Geri Dön

"Bülbüle tuzak kurarım, bahtıma karga gelir"

"Hep sahil boyuna yerleştirildi Giritliler, deniz çocukları oldukları için... İç Anadoluda bir tane Giritli bulamazsınız..."

İÇİMİZDEN BİRİ / SENİYE KORALTAN 1920 yılında Giritte doğar Seniye Koraltan. Ailece büyük mübadelenin ikinci yılında 1924te Tarsusa gelip yerleşirler. Küçük yaşta annesini kaybeder. Giritteki işini sürdürmeye çalışan, zeytincilikle uğraşan babası Sadık beyin peşinden İzmire gider. Bu arada onu büyüten ve ailenin en güzel kızı olan ablası Fatma hanım evden kaçar ve babasının onaylamadığı bir evlilik yapar. Bu olay annesinin ölümünden sonra aileyi ikinci kez yıkar, hiç unutulmaz... Terzilik yapan ağabeyinin yanında ilgisini çeken terzilik mesleğini, ilk evliliğini yaptığı yıllarda devam ettiği bir biçki dikiş kursunda ilerletir. Daha sonra pek çok ilde biçki dikiş kursları açar, öğretmenlik yapar. İlk eşi Mehmet Koraltanı kaybettikten sonra çocuklarını tek başına büyütür. 1953 yılında ikinci evliliğini yapar, Kazım bey ile evlenir. Tarsustan Hataya, Giresundan İstanbula pek çok ilde geçer yılları. Büyüyen çoçuklarının eğitimlerini tamamlayabilmesi için son olarak ailece Ankaraya yerleşirler. 1982 yılından beri birlikte yaşadığı kızı Melek hanımın evinde Ankarada görüştük kendisiyle... Günlerce süren yolculuk sonunda gemi, Mersin Limanına yanaşır: "Bizi Mersin Limanına çıkardılar, orada bir süre bir yerde tuttular hatırladığım kadarıyla. Yani Giriti hatırlamıyorum fakat babamın ve büyüklerimin Girit özlemini ve kendi mallarının özlemini çekerek oraları anlattıkça ben sanki görmüş gibi olurdum. Kökünden sökülmüş, belirsiz yerlere fırlatılmış bir ağaç gibi... Dil bilmez, iş yok, bir şey yok, kalabalık... Tarsusa geliyoruz. Ta Dörtyola kadar yerleştiriyorlar milleti. O zaman Hatay bizde değildi... Eşyalarımızı hatırlamıyorum, yalnız büyükbabamı hatırlıyorum. Büyükbabam 102 yaşındaydı. Onun Giritte büyük bir koltuğu vardı, şişmandı büyükbabam, koltuğuyla beraber getirdi babam Mersine onu. Koltuğunun da uzun süre duvarda böyle asılı kaldığını hatırlıyorum... Böyle hayal meyal hatırlıyorum gemi yolculuğunu, dalgaları, yağmuru... Bir de Mersinde bizi indirdikleri zaman, şöyle Mersinin dışında bir yerde, bir fabrikada tuttular bize. Ben teyzemin kocasının kucağındaydım. Onu hatırlıyorum. Hindiba topladıklarını, onu da hatırlıyorum. Beni kaldırıyordu, taşıyordu." Giritte Kandiya şehrine 30 kilometre uzaklıkta olan Kefeli köyü... Babamın, büyükbabamın bütün varlığı, çiftlikleri, zeytinyağı fabrika muhasarası, un fabrikası, bütün malları, zeytinlikleri hepsi bu köydeydi. Annem babamla 16 yaşındayken evlenmiş, babam da 17 yaşındaymış. Altı çocukları olmuş." 1923 yılında Türkiye ile Yunanistan arasında Lozan Antlaşması kapsamında kabul edilen nüfus değişimi kararı ile yaşanan büyük göçün anılarıyla başlıyor yaşam anlatısı... Seniye, Giritte başlayan yolculuk hazırlıkları sırasında henüz üç-dört yaşlarındadır: "Mübadele kararı verildikten sonra etraftaki köylerden, çiftliklerden bütün insanlar toplanıp, Kandiya şehrinin pek yakınında olan Hanya Tekesi dedikleri bir yer, orada toplandılar. Hilal-i Ahmer, şimdiki Kızılay yani, gelmişti oraya. Topluyordu insanları. Bir süre bekletiyor grup halinde, ayrı ayrı vapurlarla, gemilerle Türkiyenin muhtelif yerlerine gönderiyorlardı. Giritten hareket eden en son vapur bizim vapurumuz oldu. Ondan öncekileri İzmir, Bandırma o taraflarda, hep sahil boyunca yerleştirildi. Giritliler deniz çocuğu oldukları için Atatürk özellikle çok büyük bir titizlikle davrandı, sahil boyunca yerleştirdi insanları. İç Anadoluda bir tane Giritli bulamazsınız." "Babama bir ev bir de bir bağ verdiler. Ne yaparsan yap! Giritteki bu kadar malının mülkünün karşılığında olan binde, milyonda bir ancak... Fakat kalabalık bir ailenin sorumluluğu üstünde olan bir insan, eli kolu bağlayıp oturamazdı. Genç, faal bir insandı, çok atılgandı. Asıl mesleği zeytincilikti, zeytinyağı malzemesiydi." İç Anadoludan Çukurovaya adım adım gezer Sadık bey, tüm isteği geldikleri topraklarda olduğu gibi verimli zeytin ağaçlarını bulabilmek, zeytincilik ile uğraşabilmektir. Sonunda kız kardeşinin yanına İzmire gelir ve çalışmaya başlar. Tarsus ile İzmir arasında mekik dokuyan Sadık bey bir süre sonra eşi Melek hanımın ölümüyle birlikte altı çocuğuyla yapayalnız kalır. "Babam ağlayarak Keşke ölmeseydi, yani öksüz kalmasaydı çocuklarım da fakir olsaydım, zenginliği ben napıyım, çocuklarımı yetim büyüteceğim derdi." Evin en büyük kızı, ablası Fatma hanım son derece güzel bir kızdır: "Ablam, harikaydı, çok güzeldi, yani güzelliğini gören hayran olurdu, istemeyen kalmadı, o yaşta, 15 yaşında etraftakilerin hepsi istiyordu. Annem de zorla elinden alırlar diye korkuyor, babamı İzmire yollamıyordu. Ya Fatmayı da beraber götürürsün, yahut sen de gidemezsin diye ısrar ediyor, feryat ediyordu." Annesinin ölümünden sonra ev işlerine yardım etmesi için onlarla birlikte yaşamaya başlayan Zehra hanımın oğluyla evlenmeye karar veren Fatma ablasının, bohçasını alıp evden ayrılması aileyi altüst eder: "Babamın ikinci büyük darbesi bu, birinci darbe eşini kaybetmesi, ikinci darbe de kızının, harika, güzeller güzeli olan kızının, kaçması oldu. Büyükbabamı hatırlıyorum, yaşlıydı. Öyle oturmuştu, Hey felek, çarkın kırılsın, tarumar ettin beni, tam muradıma ermişken, namurat ettin beni derdi. Ha, bir de Talihim talih değil, her işim noksan gelir, bülbüle tuzak kurarım, bahtıma karga gelir dediğini hatırlıyorum." Babası ve ağabeyi evdekilerin ablasıyla görüşmesini yasaklar. Küs geçen bu yıllar içinde Fatma hanım anne olur, oğlu üç yaşına gelir. Bir süre sonra Seniyenin kurnaz planı sayesinde babası ile ablası barışırlar:"Babam ve abim ablama gitmemizi yasaklamıştı. Fakat ben ablam doğum yaptığı zaman, evdeki diğer ablamın mahalle arasında kumaş satan kadınlardan aldıklarını ben götürüyordum. Ablam önlüğümün altına aldıklarını sarıyordu, ondan sonra buradan bir emniyet iğnesi yapıyordu. Sonra önlüğümü indiriyor, çantamı alıp çıkılyordum. Hiç yakalanmadım ne abime ne de babama. Ben yine de gidip geldim çünkü ablam annem kadar yakındı..." Yetim kalan çocuklar 1927-1928 yılları arasında babasıyla İzmir / Sökeye gider Seniye hanım. Bir yıl sonra Tarsusa geri dönerler: "1929 senesi, yeni harflerin başladığı sene, ben okula başladım." Okulun ilk günü Seniye hanımı terzilik yapan ağabeyi götürür. "Yunus bey isminde bir müdürümüz vardı. Çok iyi bir insandı, özellikle de beni çok severdi. Kız kardeşim de, benden bir yaş küçük olan, o da oraya gidiyordu, beraber gidiyorduk. Hep böyle krepon elbiseler falan giyerdik, 23 Nisanlarda, özellikle ön taraftaki bayrağı bizim tutmamızı istiyordu müdürümüz. Beşinci sınıfta daha büyük olan kızlar, isyan ediyorlardı, biz dururken onlara mı verirsiniz falan diye... Yine kendi sınıfımda, aynı sırada oturduğum Münevver ismindeki kız bir gün Giritli domuz dedi bana. Ben ağladım, çok üzüldüm. Müdür geldi, kızın saçları uzundu, şu saçlarını eline doladı, bir kaldırdı, bir indirdi, bir kaldırdı Giritli domuz kim, Giritli domuz kim? Bana çabuk cevap ver dedi. Bu kızı hiç unutmuyorum, onu çok iyi hatırlıyorum, hiç unutamıyorum.""En yakın arkadaşlarımdan biri hükümet tabibinin kızı Nimetti. Anne kelimesini duyduğumda hüzünlenirdim, onlar evlerinde anne dedikleri zaman, benim gözüm yaşarırdı. Hep anne özlemini çekiyordum, özellikle bayram günlerinde falan, hep böyle hüzün içindeyim. Bu arada Saadet ablam da evlenmişti." Seniye, ilkokulu bitirir ve ortaokula kaydolur. Ağabeyi bu kez engel olur okumasına. "Abim beni göndermiyordu okula, ben okumak istiyordum. Babama mektup yazmaya karar verdim. Eğer sen de gitme dersen, barajın oradaki demir köprüden aşağı atarım kendimi diye yazdım son olarak. Mektubu yolladım. Birkaç gün sonra bir baktık ki abim cebinde yıldırım telgraf ile geldi. Bana müsaade etti gibi göründü ama aslında babamdan emir almıştı. Okula devam ettim." Kendi deyimiyle ele avuca sığmayan, çok haylaz, yaramaz bir çocuktur Seniye: "Her sene bağa falan çıkardık. Tarsusta yazın okul tatil olur olmaz, babamın büyükbabamdan kalma dört odalı bir bağ evi var, üstte iki oda, altta iki oda, yazı geçirirdik orada. Hep ip atlarım, giderim, gezerim, ağaçlardan aşağı inmezdim... Bir gün hiç unutmam rahmetli babamın elinde şöyle bir demet çubuk gördüm. Kazıyor, onları deniyordu, Baba odunları niye oraya dikiyorsun dedim, İp atlıyorum ben, geziyorum, niye dikiyorsun onları oraya? Bunlar odun değil yavrum zeytin ekiyorum, yarın zeytin verdiği zaman torunlarım yiyecek, bana rahmet okuyacak dedi... Hatırlıyorum abim bize ufak bir köpek getirdi bir gün, adını Kasturi koyduk, simsiyah, hep elimizde, bu kız kardeşim benden bir yaş küçük olanla oynarken, ederken hayvan öldü. O günlerde bekçimizin eşi de ölmüştü, Ak Yokuş diye bir yer var, bağa gelirken. Kadını oraya gömerlerken biz de gidip seyrettik, üstüne tahta koyduklarını, nasıl yaptıklarını gördük. Biz de geldik, bizim köpek öldü, kıyamıyoruz atmaya, o incirlerin altına mezar kazdık. Onu oraya koyduk. Üstüne aynı şekilde yaprakları koyduk. Bu sefer mezar diye, korktuk oraya gidemedik. Atarım kendimi köprüden Ben nişanlandıktan sonra, artık büyüdüm... O zamana kadar ip atlardım, dışarıda erkek çocukları gibi çember çevirirdim. Nereye gitse hep babamla beraber gittiğim için erkek çocuğu gibiydim. İş yapmayı bilmezdim. Evlendiğim zaman bir tek bardak yıkamış değildim. Hiçbir şey bilmiyordum. Benden küçük olan kız kardeşim zaten üçten sonra okulu bıraktı, evde oturdu, giyindi, kuşandı, süslendi, yemek yaptı, ev işiyle daha çok meşguldü o, meraklıydı. Bana hiç iş düşmüyordu, hani hiçbir şey yapmadım fakat sinemaya çok giderdim, sinemayı çok severdim, arkadaşlarım sinema kuşu koymuşlardı adımı, film kaçırmazdım... Bir de tam ben nişanlandığım gün, Tarsusa bir uçak geldi. Onu görmeye gittim, hiç unutmam..." 1937 yılında nişanlısı gümrük memuru Mehmet bey ile resmi nikah töreni yapılır. "Tam 11 ay ben evde kaldım, hazırlanana kadar. Hazırlığım bittikten sonra, 38 senesi 29 Mayıs günü düğünüm oldu. Güzel bir düğün yaptık, kaymakamı falan çağırdık, Tarsus parkında yapılmıştı." Eşinin işi nedeniyle Anamura çıkar tayinleri. Evde oturmak istemeyen Seniye hanım ailesinin karşı çıkmasına rağmen bu öneriyi hemen benimser: "Anamura ilk defa kocam gidiyor, ev tutuyor, evi dayıyor, döşüyor, eşyalarımı hazırlıyorlar, ben bir çöp kaldırmış değilim." Yeni evliler bir süre Anamurda yaşadıktan sonra Hataya doğru yola çıkarlar. Hatay o tarihlerde Fransızların elindedir. Bir dahaki hafta Hatay Cumhuriyetinin kuruluşuna tanıklık edeceğiz. Seniye Koraltanın arşivinden Türk askerlerinin Hataya girişine, Fransız bayrağının indirilip Türk bayrağının asıldığı günün anılarına yer vereceğiz... Nişanlandıktan sonra büyüdüm DEVAM EDECEK Gelecek hafta: Ankara görüşmelerinden Seniye Koraltan anlatıyor... TARİH VAKFI Faks : 0212 227 37 32 e-posta: tbct@tarihvakfi.org.tr Tarih Vakfı sözlü tarih arşivi oluşturmak için tanıklıklarınızı kaydediyor. 70 yaş üzeri 1000 kaynak kişiye ulaşmayı hedefliyor. Ünlülerle değil, içimizden birileriyle... Sizin önereceğiniz kişilerle, dedelerimiz, ninelerimizle... Köylerde, kasabalarda, fabrikalarda geçen hayatlar... Hasatlar, vardiyalar, düğünler, seçimler, yemekler, camiler, kadın matineleri... Tarihe Bin Canlı Tanık Projesi, sözlü tarih görüşmeleri ile, günlük yaşamın, toplumsal geçmişin belleklerde kalmış ayrıntılarını içeren yaşam öykülerini kaydetmeyi hedefliyor. Bugüne kadar projeye destek olan Türk Tabipler Birliğine, İnşaat Mühendisleri Odasına ve Kayseri Ticaret Odasına maddi desteklerinden dolayı teşekkür ederiz. Siz de projeye destek olun, tarihe katkı da bulunun: Telefon: 0212 327 86 58 Danışmanlar: Doç. Dr. Aynur İlyasoğlu-Doç. Dr. Esra Danacıoğlu Proje koordinatörü: Gülay Kayacan Görüşmeyi yapan: Hakan Koçak Deşifre ve redaksiyon: Sevil Üzrek Görüntü kaydı: Tamer Üstel Yayına hazırlayan: Tuba Çameli Projeye katkılarınızı bekliyoruz: Faks: (0212) 227 37 32 e-posta: mailto:tbct@tarihvakfi.org.tr www.tarihvakfi.org.tr Telefon: (0212) 327 86 58

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber