Geri Dön

“Dadı rolü içimdeki kadınmış. Artık üç çocukluyum ve gerçek dadıyım”

Cüneyt Özdemir: “Benim hayalim bir Nuri Bilge Ceylan filminde oynamak”Gülben Ergen: “Ben yönetmen seçmem, öyle sanatsal kaygılarım da yok”

“Dadı rolü içimdeki kadınmış. Artık üç çocukluyum ve gerçek dadıyım”

Gülben Ergen ile ilk kez yemek yedik. İtiraf edeyim eğlenceliydi. Sanırım ikimizi aynı masada buluşturan şey Milliyet’in daveti olduğu kadar şu son birkaç yıldır kendi hayatlarımız üzerine çabalarımız oldu. Ben gazeteci olarak o da Türkiye’nin tanıdığı bir yıldız olarak ekstra bir şey yapmaya ihtiyaç duymadan hayatlarımızı götürebiliriz. Ancak bazı insanlar böyledir. Rahat batar. Farklı bir şeyler yapıp hayata küçük de olsa bir yenilik, bir katkı sağlamaya çalışır. Benim Dipnot tablet yayıncılığı maceram, Türkiye’nin ilk uygulama kitabını çıkartmam biraz böyle bir ruh halinden kaynaklanıyor. Gülben Ergen’in de “Çocuklar Gülsün Diye” çabaları yine bu ruh halinin sonucu... Gülben’i diğer yıldızlardan ayıran özelliklerden bir diğeri de şaka kaldırıyor olması. Ara sıra sosyal medyada paylaştığı özlü sözler ile ilgili esprilerimizi bile kaldırabiliyor. Kişiselleştirip büyük bir meseleye dönüştürmeden, gülümseyerek geçiştirebiliyor. Türkiye’de hem star hem de anne olmak kolay değil. Çocuklar herkesin fazlalıklarını törpülüyor. Eminim bugün Gülben Ergen’in hayata farklı alanlarda bu yumuşak dokunuşunda anneliğinin çok büyük payı var. Hepimiz bu vatan için bir şeyler yapıyoruz. Kimimiz nutuk atıyor, gördüğünüz gibi kimilerimiz de oturup yaptıklarını anlatmak için yemek yiyor! Bu vesile ile bu sıcak sohbete imkan sağlayan atılım içindeki Milliyet’e bize ısmarladıkları yemek için teşekkür ederim. En az sohbet kadar Mangerie’nin yemekleri de iyiydi.

“SOFRADA BAŞ BAŞA”NIN BU HAFTAKİ KONUKLARI CÜNEYT ÖZDEMİR VE GÜLBEN ERGEN

Gülben Ergen: Mehmet Ali Birand Belgeseli’ni sunarken, seni burnun kırmızı ve gözlerin dolu gördüm. Ekranda öyle boğazında bir düğümle işini yapmanın zorluğunu ben biliyorum. Bir anchorman’i, bir gazeteciyi, bir haberciyi hiç böyle görmemiştim. Çok etkilendim. Senin gazeteci-yazar kimliğinin haricinde nasıl bir baba, nasıl bir oğul, nasıl bir damat, nasıl bir dost ve nasıl bir öğrenci olduğunu merak ediyorum.
Cüneyt Özdemir: Her şeyi bir soruda sordun! Birand’ın ölmesi çok etkiledi beni. Aileden bir yakınımı kaybetmiş gibi hissettim. Birand’la çok didişiyorduk son yıllarda ama hastalığından sonra hepimiz barıştık. Çok güzel veda etti. Benim “Soruyorum” programına gelmişti.
Gülben E.: Ekran önündeki insan da kendini tutamayabiliyor muymuş?
Cüneyt Ö.: Tutamayabiliyor evet. Çocuk olduktan sonra da ben fazla sulu göz olmaya başladım. Eskiden şöyleydi ya bizde; dünya yıkılsa tamam kardeşim, biz soğukkanlı insanlarız. Deprem oldu, 1000 ölü, tamamdır; biz haberi yaparız. Ama çocuk olduktan sonra çok daha empatisi yükseliyor insanın. Bugün onu düşündüm, insanı çok törpülüyor çocuk. Ben bir yaşıyorsam sen üç yaşıyorsun.
Gülben E.: Evet kesinlikle. O yüzden büyük bir hayranlıkla dinliyorum. Seni bir kere de evde baba kimliğinle gördüm; ilgili, abartısız ve çok doğal bir baba gördüm. Her ne kadar seni eskiden tanıyor olsam da kız tarafı hissediyorum kendimi. Çok sevdiğim için belki Zeynep’i.
Cüneyt Ö.: Ben de senin anneliğini çok hayranlıkla takip ediyorum Instagram’dan, Twitter’dan. Normalde kimse ev hayatını paylaşmıyor ya, çok kapalı. Sende onu görüyorum, çocuklarla geçirdiğin zamanı paylaşmaktan korkmuyorsun. O da önemli bir şey.
Gülben E.: Kesinlikle. Bak bunu bir röportajda paylaşamayabilirim ama kendi özgür iradem altında, o tuş bana ait olduğu için, Instagram ve Twitter’da paylaşabilirim. O yüzden sosyal medya şahane. Sen zaten hepimizden yıllar önce ayıldın ve bugün şahane bir Dipnot tablet gazetesini çıkartıyorsun.
Cüneyt Ö.: Geçen gün bir magazin muhabiriyle konuşuyordum. “Eskiden Gülben Ergen’i takip etmek için iki adam tutuyorduk. Biri evinde, biri başka bir yerde. Şimdi gerek yok; takibe alıyoruz Instagram’da, Twitter’da, ne yaptığını biliyoruz” diyor. Bir de böyle bir yönü var. Kendi kendini ihbar etme...
Gülben E.: Aynen öyle... Mesela buraya geldiğimizi yazsaydım aşağısı çok kalabalık olacaktı.
Cüneyt Ö.: Atıyorsun! Ben yazsam hiç kimse bakmıyor.
Cüneyt Ö.: Sosyal medyada sürekli Mevlana’dan özlü sözler paylaşıyorsun ya, hayatına uygulayabiliyor musun?
Gülben E.: Kesinlikle uyguluyorum. Aslında benim sosyal medyadan paylaştıklarım, Mevlana’dan özlü sözler olsun diye değil. Ben iki senedir anlamaya ve öğrenmeye çalışan bir tasavvuf öğrencisiyim. İslam’a tasavvuf üzerinden bakmak kendini çok iyi hissettiriyor. Daha iyi çocuklar yetiştirebiliyorum, daha sabırlı, anlayışlı oluyorum.

“Twitter’a yazdıklarım özlü sözler değil, öğrenmeye çalıştıklarım”

Cüneyt Ö.: Peki böyle gittiğin bir dergah falan var mı? Var ya, ünlüler gidiyor hani “Ünlüler dergahı”...
Gülben E.: Ünlülerin gittiği hiçbir yere gitmiyorum. Tasavvuf öğrenmeye çalışırken ünlü hissetmiyorum kendimi. Sebepsiz zamanlarda Konya’ya gidiyorum öğrenmeye. Şeb-i Arus’a gidiyorum üç-dört senedir. Ne gittiğim duyuluyor ne döndüğüm. Çok güzel sohbetlerde, çok güzel ortamlarda bulunuyorsun. Yani Twitter’da paylaştıklarım aslında özlü sözler değil öğrenmeye çalıştığım şeyleri paylaşıyorum ve çok arkasındayım.
Cüneyt Ö.: Ara sıra bunlarla kafa bulunca kızıyor musun bize? Hani Ahmet Hakan da takılıyor, ben de takılıyorum...
Gülben E.: Hiç kızmıyorum. Bir ara çok fenaydınız, çok uğraşıyordunuz. Sen Londra’da çok yoğunsun Allah’tan. Ben Twitter’ı çok seviyorum. Benim diyorum küçük bir köyüm, küçük bir gazetem, minik bir televizyonum var. Benim kontrolümde... Hatam da, doğallığım da, kendimi ifade ediş biçimim benim elimde. Bir röportajında okudum, Piccadilly’de öğrenci harçlığıyla bir ev tutmuşsun Londra’ya ilk gittiğinde, şimdi Londra’da bir gazetecisin. Türkiye’yi oradan izleyip habercilik yapıyorsun. O öğrencilik yıllarında, hani var ya “Maksim’in tepesine neonlara adımı yazacağım” diye, sen de ben bu memlekette bu işi yapmak istiyorum demiş miydin?
Cüneyt Ö.: Londra’ya gitmek aslında iki yönden çok önemli. Orada kendi imkanlarımla burs alıp okumuştum. Rahmetli Birand’ı da anayım burada; maaşımı kesmemişti, 250 pound alıyordum. O anlamda çok katkısı vardı. Bir şehre gidiyorsun, bir şeyin eğitimini alıyorsun, yıllar sonra o işi yapmak üzere oraya gidiyorsun ve bu sefer o iş üzerinden para kazanıyorsun. Bu çok ilham verici. Öğrencilere diyorum ki “Bak kardeşim, ben emekli memurun oğlu olarak bunu yaptıysam, sen de yapabilirsin”.
Gülben E.: İnsanın iyi bir evliliğinin olması, yediğinin, içtiğinin güzel olması, ruh-beden sağlığının yerinde olması önemli midir? Yani kariyerinde aslan gibi duruyorsa arkasında var mıdır bir kadın?
Cüneyt Ö.: Var. Bir hayat arkadaşı çok önemli. Mesela biz üç yıldır Zeynep’leyiz, bir kez bile tartışmadık. Bu çok önemli bir şey. Zeynep gayet iyi bir teklif aldı ve Londra’ya geldik. Zeynep’in kariyeri Türkiye’ye sığmıyordu artık. Benim işim Edirne’den çıktıktan sonra çok da bir şey ifade etmiyor. Evet, 1 milyon takip ediyor Twitter’da ama Türkiye’den. O da değerli bir şey, çok önemsiyorum. Bir de hep erkekler kariyerlerini yaparlar, kadınlar da ona eşlik ederler ya, onu kırmak istedim.
Gülben E.: Harika.
Cüneyt Ö.: Geçenlerde konserde gördüm, çocuklar vardı, şarkı söylüyorlardı. Şaşırıyorlar mı seni sahnede görünce?
Gülben E.: Şaşırıyorlar tabii. Ama biliyorlar mesleğimi Aslında ben onların gözünde çoğu zaman çalışan bir anne gibi değilim. Bizim günümüz sabah beraber uyanmak, kahvaltı etmek, onları okula yollamakla başlıyor. Ben bütün işimi halledip onlarla eve geliyorum ve biz beraber yatıyoruz. Konsere onlar yattıktan sonra iki saat gidip-geliyorum. Açık ara bir öncelik var üç tane olunca. Hani o kadar ilgim üzerlerinde ki... Ben de kendimi çok iyi hissediyorum. O yüzden “Çocuklar Gülsün Diye” kampanyasını deli gibi yapıyorum. Benim plak şirketim diyor ki; “Ya şu derneği anlattığınızın yarısı kadar şu albümü anlatsaydınız...”
Cüneyt Ö.: Bu biraz çocukların olmasıyla başladı değil mi?
Gülben E.: Çocukların olmasıyla köpürdü. Yani sen duygusal bir adam değildin de Mavi’den sonra duygusal oldun olmaz. Sen duygusal bir adamdın ama o gelince içindeki çıktı, var olan çıktı. Bana hiç tanımadığım 10 tane çocuk ver, üç gün hiç zorlanmadan bakarım onlara.
Cüneyt Ö.: Öyle mi? İyi sabır var sende de valla. Çocuk bakmak zor ya...
Gülben E.: Bende bilmediğin masallar, hikayeler var. Bitmiyor senaryolarım ve masal kahramanlarım. Yani ben anneymişim, benim haberim yokmuş.
Cüneyt Ö.: Geçen gün ben de onu hissettim. Hayatımız eskiden daha yavanmış. Çocuk gelince apayrı bir anlamı oluyor hayatın. Bir de ben şimdi evde çalışıyorum. Zeynep ofise gidiyor, ben bütün gün Mavi’yleyim. Öpücük verip uykusuna yatırıyorum.
Gülben E.: İlişkide özeni korumak için çaba sarf ediyor musun Cüneyt Özdemir, özen gösteriyor musun?
Cüneyt Ö.: Bence bir ilişkide en önemli şey heyecanı diri tutmak. Çünkü bir süre sonra şöyle bir şey oluyor, aynı yerde yaşıyoruz, aynı yatakta yatıyoruz; alışıyorsun. Biz çocuğa rağmen kendi özel hayatımıza hep zaman ayırıyoruz. Mesela yıldönümümüzde gittik otelde kaldık. Kendi aramızda böyle kaçamaklar yapmaya çalışıyoruz. Mesela vakit bulabilirsek öğlenleri buluşuyoruz. Hani akşam zaten beraber yiyeceğiz, sabah beraber yedik demiyoruz. Haftada iki-üç gün çıkıyoruz muhakkak. Bir yerlere baş başa gidiyoruz. Birçok ilişkide tek başına kalamıyor insanlar. Çift olarak kalamıyorlar, illa birisinin yanlarına iliştirilmesi lazım. Ya kardeşim baş başa gitsenize!

“Çocukla birlikte öncelikler ve dengeler alt üst oluyor”

Cüneyt Ö.: Sen neler yapıyorsun asıl? Nasıl gidiyor hayat üç çocukla? Zor mu?
Gülben E.: Hayatın öncelikleri ve dengeleri altüst oluyor tabii. Cilt bakımımdı, beş çayımdı, aman şurama selülit kremi süreyim, gözümün altına masaj, öyle bir şey yok, onlar geçmişte kalmış şeyler. Çocukların okulları, yaz tatilleri, cumartesi-pazarları, pazar akşamı tırnaklarının kesilmesi... Atlas’ın ilkokul ödevleri, Ares ve Güney’in anaokulları. Biri öksürdüğü, diğeri ateşlendiği zaman evde bir koro oluyor yani. Ihlamurlar, şuruplar... Hafta sonu babalarına gidiyorlar. Tiyatrolar, ara sıra seyahatler...

“Neden şiddet gören kadının resmi çıkar?”

Gülben E.: Londra’da gezinirken Türk olmakla böbürlendiğin oluyor mu?
Cüneyt Ö.: Ne yazık ki çok fazla şey olmuyor. Mesela meclise gittik, ifade özgürlüğü ile ilgili bir konuşma vardı. Övünmek değil de, Türk olduğumuzu söylemesek daha iyi olur gibi bir hava vardı. Londra’ya gidince şunu da fark ediyorsun; bize normalmiş gibi gelen şeyler aslında hiç normal değil. Çok büyük şeylerden, sistemlerden bahsetmiyorum. Bir kaldırım yüksekliği mesela... Ya da masana gelen zeytinyağının nereden geldiğini bilmek istiyor insan. Biz standartları olmayan bir ülkeyiz. Bu yüzden ben Avrupa Birliği’ni önemsiyorum. O bir standartlar manzumesi çünkü. Bunun en zirvesinde de ifade özgürlüğü var. Şunu da anlamıyorum; Türkiye’de ekonomi iyi gidiyor, gerçekten de öyle yurt dışındaki ekonomistler de böyle söylüyor. Peki, insan hakları niye ters yönde gidiyor, niye böyle bir problemimiz çıktı bizim? Herkes birbirinden korkuyor. Alevi Sünni’den korkuyor, Türk Kürt’ten, Kürt Türk’ten... Herkes kendi özgürlük alanının daralacağını düşünüyor. Bu yüzden birbirini sınırlamaya çalışıyor.
Gülben E.: Ataerkil olmamızın da çok etkisi var. Kadının mutlu olmadığı ve sayılmadığı bir ülkede her şey kötü gider.
Cüneyt Ö.: Aynen. Korunmalı en azından...
Gülben E.: Korunmaya niye ihtiyacı olsun kadının. Neden kadına şiddette hep kadının resmi çıkar gazeteye? Neden o şiddeti yapan aşağılık adamın kocaman resmi çıkmaz? O adam rezil edilmelidir. Bence o gözleri kötü bakan adamın hikayesini bilmeliyiz. Bizim kadınımız kırgın, çok dayak yiyor, şiddet görüyor. O kadının çocuğu nasıl mutlu olsun. O kadının çocuğu da karısını dövüyor sonra. Bütün bu saydığımız kocaman mozaikten küçük bir payı üstüme alıp okul öncesi eğitimi üstleniyorum. Burada ünlülere de çok iş düşüyor. İstikrar da çok önemli Ben “Çocuklar Gülsün Diye”yi yaptığımda bana “Anadolu’da kadınlar çocuklarını anaokuluna göndermez zannederdim” diyen çok oldu. Halbuki sen o kadına hayat veriyorsun. Sadece çocukları sevindirmiyor; anneler o kadar mutlu oluyor ki...

“Meclise girsen şen kahkahanla havasını değiştirirsin”

Gülben E.: Peki bütün gazeteleri sabah eline alabiliyor musun sen orada?
Cüneyt Ö.: Tabii iPad’ime indiriyorum, aplikasyonlar sağ olsun.
Gülben E.: Ben gazeteyi, hışırtıyı, o kokuyu özlüyor musun diye soruyorum.
Cüneyt Ö.: Ya özlüyorsun ama...
Gülben E.: Farkındaysan soruları ben soruyorum, senin gazeteci imajın yerlerde! Ben de Ajda Pekkan gibi köşe yazarlığı teklifi alır mıyım?
Cüneyt Ö.: Hafif böyle bir taş gitti gibi hissettim. Yani istiyorsan bir köşe yazmayı, buradan söyleyelim. Şimdi mesela sana desem ki “Ajda Pekkan’ı nasıl buluyorsun?”, sen ne kadar iyi ve mükemmel olduğunu mu söylemek zorunda hissedeceksin?
Gülben E.: Başka bir cevap verirsen, gülerim. Onun gibi bir star var mı?
Cüneyt Ö.: Hayır, köşe yazarı olarak diyorum.
Gülben E.: Ajda’yı bıkmadan dinler, hayranlıkla izlerim ama hiç okumadım!
Cüneyt Ö.: O zaman ben sana bir şey söyleyeyim mi; çok şey kaybettin Gülben. Ajda Pekkan gibi bir kalemi okumamak inan Ajda Pekkan’ın değil senin eksikliğindir.
Gülben E.: Aman ne olur başlığa bu çıkmasın, boğazımda kaldı resmen lokmam...

“Dadı gerçek oldu”

Cüneyt Ö.: Çalışmadığın yerlerden sorayım istersen.
Gülben E.: Hayır, deminki tona gel; sakinleşelim.
Cüneyt Ö.: Neyse, siyasetten teklif alıyor musun?
Gülben E.: Almıyorum. Hani büyük konuşmayayım ama yapamam ben.
Cüneyt Ö.: Niye bir milletvekili olsan, meclise gitsen, şöyle şen bir kahkaha patlatsan. Havası değişir ya.
Gülben E.: Orası kesin. Yapacaklarım frenlendiği zaman ben nefes alamıyorum. Benim özgür alanım çok önemli benim için. Söylemem gerekenleri yüreğimden geçtiği gibi eleksiz, sansürsüz söylemeliyim.
Cüneyt Ö.: Dizi teklifi geliyor mu?
Gülben E.: Gelmemesi için elimden geleni yapıyorum. Yapamam ben dizi. Haftada dört gün nasıl dizide yer alabilirim ben. “Dadı” biliyorsun Türkiye’de çekilen ilk sit-comdu. Benim hayatımın en zevkli işi, mesleğimdeki dönüm noktam. “Dadı”dan önce, “Dadı”dan sonra... Yıldızımın parladığı, kendimi, oyunculuğumu, beden dilimi çok iyi ifade edebildiğim bir işti. Elif Şafak’ın “Siyah Süt” kitabında vardı, “içimdeki kadınlar” diye... Dadı da benim içimdeki bir kadınmış, buyurun. Buyurun dadıyım, buyurun üç çocukluyum.
Cüneyt Ö.: Dadı gerçek oldu.
Gülben E.: Aynen. Şu anda dizi çok vaktimi alır. Çocukların tam büyüme dönemi ve bu bitmeyecek biliyorum. Keşke iyi bir sinema filmi olsa...
Cüneyt Ö.: İyi bir sinema filmi derken bir sanat filmi mi, mesela bir Zeki Demirkubuz filmi?
Gülben E.: Tabii. Çağan Irmak da isterim. Ben hiç yönetmen seçmem. O hikayede ben var mıyım, ona bakarım. Öyle bir sanatsal kaygım olmaz.
“Zeki’ye koşarak giderim”
Cüneyt Ö.: Keşke ben oynasam ya... Zeki bana teklif etse koşarak giderim valla. En büyük hayalim bir Nuri Bilge Ceylan filminde oynamak. Keşke öyle bir şey olsa.
Gülben E.: Böylece öğrenmiş olduk.
Cüneyt Ö.: Herkes Yılmaz (Erdoğan) kadar şanslı değil. Apple TV’de 2012’nin en iyi filmlerini koymuşlar. “Bir Zamanlar Anadolu’da” da o listede, gurur duyuyorum.

“Kıvanç yakışıklılığını oyunculuğu ile ezmiş, çok etkileyici”

Cüneyt Ö.: “Kelebeğin Rüyası” nasıldı? Beğendin mi? Doğru söyle ama, eski kayınbiraderin diye torpil geçme.
Gülben E.: Gelmiş geçmiş en iyi Türk filmleri dediğin zaman benim aklıma “Selvi Boylum Al Yazmalım”, “Züğürt Ağa”, “Muhsin Bey”, “Eşkıya” gibi filmler gelir. “Kelebeğin Rüyası”
o listeye girebilecek bir film.
Cüneyt Ö.: O kadar iyi yani... Yılmaz’ı gördüm geçen gün, Londra’dan geliyordu. Çok iddialıydı, “Çok umutluyuz, çok iyi olacak bu sefer. Benim bütün sinema algımı değiştirdi” diyordu. Özellikle bu Nuri Bilge Ceylan filmiyle oynamak Yılmaz’a çok yaradı bence. Bir de senaryo dersi almış ünlü bir isimden. “Orada asıl benim bütün bakışım değişti” dedi. Seviniyorum ya, biraz farklı şeyler olsun.
Gülben E.: Filmin en önemli özelliği, su gibi aktı, aktı, aktı... Çok etkileyici bir film. Özellikle Kıvanç Tatlıtuğ... Mert Fırat da çok başarılı filmde.
Cüneyt Ö.: Beğeniyor musun Kıvanç Tatlıtuğ’u, itiraf et.
Gülben E.: Beğeniyorum, çok beğeniyorum. İnsanın kaşının gözünün düzgün olması sen de biliyorsun ki kariyer yaparken bir yere kadar işe yarayan bir şey. Yakışıklılığını oyunculuğu ile ezmiş. Bu çok önemli bence. Çok etkileyici bir oyun çıkartmış.
Cüneyt Ö.: Biz de bir erkek olarak kıskanıyoruz kendisini. Özellikle baklavalarını...

BU HAFTA KONUKLAR MANGERIE’Yİ seçti

“Dadı rolü içimdeki kadınmış. Artık üç çocukluyum ve gerçek dadıyım”

Yayına hazırlayan: AYDİL DURGUN

Emrah Safa Gürkan | RöportajEmrah Safa Gürkan, geçtiğimiz haftalarda yayınladığı Bunu Herkes Bilir kitabıyla gündemde. İnternette tarih videolarıyla dikkat çeken Emrah Safa Gürkan ile hem yeni kitabı hem de tarihi konuları konuştuk.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber