatı tarih oldu. Kervansaray ve Gar gazinoları orijinal binalarıyla ayakta ama Maksim gazinosu da otel oldu. Gönül isterdi ki gerçek Maksim’i kullanalım.

İzzet Bana (Ses sanatçısı, yönetmen, oyuncu)

“Kuledibi’nde bodrum katında mutlu çocuktum”

Ben 1950’de Kuledibi’nde doğdum. Neve Şalom Sinagogu’nun kapıları ardına kadar açık, her isteyenin girebildiği bir yerdi. Yeni yıl Roş Haşanah bayramı sonunda kutladığımız Simha Tora bayramında biz çocuklar, sinagogdan ellerimize verdikleri içinde mum yanan rengarenk fenerlerimizle içerde okuduğumuz bir mezmuru terenüm eder, dans adımlarıyla evlerimize doğru ilerlerdik. Bu mutluluğu, komşularımız da bizlerle birlikte yaşardı.  50’ler ve 60’larda annem ve babam gezmek, dolaşmak için en güzel elbiselerini giyip Pera’ya çıkar, vitrinlere bakardı. Ekonomik şartların getirdiği biçimlerden dolayı herkesin yaşamı farklıydı. Yahudi dendiği zaman, onda çok para vardır, o korkaktır gibi bir imaj var. Tabii ki içinde vardır ama bu bütün toplumlar için geçerli. Ben, bodrum katında doğdum. Çiçeklerle dolu bahçemizde mutlulukla büyüdüm, çünkü babam öyle öğretti.  Açlıkta tok büyüttü beni. Zengin olan kişi, Maçka’da Osmanbey’de Taksim’de otururdu. Bugün Kuledibi’nde hiç kimseyi bulamazsınız. Biz, Kuledibi’nde oturduğumuz zamanlar, bize fakir gözüyle bakılıyordu. Zamanında nasıl vapurlarda 1. ve 2. mevki koltuk varsa yaşam alanları için de bu durum geçerliydi. İplik fabrikası, tül fabrikası olanlar da vardı evinde gözleme yapıp da sokak sokak dolaşan, satan insanlar vardı.

“Aynı mozaiğin parçasıyız”

Esasında biz kayades denilen bir olguyla yaşadık. Bu, İspanyolca bir söz; susalım, fazla konuşmayalım demek. Özgür yaşadık ama yine de “Vatandaş Türkçe Konuş”a çok sadık kaldık. Dışarda Ladino konuşmamaya başladık, sadece evlerde kaldı, o yüzden unutulmaya da yüz tuttu. Fransız okulları gelince de insanlar İspanyolca yerine Fransızca öğrendi. Eğlenceleri de baloya gidip dans etmek, bolere, çaça ya da zamanın getirdiği türler oldu. İspanya’dan getirdiğimiz müzik sadece romanslardır.

“Aynı mozaiğin parçasıyız”

Bu romanslar, bulundukları memleketlerin özüne göre zamanla değişime uğradı. Burası için mesala Türk ezgileri, sözleri ve makamların olduğu çalışmalar haline geldi. Ben de uzun yıllardır koro çalışmaları yapıyorum. Eskiden festivallere çağrılırdık ama şimdilerde istek yok. Biz korolarımızla zaman zaman ihtiyarlar yurdumuzda eserlerimizi söyleriz. Hem onlara da moral olsun deriz.  Şimdi hanımlara şarkılarımızı öğretiyoruz.

“Aynı mozaiğin parçasıyız”

“Çocukluğum eğlenceli bir lunaparkta geçti“

1950’lerin kozmopolit İstanbul’unda bir anne-kızın hikayesini anlatan “Kulüp” gerçek bir hikayeye dayanıyor. RaniniTv’nin kurucusu Rana Denizer’in hayatından ilham alınarak senaryolaştırılmış. Senaryo ekibinde de yer alan Denizer sorularımızı yanıtladı.

Kulüp’te 3 jenerasyon görüyoruz... Siz, bu hikayenin neresindesiniz?

Raşel’in kaçmadığı, kaçamadığı; tam olarak da Fıstık İsmet’in “hiç dinmeyecek bir sızı sahibi olacaksın korkmuyor musun” dediği yerdeyim.

Bu hikaye ailenizden nasıl izler taşıyor?

Kulüp ailemin gerçek hikayesinden esinlendiğimiz bir anlatı. Projenin çıkış noktası gerçek hayat hikayesi. Fakat bu hayat hikayesini olduğu gibi yansıtmadık. Dramatik hikaye anlatımına hizmet edeceğini düşündüğümüz bazı şeyleri değiştirdik. Bu yüzden gerçek hikayeden esinlenme olduğunu söylemek daha doğru.

O dönemin eğlence dünyasına, o atmosfere dair hatırladığınız neler var? Ya da size neler anlatıldı?

Dönemin eğlence dünyasının tam içine doğdum, elbette. Çocukluğum çok eğlenceli bir lunaparkta geçti gibi düşündüm geriye baktığım zamanlarda. Herkesin merak ettiği, hayran olduğu; kimilerinin de korktuğu insanlar istisnasız benim oyun arkadaşlarım, hep sevdiklerim ve elbette kahramanlarım oldular. Ancak Kulüp’te o dünyaya ait tanıklıklarımı anlatmadım çünkü asıl amacım bu iki kadının ve o çekirdek ailenin yolculuğuna odaklanmaktı. Dolayısıyla hikayenin o kısmını Türkiye’nin Eğlence Tarihi’ni kaynak alarak tamamen hayali karakterlerle örgülenmiş kurgusal bir dünya olarak kurduk ve anlattık.

Herkes Raşel’in dizideki yolculuğunu merak ediyor. Gerçekte Raşel, bu yolculuğa çıktı mı? Hâlâ hayatta mı?

“Kaçmıyorum. Kaçamıyorum çünkü içimde büyüyor” diyor bir bölümde Raşel... Bu onun hem kurgusal hem de gerçek hayattaki yolculuğu hakkında fikir sahibi olmanıza yetecektir sanırım. Annem 2016 yılında vefat etti.

Bu ailenizin hikayesi ve şimdi büyük kitlelere ulaşıyor. Bu size ne hissettiriyor?

Çok vicdanlı, dürüst ve samimi bir anlatı kurduk. Bu hikayeyi hakkıyla anlatabilmek için yanımda duran, benim kadar heyecanlanan, sahip çıkan; seyirciye ulaşması için yıllarca tutkuyla direnen, çalışan çabalayan bütün yol arkadaşlarım gibi ben de çok heyecanlı ve çok mutluyum...

Bu yapımı farklı kılan unsur sizce ne?

Kulüp’ün ilk sezonu 10 bölüm olarak yazıldı ve çekildi. Kalan dört bölüm de yayınlandığında anlatının bu sezondaki yolculuğu tamamlanacak. O zaman geldiğinde bu yolculuğa eşlik eden herkeste, geçmişimizle samimi bir yüzleşme cesareti yaratmasını umuyor ve diliyorum. Bazı hikayeler kalbin kirini pasını alsın diye yaşanır, anlatılır; yola düşer. Kulüp’ün de, ona eşlik edenlerin de yolu açık olsun...

Matilda, Raşel bu hikayeyi izlese ne hissederdi?

Her ikisi de “kayades” öğretisiyle doğmuş, büyümüş, yaşamış ve ölmüş kadınlardı. Sanırım Kulüp’ü önce Matilda izlerdi, akşam annem eve gelir gelmez de, “Ah Raşel ah, bu kızın hiç uslu durmuyor” diye şikayet ederdi. Umarım şimdi ikisi de oldukları yerde bu hikayeyi izleyip, kocaman gülümseyerek, gönül rahatlığıyla “Avlar kon meyoyo* be Raninika!” diyorlardır.

*Kayades: Bir yahudi sosyal yaşam öğretisi “Sus. Konuşma. Görünür olma” demek. Avlar kon meyoyo da tam tersi şimdi gençlerin benimsediği bir söylem. Tam tercümesi “beyninle konuş” demek.